Richard Sennett: Otorite arayışın biteceğine inanmanın sonu tiranların iktidarıdır

Otorite tarafından aldatılma korkusu bu kitapta ele alınan yadsıma davranışlarını özetlemenin belki de en iyi örneğidir. Zihnimizde en çok yer eden totaliter rejimlerin aldatıcılığıdır. Bu, otoritenin ebediliği aldatmacasıdır: Naziler, mutlak iktidarlarını haklı çıkarmak amacıyla bin yıllık devlet imgesini kullanmışlardı. 

Otorite ve Yanılsama

“Aldatma/aldanma” sözcüklerinin ilkini ele alırsak; güçlülerin başkalarını kandırma niyeti anlamında kullanıldığında karşımızda, bizi denetleyenlerin, Machiavellici sanatçıları andıran bir tablosunu buluruz. Otoritelerin ne yaptıklarını tam ve kesin olarak bildiklerini varsayan bu paranoyak görüşün ikna edici olması için egemen sınıfların aşırı derecede zeki olmaları gerekir. Kuşkusuz, güçlüler kendilerine güvendikleri ve yaptıkları işin doğruluğuna inandıkları için başkalarının gözünde itibar kazanırlar. Bir tertip olmaksızın gerçekleşen aldatma ya da aldanmaya “yanılsama” demek daha doğrudur.Yanılsamalar, davranış ve tutum biçiminde sistemli olarak yayılır; efendiler ve uşakların ortak yanılsamaları olabilir.

Otoritenin yanılsamalarını ve gücünü açığa vurmak, Fransız Devrimi’yle doğan yadsıma ruhunun hedefi haline geldi; Hegel’in deyişiyle, bu, “içimizdeki efendiyi” söküp atma kararlılığıydı. Otoritelerin görünüşüne aldanmama biçimindeki bu kararlılık, tam tersine, efendi ile uşak arasındaki bağı güçlendirmek gibi paradoksal bir etki yaratabilir. Buna muhasebecilerin durumunda tanık olmuştuk. Muhasebeciler, şeflerinin konumuna uygun bir lider olmadığını göstermeye çalışıyorlardı; istedikleri otoritenin pozitif fotoğrafını görmek için şefin negatif filmine ihtiyaç duyuyorlardı. Aynı durum Blackman ile Dodds arasındaki tartışmada da görülüyordu. Dodds, Blacnan’ın duyarsızlığını sorguladı ve üstünün kendisini dikkate aldığını ve onayladığını gösteren belirtiler ararken iyice tuzağa düştü. İçimizdeki efendiye ilişkin yanılgıları söküp atma işlemi uyuşturucu bir süreç de olabilir; bu süreçte, otoritelerin iddialarım açığa çıkarına eyleminin ardından kederli bir boyun eğiş de gelebilir. Pullman’daki isyankar işçilerin durumunda böyle olmuştu. Her şeyden önce, birinin ahlaki emirlerini reddetmek, başka açılardan bu kişiye bağımlı olmanın güvenli olmasını sağlayan bir söz dinlememe duvarı oluşturabilir; Helen’ın durumunda böyle olmuştu. Otoritenin iddiası her zaman güce dayalı kişisel bir üstünlük iddiasıdır. Üstünlük iddiasının bir yanılsama olduğu gösterilebilir; ancak gücü yukarıda sözü edilen çeşitli biçimlerde hissedilebilir.

Otorite konusunu işleyen modern edebiyat yapıtlarının çoğu Orwell’in 1984’ünden Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sına kadar— özgürlüğün, otoritenin büyüsünden kurtulmak olduğu inancını ortaya koymaktadır. Otoriteyi, kendi yarattığımız bir güç ve zayıflık olarak tasavvur etmekte zorluk çekeriz. Yadsıma kültürünün etkisi, özel yaşamımızdaki otorite oluşumu ve otorite parçalanışıyla kamu alanındaki otorite arasındaki ilişkiyi koparmak yönünde olmuştur. Kamu alanında otorite, yüz yüze gelinmesi gereken dışsal bir güç olarak görünür. Uzun sözün kısası, otoriteye ilişkin yanılgıların açığa çıkarılması, toplumda yeni otorite biçimleri tasavvur etmemizi, yadsıdıktan sonra yaratmamızı sağlamamıştır.

