“Kalmışım bir başıma,/ Bir başıma ve uzak./ Biliyor musun?” Ahmed Arif Üzerine – Cemal Kanayazan


 .
“Bir bilsen

kimlere tasa, kedersin,

Anlar mısın,

şaşırıp ağlar mısın ki?(*)

Erken yaşlarda şiire başlamış bir şairdir Ahmed Arif. Henüz on beş yaşındayken ilk şiiri olan ‘Gözlerin’ adını verdiği çalışması, Kasım 1942’de Afyon Halkevi’nin çıkardığı ‘Taşpınar’ adlı dergide yayımlanır. İkinci şiiri de yine aynı yıl ‘Millet’ dergisinde ‘Yollarda’ adı ile.
Bu şiirlerdeki dizeler on beş yaşındaki bir gencin içinde yaşadığı dünyayı tanıma serüveninin basit ve acemice bir dışavurumu niteliğindedir. ‘Gözlerin’ adlı şiirinde kullanılan ‘fecir’, ‘sükut’ gibi sözcükler o dönemin kendi şiir yazma teknikleri açısından başarıya ulaşmış usta şairlerinin; sözgelimi Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi şahsiyetlerin etkisi altındadır. Bu durum da kendi içinde anlaşılabilir bir niteliğe sahiptir; çünkü Ahmed Arif, o dönemlerde çok yoğun bir biçimde bu şairlerin şiirlerini okumakta ve ister istemez onların etkisine ama öyle ama böyle kapılmaktadır. Başka şairlerin şiir yazış tekniklerine bu istem dışı kapılma durumu aslında şairin kendi şiir yaşamında olumlu bir işlevi üstlenmiştir de diyebiliriz; çünkü bir şair açısından son derece önemli olan ‘özgünlük’ hali de, bu kapılma hallerinin farkına varmak ve yeni arayışlara yönelmekle başlar.

Kapılma halinin farkına varamayan şairler veya şair adayları bir süre sonra basit birer taklitçi olmaktan öteye geçemez ve nihayet evrimin acımasız gelişimince silinip giderler ki bunun sayısız örneği vardır edebiyat tarihinde. Ahmed Arif nezdinde, bu kapılma durumunu fark etmemiştir, diye bir yargıda bulunmak imkansızdır; çünkü ozan, kendisiyle yapılan bir söyleşide bu etkilenme durumunu gayet açık bir biçimde ifade etmiştir:

‘Lisede karaladığım mısralarda daha çok edebiyat öğretmenimize beğendirme çabası vardı. Yani yazdıklarımın şiir olmadığına ve gerçek şiirin bu kadar kolay yazılmaması gerektiğine inandım.'(1)

Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere yazılanlar karalamadan, acemilikten, başka şairlerin etkisinde kalmaktan başka bir şey değildir. Fakat yaratıcılık, yeni bir tarz yaratma, özgünlüğün ilk adımlarını atma gibi durumlar da, tam da bu apaçık gerçekliğin farkına varmakla başlar. Öyle ise Ahmed Arif, özgünlüğe, kendi olabilmeye nasıl ulaşacaktı? Şiire yeni başlamış bir şair adayının başka şairlerin etkisine kapılması doğaldı. Kaldı ki bu durum salt kendisiyle sınırlı olan bir şey de değildi: Ahmet Haşim, Fransız sembolistlerinin etkisi altındaydı. Nazım Hikmet de ilk şiirlerinde Mevlana’nın ve Divan edebiyatının etkisi altında kalmış, sonraki yıllarda da Rus şair Mayakovski’nin çekim gücüne kapılmıştı veya benzer şekilde Edip Cansever de ilk şiirlerinde Orhan Veli ve arkadaşlarının o dönem ‘Garip’ akımı olarak adlandırılan çizgisinin etkisi altında kalmış ve o yönde şiirler yazmıştı. Ama bu ve benzeri birçok şair kendi şiir yataklarını öyle veya böyle yaratabilmişlerdi. Kalıcılaşmanın, geniş kitlelere seslenebilmenin, yerel olandan evrensel olana geçişin ilk ve en önemli adımı; bir şairin ‘kendisi olarak’ kalmayı ve yeni bir şiir dili kurabilmeyi başarabilmesindedir. İşte 1942’de başlayan şiir yazma serüveninden itibaren, bu durum Ahmed Arif’in kafasını her daim meşgul etmiştir. Neyi nasıl yapmalıydı? Moda olan akımların etkisinden nasıl kurtulacaktı?

