Kültür Eleştirisi ve Toplum – Theodor W. Adorno

Kulaklarıyla düşünmeye alışık olan birinin “Kulturkritik” (kültür eleştirisi) sözcüğünü duyunca sinirlenmesinin tek nedeni, tıpkı otomobil gibi bu sözcüğün de yarı Latince yarı Yunanca olması değildir. Göze batan bir çelişkiyi hatırlatır bu ifade aynı zamanda. Kültür eleştirmeni, kültürden memnun değildir ve bu rahatsızlığını da yine sadece kültüre borçludur.

Sanki katışıksız doğanın ya da daha yüksek bir tarihsel durumun temsilcisiymiş gibi konuşur; ama aslında kendini üstün saydığı şeyle aynı niteliktedir. Kendi rastlansallığı ve sınırlılığına karşın, var olan şeylerin gücü hakkında yargıda bulunan öznenin Hegel tarafından -statükoyu meşru göstermek üzere- hep kınanan yetersizliği, bağımsız ve egemen olarak karşısına dikildiği kavramın özneyi de en derin yapısına kadar dolayımladığı bir durumda büsbütün katlanılmaz hale gelir. Ama kültür eleştirisinin içeriğini asıl kabul edilemez kılan, eleştirinin eleştirirken bile gizlice kültürü tanıması, ona gözü kamaşmış ve kibirli bir kabullenişle yaklaşmasıdır. Kültür eleştirmeni, kültürün kendisinde bulunmayan bir kültüre sahip olmakla övünür gibidir. Kendi kibri kültürünkine yardımcı olur: Suçlayıcı tavrında bile, yalıtık, sorgulanmayan, dogmatik kültür anlayışına sarılmıştır. Saldırıyı başka yöne kaydırır. Umutsuzluğun ve sınırsız acıların olduğu yerde sadece tinsel şeyleri, insanlığın bilinç durumunu, normların çöküşünü görür. Bunda ısrar etmekle, söylenemez olanı insanlardan uzaklaştırmak için güçsüzce de olsa çaba göstermek yerine, tamamen unutma eğilimine kapılır.