Modern edebiyatta otorite ile yanılsama arasındaki ilişkinin belki de en radikal çözümlenişine Dostoyevski’nin Karamazof Kardeşlerindeki’ Büyük Engizitör öyküsünde tanık oluyoruz. Öykünün iki boyutu vardır: Büyük Engizitör’ün savunduğu görüşler ve bunların sonuçları. Öyküde Hz. İsa XVI. yüzyılda Sevilla kentine gelir; Büyük Engizitör, yolda Hz. İsa’yla karşılaşır. Hz. İsa, gerçekleştirdiği mucizeleri seyreden bir kalabalıkla çevrilidir. Büyük Engizitör’ün dünyevi otoritesi öylesine büyüktür ki kalabalık onun önünde eğilir ve Tanrılarını tutuklamasına izin verir. Gece yarısı Büyük Engizitör Hz. İsa’nın hücresine gelir; amacı, kendisinin de hizmetkarı olduğu Tanrı’yı neden hapsettiğini ve ertesi sabah Hz. İsa’yı neden yakacağını açıklamaktır.

Büyük Engizitör büyük bir kızgınlıkla Hz. İsa’yı, insanlara otorite ve özgürlüğün birlikte var olduğu bir hayal sunmakla suçlar. Hz. İsa öyle yapmakla zalimce davranmıştır; çünkü insanlar bu bileşimin yükünü kaldırabilecek durumda değildir. “Size derim ki, mutsuz yaratığın kendisiyle birlikte doğan özgürlük hediyesini anında devredebileceği birini bulmak kadar insana acı veren bir endişe yoktur.” Büyük Engizitör’ün yaklaşımı, Dördüncü Bölüm’de gördüğümüz La Boetie’ninkinden daha kurnazcadır; La Boetie, insanların, tembelliklerinden ötürü ve güvenli küçük zevkler peşinde koştukları için gönüllü olarak köle olduklarını savunuyordu. Büyük Engizitör ise “İnsan bir asi olarak doğar” demektedir. Disiplinsiz, tamahkar, yalnızca kendisini düşünen, Hobbes’un anlattığı türden bir hayvan. Öte yandan bu isyankarlık kendi kendini yıkıcı bir nitelik taşır; Hobbes’un hayvanı kendini bile denetleyemez. Bu durum karşılıklı yıkıma yol açar; hayvanlar birbirlerini öldürür ve geriye kimse kalmaz. Bu nedenle, kendilerinden yüce bir kişi ya da ilke ararlar; bu korkunç yok etme iznine, yani özgürlüklerine son verecek birini ararlar. Öykünün belki de en ünlü paragrafında Büyük Engizitör şöyle der:

…İnsanlar yalnızca tartışılmaz olana tapınmak isterler; bu öylesine tartışılmaz bir şey olmalıdır ki tüm insanlar bir anda hep birlikte tapınmaya karar vermelidirler. Çünkü; bu sefil yaratıkların temel kaygısı, benim ya da diğer birinin tapınabileceği bir şey değil, herkesin inanacağı ve tapınacağı bir şey bulmaktır. Burada, mutlak anlamda zorunlu olan şey şudur: Tapınma hep birlikte yapılmalıdır.

Tartışılmaz ve kesin bir şey, insanları bir araya getiren bir şey: İşte otorite bağı bu işlevi görür. İnsanlar, kilise taşları kadar elle tutulur insan ilişkileri peşinde koştukça, özgürlüklerini de o oranda terk etmiş olurlar ve Büyük Engizitör’e göre olması gereken de budur.

