Yenilikler ve Yadırganan Devrimler – Mario Levi

Her müzik gibi ‘flamenko’ da kendi içinde değişir zamanla, yeni günlerin beklentilerine ayak uydurur. Ve her yenilik gibi, bu dünyadaki yenilikler de dirençlerle karşılaşır… Kim haklıdır ?.. Haklı ya da haksız var mıdır ?.. Bu sorunun yanıtını da zaman verecektir elbet…

Antonio Chacon’un ölüme yolculuğu

Bir dönüm noktasıdır bir yerde Antonio Chacon, kusursuz sesi ve yenilikçiliğiyle geçmiştir ‘flamenko’nun belleğine. Bilenler, onun bu tarihin en yetkin ve eksiksiz ‘cantaor’larından biri olduğunu söyler. Dinleyenlerinin, bu musikiye bir hayat tarzı olarak bakanların anılarından tanıyoruz kendisini. Sesiyle getirdiği hüznü, pek az insan anlayacaktır. Çünkü o, bağrından koptuğu bu uzun şarkıyı değiştirmeye çalışacaktır öncelikle. Bu anlamda bayrağı Silverio Franconetti’den devralarak taşımayı göze aldığı söylenebilir.

Eldeki bilgilerden 1865 yılında Jerez’de bir ayakkabı tamircisinin oğlu olarak doğduğunu, daha ilk gençlik çağlarında, vaktinin çoğunu ‘tablao’larda geçirmeyi tercih ettiğini öğreniyoruz. Javier Molina ve dansçı kardeşiyle birlikte gösterilere çıkmaya başladığında henüz on iki yaşındaymış. Jerez’de bu üç arkadaş törenden törene, şenlikten şenliğe koşmuşlar. 1881 yılında da, hayatlarını sadece ‘flamenko’dan kazanma umuduyla, Endülüs yollarında uzun bir yolculuğa çıkmışlar. Yıllar sonra anılarını aktarırken o günlerin en mutlu günleri olduğunu söyleyecektir…

Yaptıkları, bu tarihteki en köktenci değişimlere bir esin ve başlangıç noktası olacaktır sanki. Pepe Marchena’nın varlığını ona borçlu olduğunu iddia edenlerin sayısı hiç de az değildir örneğin. Yıllar büyük çalkantıları beklemektedir… Musikinin saflığına sonuna kadar bağlı kalmakta direnenlerin durduğu yerse kaçınılmaz bir kopuşu getirecektir istense de istenmese de…

Onu, bu adımlarının öncesinde, Juan Breva’nın, dönemin en çok önemsenen ve saygı duyulan şarkıcılarından, ustalarından birinin yanında görüyoruz. Yolun henüz başlarındadır ama ustasının gözünde çok yetkin bir ‘malaguena’ şarkıcısı olmuştur bile. Enrique el Mellizo da bir şenlik gecesi için gelir günün birinde. Bu genç şarkıcıyı ve sesini orada tanır. Sezgileri ona geleceğin en büyük ‘cantaor’larından birinin karşısında bulunduğunu söyletir. 1885 yılıdır. Chacon bu tarihte yirmi yaşındadır. Kısa bir süre sonraysa kendisini Enrique el Mellizo’yla aynı sahneyi paylaşırken görüyoruz. Ünü artık bütün Endülüs’e yayılacaktır. Silverio Franconetti de bu genç yeteneğin varlığına kayıtsız kalamaz ve kendisiyle Rosario Sokağı’ndaki o ünlü şarkılı kahvesinde sahneye çıkması için, Fernando el de Triana’nın aktardıklarına bakılacak olursa, rekor sayılabilecek bir ücretle anlaşır, böyle bir kontratı neden imzaladığını soranlara da, bu genç şarkıcının kendisini çoktan geçtiğini söyler büyük bir yüreklilikle. Franconetti’nin bu sözleri söylediği günlerde şöhretinin doruğunda bulunduğunu unutmamak gerekiyor.

