Dinsel düşüncelerin kendine özgü değeri nerede yatmaktadır? – Sigmund Freud

Yaşam, tıpkı genel olarak insanlık için olduğu gibi birey için de katlanılması güçtür. İçinde yerini aldığı uygarlık, bireye belirli bir miktar yoksunluğu zorla kabul ettirir ve diğer insanlar, bireyin uygarlığının ahlaki kurallarına rağmen ya da uygarlığın kusurları nedeniyle bireye belirli bir ölçüde acı verirler.

Uygarlığın uyguladığı baskı ve talep ettiği içgüdüsel feragatlerin neden olduğu uygarlık düşmanlığından söz etmiştik. Uygarlığın yasaklamalarının kaldırıldığını -yani, insanın hoşuna giden herhangi bir kadım cinsel nesne olarak alabildiğini, bu kadının aşkı uğruna rakiplerini veya karşısına çıkan bir başka kişiyi duraksamadan öldürebildiğini ve hatta diğer insanların mallarını izinsiz alıp götürebildiğini- düşünelim; insan yaşamı ne harika, ne tatlı bir doyum zincirinden ibaret olacaktı! Doğru, insan kısa zamanda ilk güçlükle karşılaşır; benden başka herkes benimkilere benzer isteklerde bulunacak ve bana, benim onlara davranırken gösterdiğimden daha fazla bir anlayış göstermeyecektir. Ve böylece, uygarlığın kısıtlamalarının bu şekilde kaldırılmasıyla gerçekte yalnızca tek bir insan sınırsız bir mutluluğa kavuşacak ve bu insan, iktidar araçlarının tümünü ele geçirmiş bir tiran, bir diktatör olacaktır. Ve hatta bu insan bile diğer insanların en az bir kültürel emre, “öldürmeyeceksin” (Musa’nın on emrinden biri) emrine saygı göstermelerini arzu etmek için her türlü nedene sahip olacaktır.

Ama uygarlığın ortadan kaldırılması için çabalamak her şeye rağmen ne nankörlük, ne kadar büyük bir basiretsizliktir! O zaman geriye bir doğa durumu kalacak ve buna katlanmak ise çok daha güç olacaktır. Doğanın bizlerden herhangi bir içgüdü kısıtlaması talep etmediği, gönlümüzün çektiği gibi hareket etmemize izin verdiği doğrudur; ama doğanın bizi kısıtlamak için kendine özgü ve özellikle etkin yöntemleri vardır. Doğa, göründüğü kadarıyla bizi soğukkanlılıkla, zalimce, amansızca ve olasıdır ki tamda bizim doyum sağlamamıza yol açmış şeyler aracılığıyla yok eder. Doğanın bizi tehdit eden bu tehlikeleri nedeniyledir ki, bir araya geldik ve diğer şeylerin yanı sıra ortak yaşamımızı mümkün kılma amacına da yönelik olan uygarlığı yarattık. Çünkü uygarlığın esas görevi, gerçek varlık nedeni (raison d’etre) bizi doğaya karşı savunmaktır.

Uygarlığın bu görevi birçok alanda hâlâ oldukça iyi bir biçimde yerine getirdiğini ve zaman geçtikçe bu konuda daha da yetkinleşeceğini hepimiz biliyoruz. Ama hiç kimse doğanın günümüzde henüz tam olarak alt edilmiş olduğu yanılsamasına kapılmamıştır ve çok az sayıda insan doğanın bir gün tümüyle insana tabi kılınacağını umut etme cesaretini göstermektedir. Sanki insanın tüm denetim araçlarıyla alay eden unsurlar mevcuttur; zelzelelerde sarsılıp yarılan ve üzerindeki tüm insan yaşamını ve eserlerini yere gömen toprak, her şeyi bir tufan içinde sele salıp boğan su, her şeyi önlerine katıp sürükleyen fırtınalar, diğer organizmaların saldırılarıyla ortaya çıktıklarını henüz yeni bulduğumuz hastalıklar ve son olarak henüz ilacı bulunamamış ve belki de hiç bulunamayacak olan ıstırap verici ölüm muamması vardır. Bu güçleriyle doğa, heybetli, zalim ve merhametsiz karşımıza dikilir; uygarlığın işleyişi sayesinde kaçıp kurtulmayı düşündüğümüz güçsüzlük ve çaresizliğimizi bir kez daha aklımıza düşürür. İnsanlığın sağlayabildiği az sayıdaki hoşnutluk ve gurur veren izlenimlerden biri de bu temel unsurlardan kaynaklanan bir felaket karşısında, uygarlığın uyuşmazlıklarını ve tüm iç sorunlarıyla düşmanlıklarını unutup kendisini doğanın üstün gücüne karşı savunma yüce ortak görevini anımsamasıdır.

