Öfkenin ve inceliklerin şairi: Ahmed Arif – Adnan Binyazar

Şair, şiire kendi söylemiyle girer. Başta söylemini kurdu mu, yaşadığı zamanların hakkından gelmeyi başarıyor. Nâzım Hikmet, Behçet Necatigil, Cahit Külebi, Hilmi Yavuz gibi şairlerin daha ilk şiirlerinde şairlik çizgilerinin izlerine rastlanması, söylemlerini iyi kurmalarına bağlanabilir. Söylem, şairin yalnızca sözcük seçimi, söz öbeklerini biçimleme, şiirsel bildirim (mesaj) gibi yerleşmiş becerileriyle sınırlandırılmamalıdır.

Şairin kendine özgü söylemi, daha çok, şiirindeki ses-anlam kaynaşmasından anlaşılıyor. Ölçülü-uyaklı da olsa, bütün bunlardan yoksun dabulunsa, iyi şair, şiirinin duygu/düşünce örgüsünü, bu örgüyü şiirsel yaratı içinde biçimlenen sesi yaratıyor. Bunu gerçekleştiren şair için, bir dönemden ya da başka bir şairden etkilenme söz konusu olmaz.

Bu bağlamda Ahmed Arif ilginç bir örnektir. Şiirde kendine özgü biryol çizmiş, bu yolda bıraktığı “iz”in dışına çıkmamıştır. Onun şiire başladığı yıllarda Türk şiirine Garip akımının getirdiği söylem egemendi.Garip akımının etkisinde kalıp düz şiir yazayım derken, nice şair, kendini “karikatürler’in, giderek zekâ gösterisine dönüşen “espriler’in arasında bulmuş, sonra da yok olup gitmiştir.

1940’larda, Nâzım’ın şiiri aşağı yukarı, yükseleceği yere gelmiştir.Çokları, yerine göre epik, yerine göre lirik olan, açısı geniş Nâzım şiirine yaklaşmaktan kaçınmıştır. Bunda Nâzım üzerinde estirilen siyasal baskının etkisi de olmuştur. Yine de, çok az sayıda şair, Nâzım’ın şiir gerçeğini kavrayarak kendi şiirine bir yol çizmeyi bilmiştir.

Şiire başladığı dönemlerde Ahmed Arifin Nâzım’a ilişkin görüşleri şöyle:
“Şiire yeni başlamış devrimci bir delikanlının karşısına Nâzım’ı dikerseniz, çocuk ya paniğe kapılır ve ters akımların uydusu olur, yahutezilir, kötü bir kopyacı kesilir. -Hidrojen bombasına karşı Kürt hançeri
ne yapabilir?- Üniversitede ve mahpusanede bazı arkadaşlarım, ‘Nazım’dan sonra şiir yazmak, boşuna bir gayret, hatta saygısızlık,’ diyordu.Onlarla hiç tartışmadım, hep sustum. Çünkü dedikleri bir bakıma doğruydu. Ne var ki ‘Nâzım gibi şiir yazmak’ ile ‘Nâzım’dan sonra şiir yazmak’ arasında vatanımın dipsiz uçurumları gibi bir uçurum vardı. Elbette Nâzım’ı yahut başka bir ustayı budalaca izlemekle kimse şair olamazdı. Ama Nâzım’dan da, başka ustalardan sonra da şiir yazılacaktı.Yoksa Shakespeare’den sonra trajedi, Moliere’den sonra komedi yazmak gerekmezdi. Nitekim, Dede Korkut, Yunus, Pir Sultan, Şeyh Galip veFuzuli gibi büyük ustalardan sonra da soylu şiirler yazılmıştır…”1

