Franz Kafka: Bütün evliliklerin “yalnızlıktan” kurtulmak için yapıldığına inanamıyorum

milena

Yıllardır kimseye bir satır yazmamıştım, ölü gibiydim, bu isteğim yoktu, sanki yaşamıyordum bu dünyada, ama başka dünyalarda da yaşamıyordum., yıllardır istenenleri yarım yamalak yapmıştım; ben hep çağrılmasını beklemişim, çağırsınlar diye kulak kabartmışım hep;

hastalığım seslenince bitişik odadan koşuvermişim ona, giderek onun elinde bir oyuncak olmuşum. Ama o oda karanlık, kimin eline düştüğüm de belli değil. Diyeceğim, düşünmek, yazmak güç geliyor artık… Hiçbir şey yazmadan kalem oynatıyorum çoğu zaman -şimdi olduğu gibi-; hele düşünmek! Ondan hiç söz açmayayım daha iyi.  Onun için biraz sabırlı olun diyorum; bu tomurcuk öyle kolay kolay açılmaz, tomurcuk olduğundan ötürü belki, kapalı nesnelere “tomurcuk” adını verdiklerinden ötürü.

Kafka’dan  Milena’ya Bir Mektup

Epey oluyor size yazmayalı, Bayan Milena, bugün yazmamı da bir rastlantıya borçluyum. Yazamadığım için özür dileyecek değilim, mektuplardan ne denli tiksindiğimi bilirsiniz. Yaşamımın bütün mutsuzluğu -yakınma değil bu, genel bilgi edinmek için yazıyorum- mektuplardan olmuştur diyebilirim, daha doğrusu mektup yazma fırsatını bulmuş olmaktan. İnsanlar hiç aldatmadı beni, ama mektuplar ele verdi hep; başkalarının yazdıkları değil, kendi yazdıklarım. Bu konuda çok bir şey diyecek değilim, benim durumumun bir özelliği vardı belki, gene de herkes için bu böyledir. İçimizin korkunç sarsıntılarını kor ortaya mektup yazmak; hortlaklarla bir çeşit alışveriş gibi bir şeydir bu. Yalnız aldığımız mektuplarda değil, kendi mektuplarımızda da hortluyoruz; yazarken değişiveriyor elimizin altında mektuplar, bir önceki bir sonrakini kabalaştırıyor, tanık oluveriyorlar birbirlerine! İnsanlar mektupla konuşabilirler fikrini kim atmış ortaya?! Uzakta olan birini düşünebiliriz, yakınımızdakini elle tutabiliriz, hepsi o kadar, üst yanı insan gücünü aşar. Oysa, mektup yazmak, hortlakların önünde soyunmak, kendini ele vermek demektir… Aç kurtlar gibi bunu bekler onlar. Kâğıdın üstündeki öpücükler ulaşamaz sahibine, yan yolda hortlakların eline düşer, onlar içip bitirir bu öpücükleri. Bu coşkun beslenmeden ötürü çoğalıyorlar anlaşılan. İnsanlık sezmiş ki bunu, karşı koymaya çabalıyor; kişilerin rahatı için daha doğal bir buluşmayı sağlıyor: Treni bulmuş, otomobil demiş, uçağa başvurmuş, ama iş işten geçmiş artık, yok olmaya yüz tutarken bulunmuş şeyler bunlar; karşı yön daha güçlü, daha temkinli: Postadan sonra telgrafı bulmuş, telefonu, telsizi! Açlıktan ölmeyecek hortlaklar, ama bizler ezileceğiz. Bu konuyu ele almamış olmanıza şaşıyorum; yazıp açığa vurmakla bir şey elde edemezsiniz, karşı da koyamazsınız, geç kalınmıştır, ama hiç değilse anlarlar ki, maskeleri düşmüştür, “onların” var olduklarını biliyoruz artık.

Değişik davranışları ile de ele veriyorlar kendilerini: Kimi vakit onlara yakalanmadan geçiyor elimize bir mektup, bir dost eli gibi okşuyor elimizi.. Ama belli olmaz, belki bu da bir gösteriştir. Bu türlüsü daha tehlikeli olabilir, belki asd bu türlüsünden sakınmak gerekir. Bunu, bizi yanılgıya düşürmek için yapıyorlarsa, diyecek yok! İyi başarıyorlar.
Buna benzer bir şey geldi bugün başıma, onun için yazıyorum size. Sizin de tanıdığınız birinden mektup aldım bugün (Milena’dan aldığı mektuplar), epeydir yazışmıyoruz birbirimizle, yukarıda anlattığım nedenlerden ötürü… Uykuyu kaçırmaya bire bir bu çeşit mektuplar. Kurumuş, boşalmış, insanı kamçılayan bir halde geçiyor elimize… Bir anlık sevinç yerini sonsuz acılara bırakıyor. Kendinden geçerek okurken bir de ne görürsün? Bir damlacık uykun ayaklanıp kaçıvermiştir açık duran pencereden… Artık bekle ki, geri gelsin! İşte bu yüzden birbirimize yazmıyorduk artık.
Sürekli değil, ama çok sık düşünürüm onu. Hiçbir düşünüm yeterince sürekli değildir. Ama dün gece çok düşündüm onu, saatlerce; önem verdiğim uykumun düşman saatlerini onu düşünerek uyanık geçirdim… Bir mektup tasarlıyordum, bir zamanlar diyemediklerimi durmadan hep eş sözcüklerle yazıyordum kafamda. Sabah erkenden sözünü ettiğim mektup geldi… Meğer arkadaşım da bir aydır, daha doğrusu bir ay önce, bana gelmesi gerektiğini düşünmüş durmuş; ne tuhaf, o zamanlar geçirdiğim olaylarla öylesine uyuyor ki bu isteği!