Ahmed Arif zihninden bu soruları bir an olsun çıkarmadan, Afyon’da okuduğu yatılı okuldan mezun olup 1947’de Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü’ne kayıt yaptırır. Bir süre sonra, illegal mücadele sürdüren Türkiye Komünist Partisi’ne bağlı fakat legal mücadele yürüten Türkiye Gençler Derneği’ne üye olur. Örgütlü bir bireydir artık. Örgütlü bir yaşamın etkisiyle entelektüel dünyasında köklü dönüşümler yaşanır. Marks’ın eserlerini okumaya ve giderek dünyayı Marksist bir pencereden algılamaya, ‘hakikat’i diyalektik bir biçimde ele almaya başlar ki, bu durum yukarıda değindiğimiz soruların yanıtlarını da beraberinde getirir. O artık bir diyalektikçi, mevcut dünyanın iktidar sistemlerini devrimci bir tarzda değiştirmenin kanaatine varmış sosyalist bir kişidir.

Bir kez bu durum yaratıldıktan sonra gerisi çorap söküğü gibi kendiliğinden gelecekti ve nitekim öyle de oldu. Şiir yazma pratiklerini sosyalist dünya görüşünün süzgecinden geçirerek yaratacaktı, ama bu da kolay değildi; ustalığı, emeği, saygı ve özveriyi gerektiriyordu. Belki de daha önemlisi her ne kadar devrimci sosyalist bir çizgide şiir yaratma pratiğine soyunsa da, o kulvarda da yalnız değildi: Rıfat Ilgaz, A. Kadir gibi şairler ve bunlardan daha da baskın olan, Ahmed Arif’in ‘okyanus’ diye tanımladığı, Nazım Hikmet gibi bir şahsiyet de vardı ki, bu usta şair adeta bir devasa ağaç gibi kollarını sarmıştı Türkiye edebiyatı üzerinde. Ahmed Arif, bu ağacın gölgesine sığınarak mı şiirlerini yaratacaktı? Böyle bir durum da en nihayetinde taklitçiliği, etkiye kapılmayı beraberinde getirmeyecek miydi? Ahmed Arif şiir yazmaya başladığı yıllardaki diğer akımların eleştirisini yaparken, bu soruların egemen olduğu ruh halini de şöyle anlatıyor:

‘O günler asıl yaygın moda, Orhan Veli gibi yazmaktı. Üstelik çok da kolay bir yoldu bu. Biraz yaradılış gereği, biraz da şiirin, gıdıklama, alay ve ucuz espri ile asla bağdaşmayacağına olan inancımdan, bu yola dönüp bakmadım bile. Yaradılış gereği dedim, buna yaşayış tarzı ve dünya görüşünü de katmak gerek. Orhan Veli olsun, çevresindekiler olsun, birer küçük burjuvaydılar. Hem de İstanbul burjuvası. Düşünce ve davranışları, kendilerine örnek seçtikleri Fransız şairlerinin paralelindeydi. Oysa ben doğuluydum. ‘Az gelişmiş’ değil, sömürülmek için kasıtlı olarak geri bırakılmış bir ülkenin, aşiret töreleriyle yetişmiş bir çocuğuydum. Sömürgeci Fransız toplumunun, bohemi, serseriliği ve gerçekten kaçma çabalarını kutsayan şairleri, elbette beni ırgalamazdı…(2)

Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere Ahmed Arif, 1940 ve hemen sonrasındaki Türkiye’nin özellikle şehir merkezli edebiyat yapma biçimlerine ve onun her türden küçük burjuva karakterine karşı son derece belirgin tavırlar takınmıştır. Bu tavır alış sayesinde o akımların ve yaşam tarzlarının uydusu olmaktan kurtulabilmiştir fakat ‘kendi şiirini yaratma’ konusunda küçük burjuvaziye karşı bu belirgin tavır alış tek başına yeterli değildir, çünkü yukarıda da değindiğimiz gibi Türkiye edebiyatında olanca ağırlığıyla kendini göstermiş bir Nazım Hikmet yatağı vardı. Asıl önemli durum, şiirsel/estetik konumlanma, bu yatağa karşı belirlenecek duruşla mümkün olacaktı. Ahmed Arif, Nazım karşısında ilkin ürkmüştür; o ‘okyanus’un henüz genç ve yatağını bulamamış bir şairi kolaylıkla yutup boğabilecek kadar yoğun ve derin olduğunu bilmektedir. Temkinli davranmazsa boğulması işten bile olmayan Ahmed Arif bu duruma karşı da kendini korumalı ve her şeyden önemlisi asla ama asla umudunu yitirmemeliydi; çünkü Ahmed Arif açısından sorun Nazım Hikmet’i aşmak değil özgün olabilmeyi başarabilmekti. Nazım’a ilişkin kanılarını dile getirirken hem şaire karşı hissettiği o son derece doğal ürkme halini hem de şaire rağmen yaratmak istediği farkı şöyle ifade eder: ‘Şiire yeni başlamış devrimci bir delikanlının karşısına Nazım’ı dikerseniz, çocuk ya paniğe kapılır ve ters akımların uydusu olur yahut ezilir, kötü bir kopyacı kesilir… Elbette Nazım’ı yahut başka bir ustayı budalaca izlemekle kimse şair olamazdı. Ama Nazım’dan da, başka ustalardan da sonra şiir yazılacaktı. Yoksa Shakespeare’den sonra trajedi, Moliere’den sonra komedi yazmak gerekmezdi. Nitekim Dede Korkut, Yunus, Pir Sultan, Şeyh Galip ve Fuzuli gibi büyük ustalardan sonra da soylu şiirler yazılmıştı…’ (3)

Nazım’a ve diğer usta şairlere ilişkin bu görüşlerinden çıkan sonuç, Ahmed Arif’in taklitten kaçınmak için çok büyük bir çaba harcadığıdır. Yıllar arayış ve sorgulayış içinde yürüyüp gitmiş; şairin yerini bulma, kendi gerçek kimliğini yaratma çabası sonuçlanmış ve nihayet onca emeğin ve özverinin sonucu olarak ‘Rüstemo’ ve hemen ardından da geniş kitlelerin neredeyse dillerinden düşürmediği ‘Otuz Üç Kurşun’ adlı şiirleri yazarak sancılı bir dönemi geride bırakmıştır Ahmed Arif. Bu iki şiir, o dönemki Türkiye edebiyatının her türden küçük burjuva şiir akımına ve Nazım’dan sonra şiir yazılmaz anlayışına karşı adeta birer manifesto niteliğindedir. Ahmed Arif artık yatağını bulmuş bir şairdir ve bundan sonrası o yatakta istikrarlı bir biçimde akmaya devam etmekten ibarettir.

Buraya kadar olan kısımda Ahmed Arif’in şiirle olan ilişkisinin tarihçesini kuşbakışı da olsa ele aldık. Şimdi şiirlerinde işlediği konuları, şiir yazış tekniklerini değerlendirebiliriz.

