Ahmed Arif’le İlgili Bir Anı, Bir-İki Not – Metin Demirtaş

Ahmed Arif ve şiiri üstüne ne söyleyebilirim?..
Öyle çok yazılar yazıldı ve öyle çok güzel sözler edildi ki… Yeni ve özgün bir şeyler söylemek güç.
Mezarı başında yaptığı konuşmada Ataol Behramoğlu, “Ahmed Arifin şiirinde biraz Yunus, biraz Pir Sultan vardır,” demişti. Hatta halk masallarına kadar götürdü bu şiirin kaynağını. Yunus, Pir Sultan, masallar ve halk türküleri… İşte Ahmed Arifin yaslandığı kaya, su içtiği kaynak…

1989 Haziranında bir imza günü için Antalya’daydı. Bir-iki gün konuğum oldu. Bir gece geç vakitlere kadar konuştuk. Daha doğrusu ben kimi sorular sordum, o konuştu, ben dinledim. Sevgisi gibi öfkesini de saklısız, çıplak sergileyen bir dil… Sevdiklerini, güzel, yüce sözlerle övüyor, onurlandırıyor, sevmediklerini de aynı içtenlikle ve zehir gibi bir dille yeriyor. Yahya Kemal’i anınca “His var mı bu âlemde nekahat gibi tatlı” mısrasının ardından, “O herif hiç iyi olmadı ki ne bilsin nekahatın tadını ve şiirini yazsın…” diyor, Necatigil anılınca bu kez, Necatigil’in kişiliği ve şiiri üstüne söyledikleri gül, sümbül oluveriyor.

O gece konuştuklarımızın birçoğunu sonradan Refik Durbaş’ın Ahmed Arif Anlatıyor adlı, Ahmed Arifle yaptığı konuşmaları içeren kitabında okudum. Benim tuttuğum notların kimileri kitapta yok. Kimi konularda da Ahmed Abi ayrıntılara inmemiş. Örneğin, Yılmaz Guruda. Yıllmaz Guruda’nın dar ve zor günlerde kendisine gösterdiği dostluk, dayanışma, onun evinde hastalıkla verdiği yaşam savaşı, vs…
Yolcu edeceğim günün sabahı “Yurdum Benim Şahdamarım” şiirinden bir bölümü eliyle yazıp imzalayıp anı olarak bıraktı. Bir gece önce dostlarla birlikte lokantada okuduğu şiirden bir bölümdü. O gece, “İlk kez burada okuyorum,” diyordu. Sevindim ve yüreğimle dinledim. Gece birlikte eve dönerken şiirin bir dizesi bir şimşek gibi şavkıyıp durmuştu belleğimde:

“Şimşeğin masmavi usturasına”

Dinlediğim yeni bir şiiriydi. Ama sanki daha önce bildiğim bir şiiri dinliyormuşum gibi bir duyguya kapıldım. Teknik olarak, ses ve eda olarak kimi şiirlerini çok andırıyordu. Bu, az yazmış olmasının nedenlerinden biri olabilir miydi? Soracaktım, soramadım, erteledim. “Çoğaltmamış, yığmamış” olması namuslu bir şair tavrıydı. Şiire duyduğu saygının bir gereğiydi. Çünkü Ahmed Arifin şiiri, sözcüğün tam anlamıyla “Organik bir şiirdi”. Diyesim, şiirini etinden, kanından, canından sızdırıyordu. “Çoğaltmak” tekrara düşmek tehlikesini de taşır. Sanırım Ahmed Arifin bilinçaltında bu korku herkesten çok vardı.
Eliyle yazdığı bölümde dizeler şöyle dizili:
Sevdam,
Usul-usul
Sevdanı,
Mısra-mısra
Refik Durbaş’ın kitabında ise,

“Sevdanı usul-usul
Sevdam mısra-mısra”
biçiminde.
Bir dizgi yanlışı mı? Bilemiyorum. Ahmed Arif sonradan değiştirmiş de olabilir. Bana bir dizgi hatası gibi geliyor. Çünkü Ahmed Arifin şiir tekniği, art arda yinelenen aynı ve tek sözcüldü dizelerle ritm yaratma özelliği dikkate alınırsa bu olasılık daha alda yakın.
Benzer bir düzeni, “Adiloş Bebenin Ninnisi” şiirinde görüyoruz:
Bunlar,
Engerekler ve çıyanlardır,
Bunlar,
Aşımıza, ekmeğimize
Göz koyanlardır,
Cemal Süreya’nın Ahmed Arif şiiri üstüne yazdıklarından okuyorum:
” Şiirin bütünü içinde kullanılmış bazı düz sözler inanılmaz
bir çarpıcılık, bir imge yeteneği kazanmaktadır Ahmed Arifte.
Öte yandan, şiirin içinde birer ikişer kelimelik mısralar halinde akanbu sözler biçim yönünden de önem kazanmaktadır. Öyle ki, kendiliğinden doğan ve yalnız Ahmed Arif’e özgü gizli bir aruz gibi bu sözlerdenbütün şiire bir müzik yayılmakta, ya da bütün şiir çekidüzenini onlarda bulmaktadır. “

Şiirimizde bir doruktu. Her zaman başı karlı genç ve görkemli kalacak bir doruk! Estirdiği yer Anadolu kokulu, halk kokulu esip duracak.
Onun şiirinden bende kalan imge, bir yalçınlık, erişilmezlik duygusudur…
Toprağı ve toprağında şiir çiçekleri bol olsun.

Ağustos 1991
Kırkmerdiven Dergisi, Sayı 16

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Düzenli kitap okumanın insana kazandırdığı 15 özellik

Kapat