Madrid’in yolunu da tutar sonra Chacon ve gün gelir, şarkının yaşayan en büyük sesi olarak kabul edilir. Başarı sarhoşluğuna düşmez böyle bir yere konmasına karşın, kendisini sürekli olarak geliştirmeye çalışır. Sesini çok iyi kullanmayı bilir. Milano’da şan eğitimi görmesi için bir öneri alır bu yüzden. Ancak öneriyi hiç düşünmeden geri çevirir. ‘Flamenko’nun okulu ve dünyası bambaşkadır çünkü.

Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde Teatro Martin de Buenos Aires’le imzaladığı anlaşma, tarihin akışını değiştirebilecek, ama bir o kadar da yadırganan bir anlaşma olacaktır yine de. ‘Flamenko’, bir tiyatro sahnesine taşınmıştır çünkü artık. Bu adım, bu tarihin belki de en kötü döneminin, ‘opera-flamenko’nun yolunu açacaktır. Büyük eleştirilerin hedefi olacaktır bunun üzerine. O saflığı sonuna kadar korumak isteyenler, bir daha direneceklerdir. Ancak bu eleştirilerde ölçünün biraz kaçırıldığı, dahası yıllarını bu müziğe vermiş böyle bir şarkıcıya haksızılık yapıldığı da söylenebilir. O, yenilikçi tavrına ve eğilimlerine karşın, bir orkestra eşliğinde şarkı söylemeyi hiçbir zaman kabul etmemiştir çünkü. Sanatını daha geniş kitlelere duyurabilmek ve yayabilmek için ezgiye dramatik ve daha az acılı bir boyut katmıştır yalnızca. Bunlar iyi niyetli adımlardır belki de. Ancak bu adımlar, zamanın akışında çok farklı yorumlanacak, daha da kötüsü, ‘flamenko’nun iyiden iyiye bozulmasının yolunu açacaktır.

Gerçeği günün birinde elbette görmek zorunda kalacaktı Chacon: bağrından koptuğu müzik, başka bir yere, gitmemesi gereken bir yere gitmektedir. Bu seyircilik onun küskünlüğünü ve kendi kabuğuna çekilişini hazırlar.

Birkaç yıl sonra da onu çok daha yalnız ve uzaklarda görürüz. Opera, ‘flamenko’ üzerindeki egemenliğini iyiden iyiye kurmuştur artık. Bir zamanların o unutulmaz ‘malaguena’ ‘cantaor’unun sesine ve şarkılarına ilgi gösterecek o büyük çoğunluk ya başka köşelere çekilmiş ya da başka özlem ve beğenilerin ardına düşmüştür. Ancak yine de oyun bütünüyle kaybedilmemiştir. Geleceğin büyük ustaları Antonio Mairena ile Manolo Caracol yanındadır her şeye rağmen. Bir başka yaşama ve var olma nedenidir bu elbet. Öğreteceği bir şey vardır hâlâ…

Bu arada, kimi şarkılarını plağa okumayı kabul etmesi, ‘flamenko’nun tarihi ve daha iyi anlaşılması adına çok önemli bir kazançtır. Bu şekilde kayda geçmeye karşı çok büyük bir direnç gösterdiğini, plak şirketlerinden gelen teklifleri uzun yıllar geri çevirdiğini anlatmaktadır yakın çevresi. Ne var ki, hayatının son yıllarında hasta yatağına düşen karısını tedavi ettirebilmek için paraya ihtiyaç duymuştur. O zaman da plak şirketlerinin ayağına gitmiştir ister istemez. Onun bu kayıtlarda yeteneğinin ancak onda birini kullandığı söylenir. Bu geriye çekilişi bir küskünlükte bulmak o kadar da zor değildir.

Antonio Chacon, bir süre sonra, 1929 yılında, Madrid’deki bir pansiyon odasında sefalet içinde ölür.

Bu hayat ve onur kavgasında en büyük rakibi Manuel Torre olmuştur. Onlar, bambaşka özlemleri ve duruşları seçmiş iki ‘cantaor’ olmuşlardır ‘flamenko’nun tarihinde. Ancak bu rekabette karşılıklı saygı da hiçbir zaman yitirilmemiştir. Örneğin Chacon, gitiği şenliklere Manuel Torre’yi her zaman davet etmişti. Böyle yaparak çok büyük bir tehlikeyi de her zaman göze almıştı kuşkusuz. Kendisini gölgede bırakabilecek kadar yetkin bir ‘cantaor’du çünkü Torre. Ancak onun için, kişisel ihtiraslardan çok ‘flamenko’nun iyi söylenmesi ve daha ileriye götürülmesi önemliydi. Böyle bir yerde durabilmek için, o iç barışı sağlamış olmak gerekmiyor muydu ?..

