Oğuz Atay’ın Öykülerinde Entelektüel Düzen ve Toplum Birey İlişkisi

Oğuz Atay’ın yazar ve okur arasındaki ilişkiyi anlatan “Demiryolu Hikâyecileri” öyküsünün yanında, toplumsal eleştiri olarak okuyabileceğimiz bir diğer öyküsü “Tahta At”tır. Bu öyküde yazar toplumun sorgulamayan tarafını ele alır. Kasabayı güzelleştirmek için, kasabanın güzelleştirme heyeti tarafından “Truva Atı”nın benzerinin yapılmasına karar verilir. Halkın, “ Tahta At” ın bizimle ne alakası var diye sormamasını hatta bu durumu hiç umursamamasını, kasaba eşrafının ileri gelen ailelerinden birinin tahsilli oğlu Tuğrul Tuzcuoğlu ağzından eleştirir: “Ey halk! Siz böyle uysal kaldıkça, dünya davalarına at gibi baktıkça…” , “Yakın tarihimizi ve kültürümüzü ve edebiyatımızı ve imalatımızı ve siyasetimizi kemiren bu Tahta at zihniyeti, bu elem verici zavallı görünüşüyle bizi daha ne kadar tahta nalları altında inletecektir?”

Marshall Berman, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor kitabında Marx’ın Kominist Manifesto’sunda entelektüelleri işçi sınıfına dâhil ettiğinden, tarihsel süreç içerisinde günümüze gelindiğinde entelektüellerin istemedikleri, tercih etmedikleri halde kültür endüstrisi içerisinde kendilerini, duygularını, arzularını, hayallerini tıpkı bir ticari ürün gibi parça parça satmak zorunda kaldığından bahseder. Sanatını alacak kimse olmazsa, ressam resim yapmaz, yazar kitap yazmaz, der. Çünkü piyasada olmaya hak kazanamayan, satılma ihtimali düşük ürün fikren hiçbir değişikliğe yol açacak güçte değildir. Piyasalar sanatçıya boyun eğdirir mi sahiden?

Berman, sanatçının durumunu anlatırken Goethe’nin ünlü eseri Faust’un sadece entelektüellere özgü olan hastalığını örnek gösterir. Sanatçı hayatta kalmak için bir takım ihtiyaçlarını gidermek zorundadır, ama onun asıl derdi kendisine yakın bulduğu insanlarla paylaşmak ve beraber olmaktır.

Oğuz Atay, Demiryolu Hikâyecileri öyküsünün sonunda bu yüzden sormaktadır, “Ben burdayım sevgili okuyucum, sen nerdesin acaba?” diye. Atay, bu öyküde sanatçıların eserlerini oluştururken karşılaştıkları, mücadele etmek ve bazen değiştirmek bazen de boyun eğmek zorunda kaldıkları hem fiziksel hem de ruhsal olarak zorlayıcı etkenlerden bahseder.

Atay, demiryolu hikâyecilerinden birini şöyle konuşturur: “Aslında ben memur ya da esnaf olarak nitelendirilmek istemiyordum; biz sanatçıydık. Ayrıcalı durumda olmalıydık. Ne var ki ayran, elma ve sucuk-ekmek satıcılarının uyanık olduğu gecelerde birbirimizi iterek yolculara mallarımızı beğendirmeye çalışırken ‘ayrıcalı bir durumda’ olduğumuz söylenemezdi.” Bu ifadelerde, ilk olarak sanatçıya kimlik verilmemesinden yakınırken Atay, diğer yandan piyasadaki diğer ürünlerle kendi yazdığı hikâyeleri bir kefeye koyarak ‘mallarımızı’ ifadesini kullanır. Pazar rekabetini anlatan, sanatın da piyasaya boyun eğmesinin huzursuzluğunu yaşar.

Zor yaşam koşullarının sanatçıların üretkenliğini azaltmasından, toplumun bu koşullar altında sanatçıdan bir şey beklememesi gerektiğinden söz eder. Atay, bu öyküde, hikâyesini kimsenin gerçekten anlamaya çalışmamasını, farklı olanın dışlandığını ve sanatçının kendini ifade etmesi için piyasaya ayak uydurmak zorunda bırakılmasını “adresi olmayan mektup” imgesiyle tamamlar. Bir istirhamı vardır yazarın ama kimi bulsun da söylesin?

Diğer yandan, yazarlar ‘istasyon şefi’ tarafından sürekli sansüre maruz bırakılırlar, neyi yazıp yazmayacaklarına yazarlar karar veremez. Devleti, “istasyon şefi” kimliğiyle konuşturur. Atay’a göre, sanatçının varoluş mücadelesinde, devlet keyfi uygulamalarla sanatçıya endişe vermekte ve üzerinde baskı kurmaktadır. Sanatçının üzerinde, hem piyasanın kurduğu ekonomik baskı, hem de eserlerde yer alacak konuların bile devlet tarafından belirlendiği sansür kültürü vardır. Modern dünyanın, yapıları, konuları, olayları, sürekli değiştiren yapısı karşısındaki eleştirileri de bu öyküde buluruz.

