Mario Levi: Her insanın en az bir kez intiharı düşünmüş olabileceğine inanıyorum

Son Cümlenin Ardında…

Sorgulamayı ve daha iyi anlamayı göze alan her insanın hayatında en azından bir kez intiharı düşünmüş olabileceğine tüm benliğimle inanıyorum. ‘Sınır durumlar’ın bize hiç beklemediğimiz kapıları açtığını, kendimizi başka yüzlerimizle de görmemizi sağladığını biliyoruz artık. Bu edinilmiş ve kazanılmış bilgi, sayısız deneyimle zenginleşiyor. ‘Yüzleşmelerimiz’ bizi yeni yerlere götürebilecekmiş gibi görünüyor böyle olunca da… Ancak ben şimdilik, intihar edenin, dar anlamıyla intihar eden sanatçının karşı karşıya kaldığı ya da kalabileceği olası yüzlerle ilgilenmeyi seçeceğim.

Bizi bu ‘durum’a götüren, sürükleyen ya da çağıran nedir ?.. Hayatın bir kendinde yürüme uğraşı olduğu ‘doğru’ ve yaratıcı’ bir ‘duruş’sa, bu yol alışı, bir yerden sonra, nasıl bir seçim anlamsız, dahası gereksiz kılıyor ?.. Bu sorunun yanıtlarını psikiyatri biliminin de aradığını sanıyorum. Ancak ben, sorunun verilmiş ya da verilememiş yanıtlarının oluşturduğu bu alana, sınırlarımı dikkate alarak girmemeyi, deneyimlerimden ve görebildiklerimden yola çıkarak, soruma bir yazar yanıtı getirmeyi daha anlamlı buluyorum. Beni önceden saptanmış tanılara sığmayacağına inandığım durumlar daha çok ilgilendiriyor bir başka deyişle. Gerçek anlamda ‘dokunabildiğimiz’ ve görebildiğimiz ne kadar çok insan varsa, o kadar çok soru ve yanıt var çünkü benim için.

Bir ‘şey’ bırakmak

Şimdi size küçük bir ‘egzersiz’ önereceğim. Küçük, bir ‘şeyler’i kısa bir süreliğine de olsa, sizinle paylaşmayı bekleyen bir egzersiz… Bu konuşmada dile getirmek istediğim duygunun içine sizi de almak istiyorum çünkü… Gözlerinizi altmış saniyeliğine kapatın ve düşünün… İntihar etmeye karar verdiğinizi hayal edin… Kime, ne söylemek istersiniz o anda ?.. Ardınızda birkaç söz ya da sizi hep hatırlatabilecek bir ‘şey’ bırakmak istemez misiniz ?.. Bırakmak isterseniz, ‘ne’ bırakmak istersiniz ?.. Size yapay bir ortam hazırladığımın farkındayım. İntihar eden yazarlar, sanatçılar için beslediğim saygı, bu derin ve çok anlamlı eylemi, sizi farklı nedenler yüzünden rahatsız edebilecek bir oyuna dönüştürmemi engelleyebilirdi. Ama ben son cümlenin ya da adımın peşindeyim. Son cümle ya da son adım, evet. Çünkü bu son cümle, bana hayattaki duruşumuzun da ipuçlarını verebilecekmiş gibi görünüyor. Bu ipuçlarının bizi götürebileceği yere ve insana inanıyorum. Ancak bu aşamada, tam da bu aşamada, bir başka soru sormaktan da alamıyorum kendimi. Yanıtlarını yıllardır beklediğim, bulmaya çalıştığım soru şu: eğer amaç gerçek bir kopuşsa, bir kendini imha etme eylemiyse, neden çoğu kez bu son cümleye ya da sözlere gereksinim duyuluyor ?.. İntiharını ‘açıklamaya’ yönelik o mektuplar hangi ‘kaygı’yla yazılıyor örneğin ?..

Stefan Zweig, eski karısı Friederike’ye, sürgünün nihayet bulduğu o uzak şehirden, Petrópolis’ten yazdığı mektubunda ‘Bu satırları en son saatlerimde yazıyorum. Karara varalı beri kendimi nasıl da neşeli hissettiğimi gözünün önüne getiremezsin. Çocuklarına candan selamlar. Beni suçlama. Sevgili Joseph Roth ve Aiger’in bu acılara katlanmak zorundan kurtulmuş olduklarını her düşünüşümde içimi nasıl da bir sevinç kapladığını hatırlasana ! En iyi dilekler ve sevgiler. Her şeye rağmen rahata ve mutluluğa kavuştuğumu öğrendin, mutlu ol !’ diyordu. Virginia Woolf sürekli duyduğu sesleri ve uğultuları anlatmaya çalışıyor, Cesare Pavese, son otel odasında, ‘Sözler değil, eylem. Artık yazmayacağım’ diyerek günlüğünü ve hayatını noktalıyordu… Bu açıklamalar bizi hayatın hangi derinliğine çağırıyor ?.. Niyetim birilerini ‘yargılamak’ değil. Tam aksine, bu örnekleri hatırlarken, bu derin acıyı içimde hissetmeye, bana ‘yazı’mı inşa etmemi sağlayan yolda, birçok önemli ‘patika’yı göstermiş bu insanlarla olanaklarım ve sınırlarım ölçüsünde bir ‘duygudaşlık’ kurmaya çalışıyorum. İntihar eyleminin öncesindeki ‘yaratıcılığa’ da inanıyorum çünkü, hayata en çok bağlı olanların ya da oldukları duygusuyla yaşayanların bile yürüdükleri zemine hiçbir zaman tam anlamıyla güvenmemeleri gerektiğine de…