Ahmed Arifin, şiirinin çok genç döneminde,2 yaşadığı günlerin şiirine nasıl baktığını da şu görüşlerinden anlıyoruz:
“O günler asıl yaygın moda, Orhan Veli gibi yazmaktı. Üstelik çok da kolay bir yoldu bu. Biraz yaratılış gereği, biraz da şiirin, gıdıklama,alay ve ucuz espri ile asla bağdaşmayacağına olan inancımdan, bu yoladönüp bakmadım bile. Yaratılış gereği dedim, buna yaşayış tarzı ve dünya görüşünü de katmak gerek. Orhan Veli olsun, çevresindekiler olsun,birer küçük burjuvaydılar. Hem de İstanbul burjuvası. Düşünce ve davranışları, kendilerine örnek seçtikleri Fransız şairlerinin paralelindeydi.Oysa ben Doğuluydum. ‘Az gelişmiş’ değil, sömürülmek için kasıtlı olarak geri bırakılmış bir ülkenin, aşiret töreleriyle yetişmiş bir çocuğuydum. Sömürgeci Fransız toplumunun, bohemi, serseriliği ve gerçektenkaçma çabalarını kutsayan şairleri, elbette beni ırgalamazdı.”3

Ahmed Arifin, daha o yaşlarda, şiirinin ideolojisini çizdiğini görüyoruz. Nitekim, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat kendi şiirlerininyönünü belirlemesiyle Garip akımı dağılıma uğramış, bir süre sonra da,nerdeyse hiçbir iz bırakmadan, bir şiir döneminin adi olarak yazın tarihine geçmiştir. Buna karşın, Ahmed Arifin, Nâzım şiirindeki toplumsal seslenmenin soluğunu görmezden geldiği kanısında değilim. Şairlikgökten inmiyor; nitekim, Ahmed Arif, “Muhip’ten4 daha büyük bir şair mi olacaksın? Cahit Külebi’den daha mı büyük olacaksın?”5 diye kendini sorgularken “Otuzüç Kurşun” şiirini yazmıştır. Şairin şairliği burada ortaya çıkıyor; “Otuzüç Kurşun”da ne Dıranas’ın, ne Külebi’nin etkisi söz konusudur; Ahmed Arif, yüzyılların şiir emeğinden yararlan araközgün bir şiir yaratmıştır. Kendi şiirini kurmayı başarmış bütün şairlerin özelliğidir bu; ne birinin etkisinde kalırlar, ne onları izlemeye kalkanlar başarılı şiirler yazarlar. Cahit Külebi, “şairin makastarı”nın yine kendisi olduğunu söylerdi. Kimse, makası eline alıp bir başka şairi biçkiye sokamaz. İyi şairin ana kaynağı, yaşadığı ülkenin şiiridir. O oranda dünya şiirine de yabancı kalmamalıdır. Şair şairden öğrenmez, amaonun ne yaptığını bilir. Ahmed Arif, kimilerinin “yerel” diye nitelediği şiirlerini bu bilgiyle yazmıştır. ‘