Ahmed Arif Şiirinin Niteliği Üzerine
Rüstemo ve Otuz Üç Kurşun adlı şiirlerinden sonra Adiloş Bebe adlı şiirini yazar Ahmed Arif. Bu üç şiir, geniş kitlelere mal olur hatta öyle ki ‘Doğu Mitingleri’nde dahi kürsülerden okunmaya başlar bu şiirler. Öğrenciler kampüslerde, işçiler fabrikalarda, köylüler dağlarda, devrimciler zindanlarda bu şiirleri okur.

Bu üç şiir ile Anadolu insanının sempatisini kazanmayı başarabilmiştir Ahmed Arif. Aralıklarla yazdığı diğer şiirler ile (Yalnız Değiliz, Vay Kurban, Sevdan Beni, Uy Havar, Anadolu… gibi) bu durum daha da pekişir ve nihayet 26 Haziran 1967’de sevenlerinin beklentisi gerçeğe dönüşür ve içinde on dokuz şiirin olduğu ilk ve son kitabı ‘Hasretinden Prangalar Eskittim’ adı ile Bilgi Yayınevi tarafından basılır. Kitap su gibi satılır ve kitlelerce sahiplenilir. Haklı bir üne kavuşmuştur Ahmed Arif. Peki, Ahmed Arif’i kitle ile bu kadar çabuk bir biçimde buluşturan şey neydi? Şiirlerinde neyi nasıl anlatmıştı? Hangi kaynaklardan beslenerek şiirini ete kemiğe büründürmüştü? Şairliği ve ondan da önce devrimci karakteri ile yaşayışı arasında uyumu sağlayabilmiş miydi? Bu soruların yanıtlarını şiirlerinden yola çıkarak yanıtlamak gerekmektedir.

Nazım Hikmet, kapitalist sömürünün dizginsizce yaşandığı büyük kentlerden seslenir insana; denilebilir ki o burjuvazinin her türden gericiliğine ve zorbalığına karşı proletaryanın devrimci savaşında fabrikaları, kentlerin direnişlerle dolu meydanlarını mesken tutmuş ve şiirinin ana mekan örgüsünü bu alanlardan faydalanarak yaratmıştır. Mecazi anlamda Nazım’ın şiiri, burjuvazinin köhneleşmiş sistemine karşı onu yıkma girişiminde bulunan bir milis savaşçısının şiiridir. Ahmed Arif ise Nazım’ın tersine insana kentlerden değil ‘dağlardan’ seslenir. Onun şiirinin mekan örgüsünü de dipsiz uçurumları, sarp kayalıkları ile dağlar oluşturur. Dağın sesini kentlere kadar taşıyan derin bir çığlık gibidir adeta her mısra.

Mısralar anlam ve yoğunluk olarak dağın çığlığını, acısını, hüznünü ve umutlarını omuzlayabilecek kadar sağlam ve birbirleri ile uyumludur. Mısralar bir biri ardına muazzam bir biçimde bir nehir gibi akar; bu nehrin yatağında taşıdığı yük insanın çileli tarihinden, acı ile yaratılmış dünyasından, kapanmak bilmeyen ve bin yıllardır kanayan yaralarından izler taşır. Fakat insan burada çaresizlik içinde kıvranıp duran bir unsur değildir. Umutsuzluğa düşmesinin mümkünü yoktur insanın; çünkü nasıl ki Nazım’ın şiiri her an direnişte olan bir milisin şiiri ise, Ahmed Arif’in şiiri de doğanın acımasızlığına, zulmün ölüm kusan karanlığına karşı ‘Türkü söyleyerek çarpışan, yaralıyken de, arkadaşları için tarih özeti çıkaran, buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillanın şiiridir.'(4).

Felsefesi, tarih bilinci ve inancıyla yeni bir dünya uğruna savaşan bir gerilla şairidir Ahmed Arif ve bu şairin mısralarında Anadolu ve Mezopotamya insanının tarihi yaratan emeği, derin suskunluğu, kandan ve terden süzerek doğurduğu değerleri işlenir. Anadolu tarihi, şiirlerinde kendini belli eden en önemli öğeler arasındadır. Mısraların kendi arasında uyumlu bir biçimde akışını sürdürüp anlamını çoğalttığı mekan içinde, birdenbire tek bir mısra şiirin ana akış yönünü şimdiki zamanının gerçeğinden çevirip tarihe döndürür.