Bu nedenle Hz. İsa’nın günahı, insanı, doğduğunda varolan ahlaksızlık gücünden daha büyük bir gücü kendi içinde oluşturmaya yüreklendirmesiydi; bu, insanın bakımını sağlamanın, bir örnek oluşturmanın günahıydı. Hobbes’un hayvanı, öğrenme yeteneğinden yoksundur. Onun kendisi için yapamayacağı şeyleri dünyevi otoriteler yapmalıdır. “Mucize, gizem ve otorite”yani daha yüksek, baskıcı otorite“bu zayıf isyankarların kendi mutluluğu için onların vicdanını ele geçirip sonsuza kadar esir tutabilecek yegane üç güçtür.” Otorite, mucize ve gizem yanılsamaları üzerine kuruludur ve bunlar zorunlu birer yanılsamadır.

Büyük Engizitör’ün görüşleri, yüksek otoritenin gizem ve yanılsamalarını bu gizem ve yanılsamalar ne olurlarsa olsunlar— açığa çıkarma çabasına yönelik bir saldırıdır. Dostoyevski’ye göre yadsıma, insanın özgür ve cinsel arzu dolu bir hayvan olduğu ilkel doğasına geri dönüş çabasıdır. Bu doğayı bastıran her tür yanılsama gayri meşrudur. Tek başına ele alındığında, Büyük Engizitör’ün görüşleri, David Magarshack’ın Dostoyevski’nin atavizmi olarak nitelediği şeyi, modern dünyadaki inançsızlık ruhundan duyduğu korkuyu, sırf inanç için inanca inanışını somutlaştırmaktadır. Otoriteye inançsızlık bu özgürlüğü asla geri getirmeyecektir; çünkü son tahlilde insanlar özgür olmak istemezler. İnsanlar, yalnızca, özgür olmak istediklerini tasavvur etmek isterler.

Öte yandan, Dostoyevski’nin çoğu yapıtında olduğu gibi, Büyük Engizitör öyküsü de yazarın ortaya koyduğu siyasal programdan daha zor anlaşılır niteliktedir. Öykünün ikinci boyutunda, Büyük Engizitör’ün, konuşmasını insanlığın kendi kendisini yok edişini önleyebilmek için, kendi konumundaki diğer insanlar gibi kendisini Şeytan’ın hizmetine sunduğunu açıklayarak bitirdiğini görürüz. Büyük Engizitör’ün konuşması sırasında Hz. İsa tek bir laf etmemiştir. Konuşmanın bitiminde Hz. İsa’nın tek tepkisi öne eğilip Büyük Engizitör’ü öpmek olur. Büyük Engizitör duygulanır. Öne sürdüğü tüm görüşlere karşın hücrenin kapısını açar ve Hz. İsa’yı serbest bırakır. Hz. İsa da buna karşı çıkmaz; ikinci bir kez kurban edilmek üzere beklemez; ancak hapishanenin kapısından çıkar ve yeryüzünde kaybolur. Kim kimi ikna etmiştir? Tanrı’nın sevgisi, baskının mantığını alt etmiş midir? Yoksa, Şeytan’ın sözcüsü sonunda Tanrı’nın gerçeklerle yüz yüze gelmesini mi sağlamıştır?

Dostoyevski’nin diğer yapıtlarında belirttiği gibi bir gizemin yanıtı başka bir gizemdir; bu açıklama, daha somut bir biçimde, Büyük Engizitör öyküsünün ikinci boyutunu aydınlatmaktadır. Büyük Engizitör’e verilebilecek tek yanıt, onun koşullarının dışında bir yanıtı tasavvur etmek olabilir. Bu da, Dostoyevski’nin öyküsünde Hz. İsa’nın verdiği yanıttır. Baskının mantığının reddedilip edilmediği, yanıtın ne kadar uyumsuz ve ilişkili olabileceğine bağlıdır; bu, bir ressamın şövalesinin konumunu değiştirerek yepyeni bir manzara görmesine benzer.