Kafka’nın çıkaramadığı yangın

Hayat karşısında daha hazır, daha ahlaklı, daha yaratıcı, kısacası daha insan olabilmek için, tüm bu eylemlerden alabileceğimiz dersler var üstelik. Buna, ölümün seçildiği anda bize bırakılan miras da diyebilirsiniz. Bu eylem, kimilerinin gözünde, intikam, suçluluk, kaçış gibi duyguları da barındırabilir. Gelgelelim son cümlenin bende uyandırdığı duygu, bir başka durumu daha çok önemsememe yol açıyor. Kafka’nın, yakın dostu Max Brod’a tüm yazdıklarını yakmasını vasiyet ettiğini hatırlayalım. Bendeki ‘Kafka efsanesi’ni inşa eden o ‘gerçek’ hikâyelerden biridir bu. Bir hayat süresince yazılanların, ‘anlatılabilenlerin’ yok edilmesini istemek… Bir başka intihar duygusu gizleniyordu sanki burada. ‘Yazı’, bir yazarın hayat karşısındaki kimliğidir, göstermek, paylaşmak ve dile getirmek istediği zamanın hayat bulduğu yerdir çünkü sonuçta. Bu ‘yazı’nın ne kadar hakiki olduğu ya da olabileceği gibisinden bir soru, bambaşka bir tartışmanın kapısını açar elbet. Oralara gidemeyiz şimdi. Ama bu aşamada önemli bir gerçeği bir daha hatırlayabiliriz. Bir ‘varoluş’ sorunsalıyla karşı karşıyayız sanki burada. ‘Yazı’nın sadece bir anlatma değil, bir kendini daha iyi anlama uğraşı da olduğunu hatırladığımızdaysa, alınan ya da alınmak istenen yolun başka ‘değerlerine’ de ulaşabiliriz. Kafka’nın eserlerinin yakılmasını istemesi, bana bu yüzden kendisini bu kimliğiyle yok etmeyi yeğlemesini düşündürtüyor. Max Brod’un vasiyete ihanet ettiğini biliyoruz. O eserleri bu ihanet sayesinde tanıdık. Ne var ki Borges’in dikkatimizi çektiği bir başka gerçek, bize bu ‘durum’ adına yeni bir ışık da tutuyor. Kafka’nın bu ‘yangın’ı neden kendisinin çıkarmadığını ve bir başkasına seyrettirmeyi yeğlediğini sormaktadır Borges. Kafka’nın var olma kaygısını anlayabildiğimi sanıyorum. Kendisini bir ‘seyircisi’ olmadan yok etmeyi kaç insan isteyebilir ?.. Yazarın intiharının, eylemin bu yüzüne de bakmayı denediğimde, son bir eser yazma kaygısını da taşıyabileceğini düşünmemiz mümkün mü öyleyse ?.. Son bir eser, evet… İyi de, kim için ?.. Ne için ?.. Bu sorunun yanıtları da o ‘yazı’nın kaynağında gizliymiş gibi görünüyor. ‘Ne kadar çok insan varsa, o kadar çok soru ve yanıt var’ demiştik ya…

Kendi izinizi sürebilirsiniz

Tüm bu söylenenlerden sonra nereye varacağız ?..

Belirli bir yere varmamız gerekmiyor aslında. Başkasının, zaman zaman da ‘ötekileştirdiğimiz’ insanın intiharının hepimize bir şeyler anlatmaya gücü olduğunu bilmemiz, böyle bir ‘halin’ bizi hiç beklemediğimiz bir anda yakalayabileceğini bilmemiz yeterli olabilir. Bu intiharlarda kendi izimizi sürmemiz, anlamaktan korkmamamız da yeterli olabilir.

Amacım intiharı yüceltmek değildi. Ama bir insanda daha çok yürümenin, yürümeyi göze almanın, bir kendinde yürüme anlamına da gelebileceğini biliyorum artık en azından. O son cümle, bizi, bu duygunun ışığında, daha uzun ve derinlikli bir yolun yolcusu kılıyor sanki. Yolun ışığı hâlâ titrek. Ama bu titreklik yürümeye devam etmenin engeli değil ki…

Mario Levi
Bir Yaz Yağmuruydu – Doğan Kitap – 2012

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Yerkaran: Gomidas Vartabed’in Ermenice, Kürtçe ve Türkçe Derlemeleri albümü

Kapat