Ahmed Arif ne yaptığını bilen şairlerdendi. Şiirinin bir ayağı derinacılarda, bir ayağı “yokluğun öbür adi olan cehennem” dedir. Bir yanda”demir kapı”, “kör pencere”; öbür yanda “yeşil soğan”, “karanfil kokancıgara”, “dağlarına bahar gelmiş memleket”. İmgelerindeki bu inceliklidenge, “öfke” ile “yumuşama” arasında gider gelir. Onu duyguların acısızısıyla yüz yüze getiren bu dengedir. “İçerde” şiirinde “Haberin var mıtaş duvar?” diye sorar, ardından “Demir kapı, kör pencere, / Yastığım,ranzam, zincirim,” gelir. Şiirsel sızı, “Uğruna ölümlere gidip geldiğimahzun resim”dedir. Seçtiği sözcüklerle resim çizmez, her sözcüğü bir resimdir Ahmed Arifin. Şiir dediğimiz de, sözcüklerin çağrışım alanlarını görüp onu duyguya dönüştürmekten başka nedir? insanoğlunun yüreğindeki evrensel sızı sanatın gücüyle ancak bu bağlamda çizilebiliyor.
Ben, Ahmed Arif değerlendirilirken, “Doğu Anadolu halkının türküleri, ağıtları, masallarıyla beslenen şiiri kaynaklandığı kültürün özgünlüğüyle dönemin öbür toplumsalcı şairlerinden çok başkaydı. Yalnızca aynı kültürden yararlanmış olan Enver Gökçe ile benzerlikleri vardı,” yolunda bir yargıya varmanın, onunla Enver Gökçe arasında birbenzerlik kurmanın olanaksızlığını düşünerek, bunun bir genelleme olmaktan öte geçmeyeceği kanısındayım. Ayrıca, Ahmed Arifin, “halkınsözlü gelenekte yaşayan şiir birikimi “neden6 beslendiğini ileri sürmek,onu “gelenekçi” bir şair durumuna sokar ki, Ahmed Arif, bir-iki yerde yerel ağız kullanmanın ötesinde, gelenekten yararlanmamıştır. Bana kalırsa, Ahmed Arif, “gelenekte yaşayan şiir birikimi”nden beslenmemiştir. Onun yaptığı, gelenekten yararlanma değil, şiirine halkın beğenisine ulaşabilecek sözcükler, imgeler seçmesidir. “Sevda”, “terk etmek”, “tütün”, “kar altında olmak”, “sapma kadar namuslu”, “hasret”, “zulüm”,”zindan”, “canevi”, “murat almak”, “ejderha”, “ferman yazmak”, “vaykurban”, “paramparça”, “yediboğum akrep”, “sarı engerek”, “kahpe”,”kurşun”, vb. sözcüklerin halkın duyumsama donanımında çağrışımalanları vardır. Yalnızca “kurban” sözcüğüne bakıldığında bunun birçok türeviyle karşılaşılır: kurban etmek, kurban kesmek, kurban olmak, kurban vermek… Ayrıca, halk söyleminin kaynağı olan yüzlerce türküde de,”kurban” sözcüğünün geçtiğini görüyoruz. Cemal Süreya, onun şiirini”tek bir ağıt” gibi nitelerken şunları belirtme gereği duyuyor: “Ama oağıtta, bir yerde, birdenbire bir zafer şarkısına dönüşecekmiş gibi birumut (bir sanrı, daha doğrusu bir hırs), keskin bir parıltı vardır. Türkü söyleyerek çarpışan, yaralıyken de, arkadaşları için tarih özeti çıkaran,buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillanın şiiridir.”7

Ağıttan söz etmesine karşın, Cemal Süreya, bir terime bağlamasa da,Ahmed Arifin şiirinin çağdaşlığından söz ediyor. Birçok bilim ve teknikterimi ağıtsı bir şiirde sindirime uğratmak öyle kolay olmasa gerektir.Ahmed Arif in şiirine yön elik folklor, halk, türkü, gelenek vb. adlandırmaların tümü genellemedir; iyi incelenirse, tam tersine, Ahmed Arifingeleneği yıkıp kendi duygu damarından çağdaş bir şiir kurduğu görülecektir.

Ahmed Arifin şiiri söylem bağlamında ele alındığında, onun, öfkeyi ve inceliği anlatan karşıt imgelerden yararlandığı görülecektir. “Anadolu” şiirinde “Korkunç atlılarıyla parçalamışlar” dizesinin hemen ardından “Nazlı, seher – sabah uykularımı” dizesi gelir. “Akşam Erken İner Mahpusâneye” şiirinde, “İner, yedi kol demiri, / Yedi kapıya” dizelerinden sonra şair, birden ağlamaklı olan bahçede “Üç dal gece sefâsı”nı, “Üç kök hercai menekşe’yi görür.