O tarihteki insanların yaşam mücadelelerinden, dünyaya bakış açılarından, yarattıkları sanatsal eserlerden, direnişlerden kesitler sunar; böylece şimdiki zamanın geçmiş zamana sağlam ve kalıcı halkalar ile eklemlenmesini sağlar. Bu iki zaman biçiminin diyalektik bir biçimdeki uyumu, beraberinde gelecek zamanın da sezgisini getirir. Bundandır ki umutsuzluk şiirin dokusuna işleyemez; çünkü gelecek öyle veya böyle durdurulmaz bir çığ gibi sonsuz bir biçimde akan ve onu yaratan halk kitlelerinin olacaktır. Bu kendinden menkul basit ve dogmatik bir inanç değil yukarıda da bahsettiğimiz gibi tarih ve felsefe ile bilincine varılmış bir hakikattir.

Bu durumu ‘Anadolu’ adlı şiirinde son derece net bir biçimde görebiliriz. Anadolu’nun sahip olduğu stratejik konum, topraklarının bereketliliği, üç tarafının uçsuz bucaksız denizlerle kaplı olması gibi durumlar tarih boyunca bu toprakların istila edilmesine, köylerinin, şehirlerinin yerle bir edilmesine neden olmuştur. Atlıların savaş çığlıkları ile tüm köyleri yakıp yıktığı, keskin kılıçları ile boğazları kesip toprağı kanla suladığı bu coğrafyada tarih, acı ve zulüm ile, sevda ve umut ile, direnişler ve ihanetler ile yazılmıştır. Bundandır; Ahmed Arif, Anadolu’yu tanımlarken şiirinin mekan ve tema öğeleri arasına yukarıda bahsettiğimiz bu unsurları da yerleştirmiştir.

‘Beşikler vermişim Nuh’a,
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır,
Anadolu’yum ben,
Tanıyor musun?’

Anadolu, yoksulluğundan utanır, fideleri üşür, ‘ele güne karşı çıplaktır’, harmanı artık eskisi gibi bereketli değildir ve daha da önemlisi istila güçlerinin akınları karşısında acı çekmekte, yaralanmaktadır. Kendi yarattığı ‘şairlerin, bilginlerin dünyalarında’ bir başına kalmıştır. Halbuki o çalışmaktan, birlik ve beraberlikten, sevgi ve emekten yaratmıştır dünyasını… Ama saldırmışlardır, katletmişlerdir; fakat o asla teslim olmamıştır ve direnmiştir, hep direnmiştir ve bu direncin titreşimlerini salmıştır etrafa:

‘Binlerce yıl sağılmışım,
Korkunç atlılarıyla parçalamışlar
Nazlı, seher-sabah uykularımı
Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,
Haraç salmışlar üstüme.
Ne İskender takmışım
Ne Şah, ne sultan
Göçüp gitmişler, gölgesiz!
Selam etmişim dostuma
Ve dayatmışım…
Görüyor musun?’

Anadolu yiğittir, değerlerine saldırıldığı vakit onları kan ve can pahasına da olsa korumayı bilmiştir. Ne İskender’in fetih orduları ne de Persler’in akıncıları Anadolu’yu büsbütün ele geçirip yok edebilmiştir. Tarihini yazarken nice Köroğlu, Pir Sultan, Karayılan, Bedrettin’ler yaratmıştır… O bunun tam manasıyla bilincindedir ve bu bilinç durumu onu umutsuz olmaktan kurtarmıştır.