Yaşam, tıpkı genel olarak insanlık için olduğu gibi birey için de katlanılması güçtür. İçinde yerini aldığı uygarlık, bireye belirli bir miktar yoksunluğu zorla kabul ettirir ve diğer insanlar, bireyin uygarlığının ahlaki kurallarına rağmen ya da uygarlığın kusurları nedeniyle bireye belirli bir ölçüde acı verirler. Buna doğanın birey üzerindeki incitici etkileri -birey buna kader adını verir- eklenir. Bu durumun bireyde sürekli bir bunaltılı bekleyiş haline ve doğal narsisizminde ağır bir zedelenmeye yol açacağı varsayılabilir. Bireyin, uygarlığın ve diğer insanların kendi üzerinde uyguladığı incitici etkilere nasıl tepki gösterdiğini daha önce görmüştük; birey, uygarlığın kurallarına, bu etkilere uygun derecede bir direnç ve uygarlığa karşı düşmanlık geliştirir. Ama birey, doğanın, Kaderin tüm insanları olduğu gibi kendisini de tehdit eden üstün güçlerine karşı acaba kendisini nasıl savunmaktadır?

Uygarlık, bireyi bu görevden kurtarır. Bu sorunu herkes için aynı biçimde çözümler. Ve bu konuda tüm uygarlıkların benzer bir davranışı göstermeleri dikkate değer. Uygarlık, insanın doğaya karşı savunulması görevini duraklatmaz, yalnızca onu başka araçlarla sürdürür. Görevin çok çeşitli yönleri vardır. İnsanın ciddi bir biçimde tehdit altında olan öz saygısı huzur aramaktadır; yaşam ve evren dehşet verici özelliklerinden kurtarılmalıdırlar; dahası, insanın en güçlü pratik çıkar tarafından uyarılan merakı bir yanıt peşinde koşmaktadır.

İlk aşamada bile büyük bir kazanç sağlanır: Doğanın insansallaştırılması, İnsanın dışındaki güçlere ve mukadderata erişilemez, bunlar sonsuza dek ulaşılmaz kalırlar. Ama temel unsurların da tıpkı bizim ruhumuzda olduğu gibi coşup taşan tutkuları varsa, bizzat ölüm kendiliğinden ve ani bir şey değil de şeytani iradenin bir şiddet gösterisiyse, doğada her yerde kendi toplumumuzdan tanıdığımız türden varlıklar çevremizde bulunuyorsa işte o zaman rahat bir soluk alabilir, bu esrarengiz ortamda kendimizi evimizde hissedebilir ve mantıksız bunaltımızla psişik araçlar aracılığıyla uğraşabiliriz. Belki hâlâ savunmasız ama artık hiç de çaresiz ve eli bağlı değiliz; en azından tepki gösterebiliriz. Belki de aslında savunmasız bile değiliz. Dış âlemdeki bu zalim üstün insanlara karşı kendi toplumumuzda kullandığımız yöntemlerin aynısını uygulayabiliriz; onların merhametini uyandırmaya, onları yatıştırmaya, armağanlarla kandırmaya çalışır ve böylece onları etkileyerek güçlerinin bir kısmından yoksun bırakabiliriz. Psikolojinin bu şekilde doğa ilminin yerini alması, yalnızca süratli bir rahatlama sağlamakla kalmaz, aynı zamanda duruma daha iyi egemen olmanın yolunu da gösterir.

Çünkü bu durum yeni bir şey değildir. Gerçekte yalnızca bir devamından ibaret olduğu çocuksu bir ilk örneğe sahiptir. Çünkü insan kendini bir kez daha, küçük bir çocukken ana-babasıyla olan ilişkilerinde benzer bir çaresizlik durumunda bulmuştur, insan onlardan, özellikle babasından korkmak için nedene sahipti, ama gene de bildiği tehlikelere karşı korunduğundan emindi. Dolayısıyla bu iki durumu birbiri içinde eritmek doğaldı. Arzulama, düş yaşamında olduğu gibi burada da rol oynuyordu. Uykudaki kişi, mezara koyulmasını gerektiren bir ölüm önsezisine kapılabilir. Ama düş izi, korku duyulan bu durumu bile bir arzu doyumu haline dönüştürmeyi bilir. Uykudaki kişi, kendini bizzat içine girdiği ve böylelikle arkeolojiye olan ilgisinin doyumuyla mutluluk bulduğu eski bir Etrüsk mezarı içinde görür. Aynı şekilde insan doğa güçlerini, yalnızca, eşitleriyle ilişki kurar gibi davranabileceği kişiler haline koymakla kalmaz -bu, söz konusu güçlerin kendi üzerinde yarattığı etkiye haksızlık etmek demektir- onlara bir baba niteliğini de verir. Onları, göstermeye çalıştığım gibi yalnızca çocuksu değil soygelişimsel (philogenetic) bir ilkörneği izleyerek tanrılara dönüştürür.