Manuel Torre: “Atalarımın izindeyim…”

Juan Talegas, gerçek ‘flamenko’nun acıyı, öncelikle acıyı dile getirmesi gerektiğini, Manuel Torre’nin de bu geleneği ve mirası sürdürebilen ender ‘cantaor’lardan biri olduğunu söyler. Şarkı bir hatırlamadır, o uzak geçmişe ruhu ve derinlikleriyle gitmeyi bilebilmektir, göze alabilmektir. Onu, belki de en çok bu duruşu nedeniyle, birçok araştırmacının gözünde bu tarihin en önemli ‘cantaor’u olan Tomas el Nitri’yle karşılaştıranlar çoktur. Daha fazlası da vardır ama. Tanıklar, bu zor insanın, o şarkı söyleme zamanlarında seyircileriyle birlikte oluşturduğu o büyülü havayı hep anlatmak, dile getirmek ister…

Antonio Mairena’nın tanıklığına göreyse bir hayli şaşırtıcı ve kırıcı bir insandır. Hayatının hiçbir döneminde maddî kazançları önemsememiş, toplum kurallarını her zaman hiçe saymış, ‘görgülü’ bir insan gibi davranmayı hiç öğrenememiştir. Kabalığı ve küstahlığı kuşkusuz büyük bir rahatsızlık uyandırmıştır. Ama kendisini dinlemenin bir ayrıcalık olduğunu da yadsıyamamıştır ‘flamenko’yu sevenler. Köklerine sonuna kadar bağlı kalmayı seçmiştir. En zor türlerin yeniden dinlenebilir, kazanılabilir türler olmasını sağlamıştır. Bunların başında da ‘siguiriya’ gelir. Onu artık bu türün en önemli ‘cantaor’u olarak kabul edenlerin sayısı çoktur. Günümüzün yaşayan en önemli ‘cantaor’larından biri olarak kabul edilen Jose Menese, onun ‘siguiriya’da yaptıklarının, Antonio Machado’nun şiirde yaptıklarına eşdeğer olduğunu söyler.

Ulaştığı bu yerde hayranlık duyduğu ustalarından Enrique el Mellizo’nun bir etkisi var mıydı ?.. Kuşkusuz vardı. O da ustası gibi okuma yazma bilmiyordu, şarkı söylemeyi yaşayarak, görmeye ve duymaya çalışarak öğrenmişti. Kültürü acıdan ve kandan oluşmuştu Lorca’ya göre…

Sahneye çıktığı gecelerin birinde, ‘cante jondo’da bir şeylerin sürekli aranması ve öğrenilmesi gerektiğini söylemişti. Bu arayış, en ilkele ulaşılana kadar sürecekti, sürmeliydi…

Granada’da bir ‘cante jondo’ yarışması…

Manuel Torre’nin köklerine duyduğu bu özlem, ’20’li yıllarda, yeni bir çağın, beklentileriyle birçok hayatı değiştirdiği o dönemde, ‘flamenko’ya gönül vermiş birçok insanın özlemidir aslında. Torre ile Chacon gibi ‘cantaor’ların varlığı elbette çok önemsenesidir. Operanın bu dünya üzerinde her geçen gün biraz daha çok kurduğu egemenlik de göz ardı edilemeyesidir ama. Varlığını yüzyıllar öncesinden gelen o derin kedere borçlu olan bir müzik, kendi coğrafyasında, kendi sessiz sedasız ölümünü hazırlamaktadır sanki.

Manuel de Falla, Granada’da yaşadığı günlerde, işte tam da böyle bir ortamda, bu yok olma kaygısını çok derinlerinde yaşayan insanların arasında bulacaktır kendisini. Tarih, 1922 yılını göstermektedir. Şarkıyı kurtarmak için, yeni kuşaklara o eski saflığıyla ulaştırmak için, profesyonellerin katılmayacağı bir büyük yarışma düzenleme fikri böyle bir zamanda doğacaktır.