Onun mektubuna karşılık verirken, size de yazamadan durmadım; inanın Bayan Milena, isteyerek yazdığım tek insan sizsiniz. (İsteyerek mektup yazılır mı bilmem? Sözün gelişi… Ama hortlaklar için dediklerim gerçek, burun deliklerini açmış bekleşiyorlar gene.)
Çoktandır dergilerde görmüyorum yazılarınızı, gazetelerdeki moda yazılarından başka… Birkaç şey bir yana, sevinçli ve rahatsınız bu yazılarınızda, hele “ilkyaz” üstüne yazdıklarınız! Üç haftadır görmüyordum “Tribuna’yı (aratıp bulduracağım), Spindelmüh-le’ye gitmiştim.
Aldım mektubunuzu. Ben mektup yazamaz oldum artık, tuhaf geliyor; biraz – ne vakit değildiniz ki?- sabırlı olun Milena. Yıllardır kimseye bir satır yazmamıştım, ölü gibiydim, bu isteğim yoktu, sanki yaşamıyordum bu dünyada, ama başka dünyalarda da yaşamıyordum., yıllardır istenenleri yarım yamalak yapmıştım; ben hep çağrılmasını beklemişim, çağırsınlar diye kulak kabartmışım hep; hastalığım seslenince bitişik odadan koşuvermişim ona, giderek onun elinde bir oyuncak olmuşum. Ama o oda karanlık, kimin eline düştüğüm de belli değil.
Diyeceğim, düşünmek, yazmak güç geliyor artık… Hiçbir şey yazmadan kalem oynatıyorum çoğu zaman -şimdi olduğu gibi-; hele düşünmek! Ondan hiç söz açmayayım daha iyi. (Sizin düşünme gücünüze şaşarım hep, bir avuç tümceyi sığdırırsınız avcunuza, şimşek hızıyla fırlatıverirsiniz.) Onun için biraz sabırlı olun diyorum; bu tomurcuk öyle kolay kolay açılmaz, tomurcuk olduğundan ötürü belki, kapalı nesnelere “tomurcuk” adını verdiklerinden ötürü.
Başladım “Donadieu”ye, az okuyabildim daha, yeni yeni giriyorum içine. Charles-Louis Philippe’den az şey okudum, nedense pek tadına varamamıştım bu adamın. Sadeliğini överler… Ama Almanlarla Ruslara vergidir sadelik; evet, sevimliliğine sevimli o büyükbaba, ama etkilemiyor insanı. Okuduğum kadarında en hoşuma giden (Lyon’dayım daha) köşebaşında birdenbire duyulan o sevinç… Yazarın hüneri değil bu, Fransa’ya vergi bir şey, Flaubert’in artıkları.. (Anımsadınız mı dediğim yeri?) Çeviriyi de sanki iki kişi yapmış, bir bakıyorsun çok iyi, bir bakıyorsun anlaşılır gibi değil. (Wolf da yeni bir çevirisi çıkacak yakınlarda.) İsteyerek okuyorum; severim okumayı, ama ağır okuyan biri oldum artık. Çabuk okumamı bir şey daha engelliyor bu kitapta: Şaşırıyorum kızlar konusunda, yazarın anlattığı kız işi azıtıyor biraz, inanamıyorum; yaklaşmayı göze alamamıştır, hiç ummuyorum: Bana öyle geliyor ki, sanki yazar okurun dikkatini gerçek “Donadieu”den çekmek için, bezden bir bebek yapmış, adına “Donadieu” demiş! Gerçek Donadieu bambaşka biri, üstelik bambaşka bir yerde. Bu çocukumsu, genç kız bakışlarının ardında sert bir şey çarpıyor insanın gözüne: Ezgi kurallarına göre -aslına dayanarak-sonradan yazılan uvertür gibi bir şey bu kitap, bütün bu anlatılanlar daha olmamış sanki. Kimi kitaplarda bu duygu sonuna dek sürer.
“Büyük Yolun Üstünde”yi bilmiyorum, ama Çehov’u çok severim, okumaya doyamam kimi vakit. “Will von der Mühle”yi de bilmiyorum, hele Stevenson’u hiç, yalnız sizin sevdiğiniz yazar olarak biliyorum, o kadar. Max Brod’un “Franzf’sini gönderirim; birkaç yerin dışında, pek ummuyorum seveceğinizi. Ben şuna inanmışım: Yaşayan yazarlar, yazdıklarıyla canlı bir bağ kuruyorlar; yazarların ölmemiş olmaları, kitapları için ya iyi oluyor, ya da kötü. Kitabın gerçek durumu, yazarın ölümünden sonra, daha doğrusu, yazarın ölümünden bir süre sonra ortaya çıkıyor. (Çünkü bu işgüzar adamlar, öldükten bir süre sonra da etkilerler kitapları!) Ama kitap yalnız başına kalınca, kurtulunca yazarın baskısından yaşamaya başlar, ya saydırır kendini, ya da saydırmaz. Meyerbeer bu bakımdan çok iyi yapmış, operalarının ayakta durabilmeleri için hepsine ayrı birer “vasiyet” yapmış, desteklemiş onları. Önemli olmamakla birlikte, bir sürü şey söylenebilir bu konuda. “Franzi”yi ele alarak böyle bir denemeye girersek, ne olur bilir misiniz? Yazarın ta yatak odasına gireriz! Öpüşmek içinse, hadi peki diyelim, ama öteki hoşlanmamanız -belki de hoşlanırsınız- kitap için bir yargı sayılmaz elbet.
“Donadieu”yü epey okudum bugün, sarmıyor bir türlü. (Nedenini söyleyecek durumda değilim şimdi; bitişikte, mutfakta kız kardeşim aşçı kızın dertlerini dinliyor, öğütler veriyor ona. Öksürsem susarlar hemen, ben de kurtulurdum onları dinlemekten, ama istemiyorum; bu kızcağız yeni geldi daha, on dokuz yaşında, güçlü kuvvetli bir şey, hiç nedensiz yeryüzünün en mutsuz yaratığı sanıyor kendini, mutsuz olduğu için mutsuz, durmadan yakınıyor, istiyor ki, kardeşim gönlünü alsın… Kızkardeşim de bayılır hizmetçilerle çene çalmaktan, babamın dediği gibi: “Mutfak kumkuması”dır.) Bu kitap üstüne ne söylesem, haksızlık etmiş olacağım, kitabın suçu yok, ben rahat değilim. Dün adam öldürmüş olan biri – bu “dün” hep dün olarak kalır- bugün öldürü öyküleri okuyamaz… Hepsi birden üstüne saldırır: Sıkıcı bulur, sinirlenir, üzülür. Yok dizgenlenmiş dizgensizlik varmış, yok törensel törensizlikmiş, insanı şaşırtan alaycı yanı varmış -vız gelir-, hiçbirini çekemem bu kitapta. Raphael Donadieu’yü kandırıp odasına götürdüyse, götürsün, bu Donadieu için çok önemli olabilir, ama odada yazarın işi ne? Hele bir dördüncünün, okuyucunun hiç işi yok o odada… Giderek bu oda tıp fakültesinin, ya da psikoloji fakültesinin anfisine dönüyor!