Zamanın geçişiyle doğal olguların düzenliliği ve belirli kurallara uygunluğu konusunda ilk gözlemler yapılmış ve bununla birlikte doğa güçleri insansı niteliklerini kaybetmişlerdir. Ama insanın çaresizliği, bunun yanı sıra babasına ve tanrılara olan özlemi sürüp gitti. Tanrılar üçlü görevlerini korudular. Doğanın dehşetini gidermeli, insanı -özellikle ölüm konusunda oluğu gibi- kaderin zulmüne alıştırmalı ve uygar bir yaşamın onlara ortaklaşa kabul ettirdiği acı ve yoksunluklar için bir telafi sağlamalıdırlar.

Ama bu işlevlerin öneminde, adım adım gerçekleşen bir değişme, söz konusudur. Doğa olgularının iç gereksinmelere uygun olarak kendiliğinden geliştiği gözlenmiştir. Kuşkusuz, tanrılar doğanın efendileriydiler; doğayı mevcut durumuna getirmişlerdi ve artık onu kendi haline bırakabilirlerdi. Yalnızca, sanki kendi özgün iktidar alanlarının bir zerresinden bile vazgeçmemiş olduklarını göstermek için, zaman zaman mucizeler olarak bilinen şeyler biçiminde doğanın seyrine müdahale ederler. Kaderin pay edilmesi konusunda ise insan ırkında beliren akıl karmaşası ve çaresizliğinin hakkından gelinemeyeceği biçiminde tatsız bir kuşku sürüp gitti. Tanrıların en büyük başarısızlıkları bu noktadaydı. Eğer kaderi onlar yarattılarsa o zaman onların tasarıları insan kavrayışı dışında sayılmalıydı. Antik Çağın en zeki insanlarının aklına, Moira’nın (Yunanca: “talih”) tanrıların üzerinde yer aldığı ve hatta tanrıların kendi kaderlerinin olduğu düşüncesi bile geldi. Doğa özerkleştikçe ve tanrılar doğadan uzaklaştıkça tüm beklentiler daha içten bir biçimde tanrıların üçüncü işlevine yöneltildi; ahlakı giderek daha fazla tanrıların asıl çalışma alanı haline geldi. Artık tanrıların görevi, uygarlığın kusur ve kötülüklerini düzeltmek, ortak yaşamları sırasında insanların birbirlerine verdikleri acıları sağaltmak ve uygarlığın insanların bu kadar yetersizce uydukları hükümlerinin yerine getirilmesini gözetmekti. Bizzat bu hükümler ilahi bir köken atfedilerek yüceltiliyorlardı; bunlar, insan toplumunun üzerine çıkarılıyor, doğayı ve evreni içine alacak kadar genişletiliyorlardı. Ve böylece, insanın çaresizliğini kanıtlanılabilir kılma gereksiniminden doğan, kendi çocukluğuyla insan ırkının çocukluğundaki çaresizlik anıları materyalinden inşa edilen bir düşünceler toplamı yaratıldı. Bu düşüncelere sahip olmanın insanı iki yönde -doğa ve kaderin tehlikelerine karşı ve bizzat insan toplumunun neden olduğu incinmelere karşı- koruduğu açıkça görülebilir. Meselenin özü işte buradadır. Bu dünyadaki yaşam daha yüksek bir amaca hizmet eder; kuşkusuz bu amacın ne olduğunu tahmin etmek kolay değildir, ancak insan doğasının mükemmelleştirilmesini ifade ettiği kesindir. Bu yücelme ve vecdin yöneldiği amaç, belki de zamanın akıp gidişi sırasında kendisini gövdeden bu kadar yavaş ve isteksizce koparıp ayırmış olan insanın manevi kısmı, ruhudur. Bu dünyada olan her şey, emir ve isteklerini yerine getirmek güç olmasına rağmen sonuçta her şeyin en iyisini emreden -yani her şeyden zevk almamıza yönelik olan- bizden üstün bir zekânın belirti ve isteğidir. Her birimizin tepesinde, yalnızca görünüşte sert olan ama bizim doğanın çok güçlü ve acımasız güçlerinin oyuncağı olup acı çekmemize izin vermeyen cömert bir Tanrı bizi gözetlemektedir. Ölümün kendisi yok oluş, inorganik cansızlığa bir dönüş değil, daha üstün bir şeye doğru gelişme yolundaki yeni bir tür varoluşun başlangıcıdır. Ve başka bir yönden bakıldığında bu görüş, bize uygarlığımızın geliştirdiği ahlaki kuralların, karşılaştırma kabul etmez bir güç ve sürekliliğe sahip bir yüce divan tarafından gözetilmek ön koşuluyla tüm evrende de hüküm sürdüğünü bildirir. Sonuçta, gerçekte sürdüğümüz bu yaşam biçiminde olmasa bile ölümden sonra başlayan daha sonraki varoluşta mutlaka iyilikler ödüllendirilir ve kötülükler cezalandırılır. Böylelikle yaşamın tüm dehşeti, acıları ve zorlukları silinmeye mahkûmdur. Tıpkı renk kuşağının (spektrumun) görünmeyen bölümünün görülebilen bölümüne bitişmesi gibi dünyadaki yaşamı izleyen ölümden sonraki yaşam, belki de bu dünyada elimizden kaçırmış olduğumuz tüm mükemmellikleri getirecektir. İşlerin bu seyrini yöneten yüce bilgelik, bu seyirde kendini gösteren sonsuz iyilik ve amacına ulaşan adalet: İşte bizi ve bir bütün olarak tüm dünyayı yaratmış olan ilahî varlıkların, veya daha ziyade Antik Çağın tüm tanrılarını uygarlığımızda içinde yoğunlaştırmış olan tek ilahî varlığın nitelikleri bunlardır. İlahî nitelikleri bu şekilde yoğunlaştırma başarısını göstermiş olan insanlar bu ilerlemeden az gurur duymamışlardı. Bu ilerleme, her ilahî figürün özünde mevcut ve daima arkasında saklı kalmış olan babayı gözler önüne sermişti. Bu, temel olarak Tanrı düşüncesinin tarihsel başlangıcına bir dönüştü. Tanrı artık tek olduğuna göre insanın onunla olan ilişkileri bir çocuğun babasıyla olan ilişkilerindeki yakınlık ve yoğunluğa tekrar sahip olabilirdi. Ama babası için bu kadar çok şey yapan insan bir mükâfat görmek veya en azından onun sevilen tek çocuğu, Seçilmiş Kavim olmayı isterdi. Çok sonraları dindar Amerika “Tanrının Öz Ülkesi” olma iddiasında bulundu; insanın ilahî varlığa tapınma biçimlerinden biri göz önüne alındığında bu iddia hiç kuşkusuz geçerliydi.