Manuel de Falla’nın bu umudunu Ramón Jiménez, Joaquín Turina, Alfonso Reyes, Federico García Lorca gibi aydınlar da paylaşır. Çalışmalara büyük bir coşkuyla katılırlar. Endülüs’ün büyük küçük birçok yerleşim bölgesinde sabırlı bir tarama çalışmasına girişilir ilkin. Gizlide kalmış, kendini henüz gösterememiş sesler de var mıdır ?.. Amaç bu soruya en iyi yanıtı verebilmektir kuşkusuz.

Başlangıçta beklenen ilgi görülmez. Bu tepkisizlik birçok aydının ister istemez cesaretini kırar. Ancak, tüm sorunlara ve karşılaşılan beklenmedik engellere karşın, yarışmanın düzenlenmesi yine de başarılır. Kayıtlara göre, açılış konuşmasını Ramon Gomez de la Serna yapar. Seçici kurulda Antonio Chacon, Manuel Torre ve sadece o dönemin değil, belki de ‘flamenko’ tarihinin en önemli ‘cantaora’larından, kadın şarkıcılarından biri olan La Nina de los Peines de vardır.

O yarışmada on iki yaşında küçük bir çocuk, çok büyük bir ilginin odağı olur. Antonio Chacon’un bir rastlantı sonucu keşfettiği bu çocuk, gelecekte, adını ‘flamenko’ tarihine altın harflerle yazdıracak Manolo Caracol’dan başkası değildir.

Birinciliği ‘El Tenezas’ lakaplı Diego Bermudez Cala kazanacaktır ama. Bu yarışma ona belki de hayatının en mutlu günlerini verir. Yaşadığı köyden Granada’ya üç gün boyunca yürüyerek geldiği, üstelik o günlerde seksenli yaşlarında olduğu rivayet edilir. Otuz yıldır şarkı söylememiştir. Geleneğine bağlı kalma konusunda da sonuna kadar direnmiştir. Yine rivayete göre, o yarışmada söylediği ‘siguiriya’ları ve ‘soleares’leriyle birçok insanı etkiledikten sonra, yaşadığı mütevazı yere, Puente-Genil’e çekilmiş, ondan sonra da onu bir daha ortalıkta gören olmamıştır.

1922 yılında düzenlenen ‘cante jondo’ yarışması, işte böyle küçük efsanelerle tarihteki yerini alır böylelikle…

Pepe Marchena… Bir devrim ama…

‘Cante jondo’ yarışması, ‘flamenko’nun tarihinde önemli ve saygı duyulası bir girişim olarak kalacaktır. Köklere inme adına verilen bu savaş, kaybedilmeye yargılı bir savaştır ama. Gerçeği bir süre sonra Manuel de Falla da görür. Beklentiler ve değişimler bu dünyanın insanlarını başka bir yere çağırmaktadır. Bu yarışmanın kendisi bile bu değişimlere esin kaynağı olur. Büyük ölçekli ve sahneli gösterilerin devri başlamaktadır. ‘Flamenko’nun operanın egemenliğine girmesi için, gerekli yol ve ortam hazırlanmıştır artık. Bunlar elbette yıllar süren bir hazırlığın sonuçlarıdır. Antonio Chacon, Buenos Aires’teki döneminde şarkıya yönelik birtakım sadeleştirmelerin yapılmasını kabul etmiş, bu değişimi, çağdaşlaşmaya yönelik bir adım olarak görmeyi tercih etmişti…

Pepe Marchena ortamı hazır bulacaktır bir başka deyişle. O da bu süreci hızlandıracak, kimi yenileştirme girişimleri konusunda daha yürekli adımlar atmayı göze alacaktır.