Dikkat edilecek olursa şiirin zaman unsuru mekan içinde son derece belirgindir; Havva Ana’nın dahi öncesinden başlayan bir tarihçesi vardır Anadolu’nun. Anadolu insanı ve bu topraklar, tarihin en eski zamanlarından süzülüp gelir; mısralar onların öyküsünü ileriye doğru taşımakta zorlanmaz. Nihayet şiirin sonlarına doğru geçmişin şimdiki zamanla olan ilişkisi, teslimiyete karşı direniş, yaratılan değerlerden ödün vermeye karşı onları ölümler ve acılar pahasına savunma ile kendi gerçek anlamını tamamlar. Bu tamamlayışta direnme unsuru önemli bir görev üstlenmiştir; direnmek sevda ile, diş ve tırnak ile, acı ve gözyaşı ile direnmek… Çünkü bir başka dünya doğar direnişten.

Acıdan, yaralardan… Doğdukça çoğalır, genişler ve her yana yayılır. Ta ki zulmün kaleleri bir bir yıkılana değin sürer bu çoğalma hali. Zulmün kalelerinin yıkılışı bir tür ‘karşı konulamaz’lık ile kendi öz anlamına kavuşur. Gerisi insanın bu karşı konulmazlık haline karşı ‘tarafını’ netleştirmesinden ibarettir. Çünkü tarih ilerlemekte, çağlar açılıp kapanmakta, nice hükümdarın kanlı tacı kentlerin meydanlarında yuvarlanmaktadır; hakikat kendini, şairin ifadesi ile ‘dayatmaktadır’. Ve asıl belirleyici olan egemenlerin zulüm ve despotluklarına karşı, onların yarattıkları ve insanı köleleştirmekten, boyun eğmeye zorlamaktan başka bir işlevi olmayan her türden köhne ve yoz uygulamalarına karşı; geniş yığınların kendi öz hakikatlerini yaratmaları ve bu hakikati ama öyle ama böyle dayatmalarıdır. Devrimci duruş bunu gerektirmektedir. Zulmün ve zorbalığın ‘nesnel hakikat iddiasına karşı’ onu alaşağı edebilecek bir duruş, bir tür radikal kopuş ve bunların sonucu yaratılan bir tür ‘devrimci hakikat iddiası’ gerekmektedir ve bu iddia çok eski zamanlardan beri yaratılmış ve halen de yaratılmaya devam etmektedir. Bu yüzden şiirin son dizeleri umutsuzluğu bir bıçak gibi kesip atıp onca acıdan sıyrılarak geleceğe yönelir:

‘Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Her biri vazgeçilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim.
Bir umudum sende,
Anlıyor musun?’

Görüldüğü gibi şiirin zamanlar arası geçişi ve yeniden inşası son derece içli mısralar aracılığıyla estetik bir tat bırakarak, gerçek amacına ulaşır. Anadolu kendi insanına seslenişini inanç ve umut ile tamamlar ve en son olarak da gözlerinden öper o insanın. Sorulan soruya Anadolu insanının verdiği yanıt ‘evet’tir. İnsan, yaşadığı toprakların ondan istediğini anlamıştır; o umudun taşıyıcısı ve yaratıcısıdır. Anadolu’nun ‘her biri cihan parçası’ olan ve binlerce yıllık hasretinden yarattığı binlerce kızı ve oğlu vardır. Bu çocuklar gelecektedir ve Anadolu şimdinin insanından onlar adına dahi olsa mücadele etmesi yönünde istekte bulunur ki, bu istek var olmak ve gelişmek, hürriyeti yakalamak ve yaşamak adına olduğundan, son derece anlaşılırdır.