Haksızı, namerdi, baskıcıyı suçlayıp sorguladığı için Ahmed Arifin şiirini “öfkeli” bulanlar vardır. Sorusunu onu o hale getiren çıyanlara yöneltmez, “Haberin var mı taş duvar?” diye sorar. Taş duvarı, demir kapıyı, kör pencereyi, yastığını, ranzasını, zincirini onlardan yalan bulur kendine. Bu bir tepkidir, öfkeyi kendi içinde eritme erdemidir. “Anadolu” şiirinde sorgulama evrensel boyutlara ulaşır. Kendini, Nuh’a beşikler yapan, Havva Ana’yı dünkü çocuk sayan Anadolu yerine koyar ve sorar:
“Tanıyor musun?” Uygar dünyada fukaralıktan utanan insandır o; yine sorar: “Biliyor musun?” Sömürülmüş, ama onurunu, yiğitliğini yitirmemiştir; sorar: “Görüyor musun?” Anadolu’nun yetiştirdiği nice adamın adını anar; sorar: “Duyuyor musun?” Her kesimden halkı direnmeye çağırırken yalvarır gibidir: “Dayan rüsva etme beni.” Anadolu’nun kurtuluşuna şiirin aynasını tutarken de, “Kızlarım, / Oğullarım var gelecekte,/ Herbiri vazgeçilmez cihan parçası,” der; yine sorar: “Anlıyor musun?”

Öfke, şiirin varoluşunun gizli duygusudur; kimi şairde, AhmedArifte olduğu gibi yüze çıkar, kiminde gizliliğini korur. Bu bağlamda öfkesiz şiir olmaz. Öfkesiz olan, övgü şiirleridir; övgü şiirlerinin yüzdedoksandan fazlası da “şiir” değildir.
Tam şiirin büyülü yoluna koyulduğu yaşlarda bir delikanlıyı al, rutubetli mahzenlerde çürüt, kişiliğini altüst et,H sonra ondan “öfkesiz” şiir bekle!

Ahmed Arif, halden bilmezlere, sarı engereklere, yediboğum akreplere, çıyanlara öfke duydu. Acı, şiirin bileyi taşıdır. Bir insan acı çekti mi,sözcükleri bu taştan geçmeden şiirine giremez. Ahmed Arif, toplumsalacının bileyi taşından geçirmediği hiçbir sözcüğü şiirinin kapısından içeriye sokmamış, “acı’yı öfkeye dönüştürmeyi bilmiştir.

Ahmed Arif, Hacı Bektaş’ın, aslanla ceylanı kucağında tuttuğu gibi,şiirini öfke ile incelik arasındaki duyarlı dengeyi gözeterek yazmıştır. Şiiri ne ise o da o idi. Padişah olsa, namerdi yanma yaklaştırmaz, bir çocuğun gözlerinden öperdi. Aşiret geleneğine, devletin varlığına saygılıydı. Namuslu insana tapardı.

Oğlu Filinta, heykelciliğinin ilk yıllarında, babasının büstü üzerinde çalışıyordu. Büstü, oğlunun başarısını gören baba beğense de, Filinta beğenmemişti. “Baba,” demişti, “bunu bozup yeniden yapacağım.” Baba,ciğerinin kılcal damarlarından gelen yürekli sesiyle, “Boz, oğlum, aslı buradadır,” demişti.
Aslı şimdi namuslu halkımızın yüreğinde!

İstanbul, Eylül 2003
Hasretinden Prangalar Eskittim

1. Veysel Öngören, “Ahmed Arifle Bir Konuşma”, Ankara Birliği Dergisi, Mart1970. Bkz. bu kitapta s. 165.
2. Bunu duyumsadığında çok çok on dört-on beş yaşlarındadır.
3. Veysel Öngören, a.g.y.
4. Ahmet Muhip Dıranas.
5.Refik Durbaş, Ahmed Arif Anlatıyor, Cem, İstanbul, 1990.
6.Memet Fuat, Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi, Adam, İstanbul, 1987, s. 41.
7.Cemal Süreya, “Ahmed Arif”, Papirüs, Ocak 1969; bkz. bu kitapta s. 118.
8.Ahmed Arifin Hasretinden Prangalar Eskittimm (Everest, 48. Basım, Aralık2002) sonunda yer alan; Yılmaz Odabaşı’nın, Refik Durbaş ve Veysel Öngören’inkonuşmalarından da yararlanarak hazırladığı tanıtma yazısı, şairin neler çektiğini öğrenmek için, satır atlamadan okunmalıdır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here