Belgeler onun Sevilla’nın Marchena köyünde, bu tarihe hiçbir ‘cantaor’ vermemiş mütevazı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldiğini söylüyor. Söylediği şarkılarla daha henüz yedi yaşındayken kendisini çevresine göstermeye, on iki yaşındayken Marchena’nın ‘tablao’larında sahneye çıkmaya, bir süre sonra da çevre köylerde ‘cantaor’luğun ilk yıllarını yaşamaya başladığını da bu belgelerden öğreniyoruz. Endülüs yolları, birçok ustası gibi, onun için de bir okul olacaktır. Sevilla ve Jerez’deki günlerinde karşımıza büyük bir kitle tarafından sevilen, usta bir ‘cantaor’ olarak çıkacaktır. O günler, onun o büyük değişimlere doğru adım atmaya hazırlandığı günlerdir de aynı zamanda. Tarih 1920 yılını göstermektedir bu kez. Marchena Madrid’de La Bombilla adlı bir lokantada şarkı söylemeye başlayacaktır. Bir çeşit devrimin başladığı yer burasıdır işte. O eski değer yargıları bir bir yıkılacaktır. Şarkıyı, büyük kitlelere ulaştırabilmek için yalınlaştırmıştı Marchena… Yalınlaştırırken de birçok insanın gözünde fazlasıyla yüzeyselleştirmişti… Bir de şarkılarını ayakta söylemeye başlamıştı. Getirdiği değişimlerin en önemlilerinden biriydi bu. Bu gelenekte ‘cantaor’lar, şarkılarını hep oturarak söylemişlerdi çünkü. Bunlar bir yana, orkestra eşliğinde söyleyen ilk ‘cantaor’ olma unvanını da kazanmıştı. Ulaştığı sonuç bu geleneğe gönül verenler için çok yadırgatıcıydı. Yaptıkları, bu insanların gözünde dikkate alınmaya bile değmezdi… Onun bu yeniliklere, sesinin olanaklarını kısıtlı gördüğü için yöneldiğini söyleyenler vardır. Bu yaklaşımı hemen benimsemek kolay değildir aslında. ‘Flamenko’nun sahnesinde sesinin olanakları kısıtlı, daha da doğrusu birilerine oranla kısıtlı birçok ‘cantaor’ yer almıştır çünkü. Ancak onlar, bu özelliklerine rağmen o saflığa bağlı kalmayı tercih etmişlerdir. Ayrıca bu müzikte, güçlü bir sesten çok, duygunun ve derinliğin arandığını söylemek gerekiyor. Aurelio de Cádiz, Marchena’nın, bu yeniliklerle, ‘flamenko’ya olduğu kadar, kendisine de zarar verdiğini, kimi türlerde, istemesi durumunda çok daha iyi yerlere varabileceğini söylemekte, dahası ‘Ustası Antonio Chacon’u bile geçebilirdi’ demektedir. Ancak sonuçta onun müziği yapay ve yüzeysel bir müzik olabilmişti yalnızca… Onun yolundan giden ‘cantaor’lar da hep bu yanlışı sürdürmüştür, ‘opera-flamenko’ bu izi sürenlerce yaygınlaştırılmıştır zaten. Bu türün başlamasıyla da şarkı, sadece dış görünüşüyle değişmekle kalmamış, kimi hazırlanmış metinlerin ve dramatik bir yapının denetimine de verilmiştir.

Geleneğe bağlı ‘cantaor’ların yeniliğe açık ‘cantaor’lara açtıkları savaş, bu kırılma noktasında kendisini iyiden iyiye göstermektedir. Bu savaşın başını çekenler arasında Manolo Caracol, Pepe el de la Matrona, Antonio Mairena, Jose Menese, Camaron de la İsla gibi ‘cantaor’lar ile Fernanda de Utrera ve Tia anita la Pirinaca gibi ‘cantaora’ların adını anmamız gerekiyor bugün. Onlar da bu musikiyi saflıkları ve kendi soluklarıyla günümüze getirmektedirler… Şarkının hatırlattığı tarih, uzak, çok uzak bir geçmişte kalmış bir tarihtir. Şarap ve acıyla yoğrulmuş bu seslenişi anlamamız gerekmektedir…

Zamanın durduğu yer böyle bir yerdir belki de…

Mario Levi
Bir Yaz Yağmuruydu

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Zorunluluk içindeki umutsuzluk veya olabilirin eksikliği – Kierkegaard

Kapat