Yukarıda özetlenen dinsel düşünceler elbette uzun bir gelişme sürecinden geçmiş ve bu düşüncelere çeşitli dönemlerde çeşitli uygarlıklar tarafından bağlı kalınmıştır. Ben, bugünkü Hıristiyan beyaz ırk uygarlığımızın almış olduğu son şekle kabaca uygun düşen bu türden bir dönemi örnekledim. Bu tablonun bütün parçalarının birbiriyle aynı ölçüde uyum içinde olmadıklarını, yanıt gerektiren soruların tümünün yanıtlanmamış olduğunu ve günlük yaşantının yarattığı çelişkiyi gözden uzak tutmanın güç olduğunu görmek pek kolaydır. Böyle olmakla birlikte bu düşünceler -en geniş anlamıyla dinsel olan düşünceler- gene de uygarlığın en değerli malı ve uygarlığın mensuplarına sunabileceği en değerli şey olmakla ödüllendirilirler. Topraktan hazineler kazanma, insana besin sağlama veya hastalıkları önleme araçlarının tümünden ve daha birçok şeyden çok daha üstün tutulurlar. İnsanlar, sahip oldukları iddia edilen değeri bu düşüncelere vermedikleri sürece yaşama katlanılamayacağını hissetmektedirler. Burada şu soru ortaya çıkar: Psikolojinin ışığında bu düşüncelerin anlamı nedir? Sahip oldukları saygınlığı nereden almaktadırlar? Ve -ürkek bir adım daha atıp soracak olursak- bunların gerçek değeri nedir?

Sigmund Freud
Bir Yanılsamanın Geleceği
Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları
Çeviren: Aziz Yardımlı

Yorum yapın

Devamını oku:
Mina Urgan: İlk sevgilim çikolata kokardı/ Son sevgilim ölüm…
Kitleleri Yönetenler, Kalabalıkların Önderleri ve İnandırma Yöntemleri – Gustave Le Bon
SİYAD Ödülleri’ne ‘Sonbahar’ ve ‘Üç Maymun’ damgasını vurdu
Kapat