Ahmed Arif’in Anadolu şiirinde olsun, ‘Otuz Üç Kurşun, Kalbim Dinamit Kuyusu, Rüstemo, Vay Kurban, Bu Zindan, Bu Kırgın, Bu Can Pazarı…’ gibi şiirlerinde olsun umutsuzluğa hiçbir surette yer verilmez. Bu durumun nedeni Ahmed Arif’in devrimci kişiliği ve sanat anlayışıdır. Yukarıda sorduğumuz bir sorunun yanıtı da buradadır, yani Ahmed Arif’in şiirleri ile yaşamı tam bir uyum içindedir. Bu anlamda da ender bir şairdir; yazdıklarını hisseden ve yaşayan bir şairdir, namuslu, dürüst ve çalışkan ve sonsuz umutlu. Geleceğe ve insana dair daima umutlu olmasını şöyle ifade ediyor Ahmed Arif:

‘Umutsuzluğa düşmek ise bir devrimciye yasaktır. Cellat elinde işkencede ölüme bir soluk kalmışken bile. Yalnız yasak değil ayıptır da. Çünkü devrimcinin kendisi, insanlığın yarını ve umududur. Bu bir kural, bir ilkedir bu. Namussuzluğun, alçaklığın egemen olmadığı, soylu, güzel ve onurlu bir dünya, bu temel ilke üzerinde kurulur.'(5) Görüldüğü gibi şairin dünyaya bakışı ile şiirleri arasında tam bir uyum bulunmaktadır.

Ahmed Arif’in şiirlerindeki mısralar imge yapısı olarak son derece güçlüdür; imgeler arası iç içe geçiş ve bu yolla anlam düzleminin tek boyuttan çok boyutluluğa niteliksel sıçraması estetik ölçülerin sınırlarını zorlayarak gerçekleşir. Halk kültüründen gıdasını alan söyleyiş tarzları, denilebilir ki ağıtlardan, türkülerden, masallar ve efsanelerden beslenerek modern bir destan havasına bürünür. Şiirlerdeki bu destansı söyleyiş tarzı Ahmed Arif’in kendi özgünlüğünü yaratabilmesinin işaretidir. Yerel olandan evrensel olana geçiş, yüklü mısralar aracılığı ile sağlanır; böylece şiirin etki alanı genişler. Mısralar kimi zaman ‘Kolsuz, yarı çıplak Venüs’ heykeline kimi zaman ‘Prometheus’u yakan kara sevdanın’ ateşine girip çıkarak; kimi zamansa ‘Urfa’da kurşun atan’a, ‘Spartaküs’ün gerillasına’ değinerek bütünlüğe ulaşıverir. Tüm bu geçişlerde ve değinmelerde, şair taraflığını yitirmez; tersine korur. Hoyrat bir duruşu vardır mısraların ve bu anlamda epik bir özellik taşır Ahmed Arif’in şiirleri. Fakat mısraları salt epik öğeler içinde bırakarak da güdükleştirmez, onları içsel lirizmin kendine özgü titreşimleri ile sarıp sarmalayarak yeni biçimler altında sunabilmeyi başarır. Epik ve lirik söyleyiş tarzını diyalektik olarak anlamlı bir biçimde yeniden kurup uzlaştırır. Bu tarz tekniklere, Ahmed Arif’i diğer şairlerden ayıran en önemli özelliklerdir diyebiliriz.

Ahmed Arif’in şiirlerindeki mısralar, yukarıda da değindiğimiz gibi son derece yoğun bir içeriğe sahip olduğundan, Ahmed Arif için, şiirlerinde salt şu veya bu konuları işlemiştir, tarzında bir genellemede bulunmak çok güçtür. Fakat kabaca da olsa şiirlerinin teması üzerine eğilmeyeceğimiz anlamına gelmemektedir bu durum. Kitabındaki on dokuz şiirde belirgin olan temalar ve bu temalara eklemlenmiş alt izlekler genelde insan ve doğa sevgisi, yurtseverlik, yiğitlik, aşk ve umut, bilgelik ve değişime dair inanç gibi damarlardan oluşmaktadır. Tüm bu damarlar en son aşamada öyle veya böyle devrimcilik damarında kesişip bu damara kan taşıyan unsurlar haline gelirler.