Özel yaşamdaki otorite ritimlerinin, kamu yaşamındaki otoriteye ilişkin yanılsamalara ve bunların yadsınmalarına nasıl birer yanıt olabileceğini merak etmem bu öyküdeki belirsizliği düşünürken başlamıştı. Sürekli bir yorumlayış ve yeniden yorumlayış süreci olarak otorite, özel yaşamda bir anlam taşısa da kamusal alanda taşımaz. Bunun yapısal nedenleri vardır; kişinin yaşamındaki büyüme ve çürüme ritmi toplumun büyüme ve çürüme ritmiyle aynı değildir. İkisi arasında aşılmaz bir uçurum vardır ya da pozitif biçimde söylemek gerekirse, kamu alanındakinin tersine özel yaşamda her birimiz otoriteyi yeniden tasavvur edebiliriz.Toplumu eleştirme ilkemiz, adalete ve hakka ilişkin soyut tümdengelime değil de zamana ilişkin kişisel bilgimize dayalıdır.

Yadsıma kültürü, kamusal alanda hayal gücünün görebileceği işleve karşı bizi güvensiz kılarak bu eleştiriyi engellemiştir. Örneğin, Kafka’nın mektubuyla, bir fabrikada insanların birbirlerini tanıma sorunu arasında bir ilişki vardır; bu ilişki yalnızca bir metaforla kurulabilir. Bu metafor, paternalizmdekine benzeyen bir tahakküm metaforundan öz olarak farklıdır. Kafka’nın, baba ile çocuk arasındaki bağa ilişkin görüşleri, bunların ilişkilerindeki yer değiştirmeye dayanmaktadır. Paternalizm, değişmez ve durağan bir ilişki tablosu sunmak için bu bağlantıya bel bağlamıştı. Kafka’nın mektubunun fabrika yaşantısına ilişkin anlamını çıkarmaya çalışırken, farklı ölçekteki deneyimleri karşılaştırırız; bu karşılaştırma eylemiyle hem kişisel hem kişisel olmayan yaşamı daha karmaşık bir hale getiririz.

Politikada hayal gücünden duyulan korkunun kaynağı yanılsamaya kapılma korkusudur. Bu, yanlış kullanılabilir diye bir aleti hepten reddetmeye benzer.Yeniden ele alırsak, paternalizmin tahakküme dayalı metaforları, Pullman işçilerinin, Debs’in sosyalistlerinin ortaya koyduğu karşıt metaforlardan korkmasına neden oldu. Bir kuşak önce, Nazileri “mitomania”yla açıklamak modaydı.Tarihçi Salvemini, Nazizmi “iğrenç bir şiir” olarak niteliyor ve kitlelerin bir gün Şiirin hiç desteği olmaksızın iktidarın ne hal aldığım görebilecek güçte olup olmadığım merak ediyordu. Kuşkusuz hiçbir zaman metaforları, alegorileri ya da teşbihleri kullanmaktan vazgeçmeyeceğiz; böyle bir durumda simge yaratma gücümüzü kullanmaktan vazgeçmiş oluruz. Ancak bu güçlere karşı öylesine güvensiz ve özbilinçli olabiliriz ki bunları fark ettiğimiz anda bastırmak için mücadele edebiliriz.

Gözle görülür ve anlaşılır otoriteye duyulan inanç, kamu dünyasının pratik bir yansıması değildir; bu dünyaya yöneltilen, hayal gücüne dayalı bir taleptir. İktidarın hem insanların bakımını üstlenmesini hem de kendisini kısıtlamasını istemek gerçekdışıdır ya da en azından, efendilerimizin bize aşıladığı fikir budur. Bununla birlikte, otoritenin kendisi de yapısı gereği hayal gücünün bir ürünüdür. Otorite somut bir şey değildir; başkalarının gücünde, somut gibi görünen bir sağlamlık ve güvenlik arayışıdır. Bu arayışın sona ereceğine inanmak hem gerçek bir yanılsama hem de tehlikeli bir yanılgıdır. Bu yanılsamanın sonucu tiranların iktidarıdır; ancak bu arayışın hiç yapılmaması gerektiğine inanmak da tehlikelidir. O zaman varolan her şey bir mutlak haline gelir.

Kaynak: Otorite

Share

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Demokrasi çoğunluğun azınlığı ezmesi değildir – Friedrich A. Von Hayek
Mircan Kaya, Bizim Ninniler albümünü online dinle
Kapat