Oğuz Atay’ın yazar ve okur arasındaki ilişkiyi anlatan “Demiryolu Hikâyecileri” öyküsünün yanında, toplumsal eleştiri olarak okuyabileceğimiz bir diğer öyküsü “Tahta At”tır. Bu öyküde yazar toplumun sorgulamayan tarafını ele alır. Kasabayı güzelleştirmek için, kasabanın güzelleştirme heyeti tarafından “Truva Atı”nın benzerinin yapılmasına karar verilir. Halkın, “ Tahta At” ın bizimle ne alakası var diye sormamasını hatta bu durumu hiç umursamamasını, kasaba eşrafının ileri gelen ailelerinden birinin tahsilli oğlu Tuğrul Tuzcuoğlu ağzından eleştirir: “Ey halk! Siz böyle uysal kaldıkça, dünya davalarına at gibi baktıkça…” , “Yakın tarihimizi ve kültürümüzü ve edebiyatımızı ve imalatımızı ve siyasetimizi kemiren bu Tahta at zihniyeti, bu elem verici zavallı görünüşüyle bizi daha ne kadar tahta nalları altında inletecektir?”

Toplumun, tarihini ve anlamını bilmediği bir sembolü her gün gördükleri, yanından geçtikleri meydana koyması başka toplumlardan sorgusuz sualsiz ithal ettiği mimarinin estetikten yoksun, yığılmış taş yığını görüntüsü verir. Değişimi ve dönüşümü ısrarla dışa yansıyan faktörlerde arayan zihin yapısının ürünüdür, tıpkı “Tahta At” gibi.

“Tahta At”, ait olduğu toplumun tarihinde olduğu gibi içinde düşmanlar saklar, bu düşmanlar cehalet ve dar görüşlülüktür. Tuğrul Tuzcuoğlu kendini Don Kişot’la özdeşleştirir. Hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini bilse de, kendini gerçekleştirebilmesi için karşı koymaktan başka yapacağı bir şey yoktur.

Her türlü düşüncenin ekonomik, politik ve toplumsal olarak bir şekilde baskıya uğradığını göz önüne aldığımızda, bireyler kendi varlıklarını gerçekleştirmek yolunda özgüvenlerini kaybediyorlar ve biraz daha bu düzenin dışında kalmak istiyorlar. Atay’ın Korkuyu Beklerken kitabına adını veren bu öykü, kendisini toplumdan soyutlayan ve her türlü düzenin, eşyanın fark edilemeyecek hızda ama etkili olarak değişmesinden bunalan bir adamın sabit bir şeylere tutunma hikâyesidir. Yalnızlığın içinde düşünceyle-delirmek arasında biridir öykünün kahramanı. Ayrıca ihtiyatlı olmalı; insan, kafasındaki meseleyi durmadan düşünmeli ki sonuçla birdenbire karşılaşmasın.[1], demektedir.

Başına gelmesinden korktuğu her şeyi kafasında önce tasarlayan öykü kahramanı; çevresini, insanları, eşyayı sürekli tanımlama ihtiyacı içindedir. “İnsanın sürekli yaşadığını hissetmesi için, bazı değişmez ölçülere başvurması iyi oluyordu.”[2]

Bahsettiğimiz diğer öykülerinde olduğu gibi, aydınların yaşamı sorgulayışından bu hikayede de bahseder: “Aydın bir kişi gibi nedenlerini bilerek öğünmeliyim kendimle.”[3]

Öykünün kahramanının, başının dertte olduğu tek şey anlamlandıramadığı dış dünya değildir. “Zaman”la da ne yapacağını bilmez. Öyle ya zamanın kendisini yok ettiği modern dünyada, bir eve kapanmış korkuyu beklerken zaman nasıl geçer? “Sallanır koltuğumda uyuklarken bir yandan da elimdeki zamanla ne yapacağımı düşündüm. ( En önemli dertlerimden biriydi zaman meselesi…)”[4]

Korktuklarımız kendini bize göstermezler. Korkularımız mı yoksa biz mi kazanırız aslında tam olarak bilemeyiz. Atay’ın da “Korkuyu Beklerken” de dediği gibi kimin kaybettiği pek belli değildir, çatışma açıkça sürmüyordur. Her şeyi öncelik-sonralık sıralamasıyla yapmayı seven öykü kahramanı sık sık toplum tarafından anlaşılmadığından yakınır. Öyle ki, toplumu kendini eve hapsederek cezalandırmaktadır. Akılsızlık, ihmal yüzünden toplumun başına gelenleri kınama yöntemidir bu.

Aslında Atay’ın incelediğimiz öykülerinde görüyoruz ki sadece entelektüellerin değil; farklı bağlamlarda da olsa, boyutu değişse de, toplumla birey arasındaki ilişki çatışma ve uyumsuzluk olarak karşımıza çıkıyor. Bu yüzden artık entelektüeller de yalnız değiller; toplum tarafından yaratılmış korkuları, baskıları, güvensizlikleri paylaşacak bireyler çoğunlukta.

Övgü Kafadar

Kandil, Ağustos 2011 Sayı:11
[1] O.Atay, Korkuyu Beklerken, İletişim Yayınları, 2008, s.47
[2] O.Atay, Korkuyu Beklerken, İletişim Yayınları, 2008, s.37
[3] A.g.e. , s.41
[4] A.g.e. , s.57

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Friedrich Engels’in Karl Marks’ın mezarı başında yaptığı konuşma (17 Mart 1883)

Kapat