Ahmed Arif’in şiiri üzerine çok şey söylenip yazılabilir; fakat biliyoruz ki bu yazı açısından Ahmed Arif gibi bir devrimci şairi tüm yönleri ile ele almak neredeyse imkansızdır. İsmi kuşaklar boyunca anılacak olan bir şair için de bu durum aslında doğal olandır. Her mısrasında insana ve onun yarattığı değerlere sonsuz bir saygı ile yaklaşan bir halk ozanıdır Ahmed Arif.

Mısralarında kullandığı sözcükler dahi insanımızın çok eski zamanlardan beri kullanageldiği sözcüklerdir. Sözgelimi ‘kada, afat, üryan, pusat, dulda, olanca…’ gibi sözcükleri, halkımız diğer usta ozanlarından da defalarca dinlemiştir. Bu ve bunun gibi yüzlerce sözcüğün kullanıldığı mısralar, kuşkusuz ki geçmişin tekrarı değildir; Ahmed Arif tarafından yeniden yaratılmış ve halkın huzuruna çıkmış sözcüklerle bezelidir. Halkın yaralarından doğmuştur bu mısraları oluşturan sözcükler ve tekrar halkın yaralarını sarmak için ona döner. Ahmed Arif’in şiirini kurarken gıdasını aldığı kaynak ‘halkın bitip tükenmek bilmeyen toprağı’ndan başkası değildir.

Yüreği insan için çarpan bir şairin mısraları öyle veya böyle her türden engellemeye karşı insana ulaşacaktı ve nitekim dizeleri halka ulaştı; onun toplumsal ve bireysel belleğine kazındı. Öyle ki mısralar kent kent, köy köy dolaştı.

Gerilla mavzerlerinin kabzalarına kazındı ‘Beni baskınlar götürür/ Gerillanın şah damarı halkıma’ dediği dizeleri. Cellatların vahşet saçan pençeleri arasında, işkence tezgahlarında söylendi ‘Vurun ulan vurun!/ Ben kolay ölmem/ Ocakta küllenmiş közüm/Karnımda sözüm var halden bilene’ mısraları. Bir devrimcinin olancası sadeliğinden dökülür mısralar, birbiri ardına, upuzun ve güzel… Devrimci bir şair olmasından ötürü zindanlara atıldı Ahmed Arif, Sansaryan Hanı’nın kör hücrelerinde aylarca tecrit altında tutuldu; fakat asla taviz vermedi değerlerinden. Bir devrimci olarak yaşadı hayatı. İlkeleri, kuralları ve ahlakı olan bir devrimci olarak… Bu yönüyle de yalnız edebiyat alanında değil; dünyaya müdahale etmek isteyen devrimcilerin hayatlarında da bir örnek olabilmeyi başarabilmiştir Ahmed Arif.

2 Haziran 1991’de kaybettik şairimizi. Haziran çok şeyi koparıp götürdü bizden, Nazım Hikmet’i, Ahmed Arif’i, Orhan Kemal’i… Fakat gerçek olan şudur ki her ne kadar bu insanlarımızın kaybı yüreğimize keskin acılar salsa da, Anadolu kendi şairlerini ve devrimcilerini yaratmaya devam edecektir.

Cemal Kanayazan

*)”Bu Zindan, Bu Kırgın, Bu Can Pazarı” şiirinden
1) Ahmed Arif, Ankara Birliği Dergisi, Mart 1970
2-3 ) A.g.e
4) Cemal Süreya, Papirüs-Ocak 1969
5) Ahmed Arif, Umutsuzluk Yasak, Ankara Birliği Dergisi, Mart 1970

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
“Ölümü Beklerken” Tezer Özlü’den Leylâ Erbil’e Mektuplar – Derya Devrimsel

Günümüzde yaygınlığını yitirmesine, eski usul kalmasına rağmen mektupların yeri her zaman farklıdır. Mektupların sıcaklığı, samimiyeti, titrek bir el yazısının kişiye...

Kapat