Dergide incelediğiniz bir konuyu düşünüyorum kimi vakit. Tuhaftır, ama ben (uydurduğunuz konuşmaları gerçekmiş gibi alıyorum. Ne yaparsınız: Yahudilik ağır basıyor!) bütün evliliklerin “yalnızlıktan” kurtulmak için yapıldığına inanamıyorum. Daha kutsal nedenleri vardır; yanılmıyorsam, o “Melek” de benim gibi düşünüyor. Evlenmenin nedeni yalnızlıktan kurtulmaksa, ne elde edilir? Yalnızlığı yalnızlıkla birleştirmekten bir yuva kurulamaz… Birinin yalnızlığı ötekinde yansır, karanlık gecelerde bile. Hele yalnızlığı silah gibi kullanmak, daha da kötüdür. (Genç kızların bilisiz, anlamsız yalnızlıklarından söz etmiyorum.) Evlenmek istemek demek, önceden her şeyi kesin olarak bilmek demektir.
Kötü bir şey var, hiç ummuyordum böyle olacağını, ama bu mektupları, bu önemli mektupları yazmayacağım artık. Mektup yazmanın o korkunç büyüsü başladı gene, ondan… Kötü geçen gecelerim büsbütün bölünüyor. Kesmeliyim, yazamam artık. Ah Milena! Sizin uykusuzluğunuz benimkine benzemez. Yakarıyorum size: N’olur yazmayın artık.

Franz Kafka
Milena Mektuplar

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Oğuz Atay: Kendi kendime oynadığım bir oyunun içindeydim

Bana yeni devredilen talebelerimin yüzlerine şöyle bir baktım. Bir kütle olduklarını düşünürüm onların; yalnız ön sırada oturanlar biraz insana benzer,...

Kapat