Kültür eleştirmeninin konumu, hüküm süren bozukluklarla olan farklılığı sayesinde, aslında sık sık gerisine düştüğü bu bozukluğun teorik olarak ötesine geçmesini mümkün kılmaktadır. Ama söz konusu farklılığı, ardında bırakmak istediği kültür endüstrisiyle kaynaştırır; üstelik bu endüstri de kendini kültür sanabilmek için tastamam bu farklılığa ihtiyaç duyuyordur. Kültürün maddi yaşam koşulları karşısında sınanmaktan muaf kalabilmek için başvurduğu kibarlık ve seçkinlik iddiasının özelliği, bunun bir türlü doyurulamayan bir iddia olmasıdır. Hem maddi doygunluğun son derece yakın olduğu hem de sayısız insanın yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğu bir durumda, bu yüceltmenin değerinden duyulacak şüphe arttıkça, kültürün aslında yine tinin hareketine içsel olan abartılı iddiası söz konusu koşullarla arasındaki mesafeyi de artırmaktadır. Kültür eleştirmeni bu seçkinliği kendi ayrıcalığı haline getirir ve işbirliği yaptığı kültürün ücretli ve saygı gören bir baş belası olarak meşruiyet edinir. Ama bu, eleştirinin özünü etkileyen bir şeydir. Sahte bilinç hakkında gerçeği söylerkenki amansız katılığı bile, mücadele etmekte olduğu ve yüzeysel tezahürlerine takılıp kaldığı şeyin çekim alanından çıkamaz. Üstünlüğünü öne çıkaran kişi, aynı zamanda kendini meslekten hissediyor demektir. Burjuva toplumunda giderek kültür eleştirisi statüsüne yükselen eleştirmenlik mesleğini incelediğimizde de, çıkış noktasında örneğin Balzac’ın hâlâ farkında olduğu bir tür gaspın yer aldığını açıkça görürüz. Profesyonel eleştirmenler her şeyden önce “raportördü”: Zihinsel ürünlerin pazarında yol gösterici bir rolleri vardı. Bu arada içerikle ilgili kavrayışlara ulaştıkları da oluyordu bazen, ama hep trafik görevlisi olarak kalıyorlardı ve bulundukları alanın tek tek ürünleriyle değilse de geneliyle uyum içindeydiler. Zaten aracı rolünden çıktıklarında bile, bu rolün izini taşımayı sürdürürler. Uzman ve daha sonra da yargıç rolünü almaları, tek tek eleştirmenlerin nesnel yeterliliği açısından son derece rastlansal olsa da, ekonomik bakımdan kaçınılmazdı. Rekabet ortamında avantajlı konumlar sağlayan çeviklikleri (avantajlı, çünkü hakkında yargı verilenin kaderi büyük ölçüde onların oylarına bağlıdır), verdikleri yargının geçerli olduğu görüntüsünü kendiliğinden yaratmaktadır. Boşluklara ustaca sızıp, basının yaygınlaşmasıyla birlikte etkilerini artırdıkça, tam da mesleklerinin aslında önceden varsaydığı yetkiye sahip hale geldiler. Kibirlerinin kaynağını aradığımızda şu gerçekle karşılaşırız: Var olan her şeyin sadece başka bir şey için olduğu rekabet toplumunun biçimlerinde, eleştirmen de piyasadaki başarısına göre, yani başka bir şey için olmasına göre değerlendirilmektedir. Eleştirmenlerin konudan anlaması birincil öneme sahip değildi, en fazla bir yan üründü; bilgi ve anlayış ne kadar eksikse, bunların yerini benbilirimcilik ve konformizmin alması da o kadar olasıdır. Eğer eleştirmenler sonunda kendi sahalarında (sanat) yargıda bulundukları şeyi anlamaz olmuşlarsa ve propagandacı ya da sansürcü durumuna düşmeyi hevesle kabul ediyorlarsa, mesleğin o eski namussuzluğu gerçekleşiyor demektir. Bilgi edinme olanağı ve konumlarından kaynaklanan avantaj, kendi görüşlerini nesnellikmiş gibi dile getirmelerine izin verir. Ama bu, egemen tinin nesnelliğidir sadece. Gizleyici örtünün dokunmasına onlar da katılmaktadır.

Kültür eleştirisinin dayanağı olan burjuva toplumundaki ifade özgürlüğünün, hatta tinsel özgürlüğün, kendi diyalektiği vardır. Çünkü tin bir yandan teolojik ve feodal vesayetten uzaklaşırken, bir yandan da mevcut ilişkilerin anonim denetimine artan ölçüde bağımlı olmuştur. İnsanlar arasındaki her türlü ilişkinin toplumsallaşmasının sonucu olan bu bağımlılık, tine sadece dışardan dayatılan bir şey değildir, onun içsel yapışına karışmıştır. Tıpkı eskiden bağımlı tine hâkim olan yaderk düzenler gibi, acımasızca özerk tine kendini kabul ettirir bu ilişkiler. Tin sadece kendi pazarlanabilirliğine göre yön ve biçim alıp egemen toplumsal kategorileri yeniden üretmekle kalmaz. Öznel olarak kendini meta haline getirmediğinde bile, nesnel olarak statükoya benzer. Değişim edimini model alan bütünün ağları giderek daha sık örülmektedir. Bu ağlar bireysel bilince gittikçe daha az kaçış olanağı bırakır, onu hep biraz daha derinden biçimlendirir, farklılığı piyasa arzının tekdüzeliği içindeki bir nüans halinde yozlaştırarak bireysel bilincin farklılaşma olanağını nerdeyse a priori elinden alır.

Theodor W. Adorno
Edebiyat Yazıları (Noten zur Literatur), Metis Yayıncılık

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
“Hükümet yasalarını kendi işine geldiği gibi yapar” Devlet – Platon

Demokrasi demokratlığa uygun yasalar, tiranlık tiranlığa uygun yasalar koyar, diğerleri de tıpkı böyledir. Bu yasaları koyarak, kendi işlerine gelenin yönetilenler...

Kapat