Murathan Mungan: Bizi en çok kendimize benzediğini düşündüğümüz insanlar üzer

0
758

Hayatımıza bir tatil duygusu veren, hep bir olup pazenden minder, şile bezinden perde, yazmadan masa örtüsü yaptığımız, kızlar yatakhanesi gibi koyun koyuna gülüştüğümüz geceler çok sürmedi. Başlangıçta çok güzel günler geçirmekle birlikte, zamanla başkalarıyla yaşamanın güçlüklerini anladım o evde. İyi tanıdığımı sandığım insanlarla bile, hiç beklemediğin konularda ortaya nasıl ciddi sorunlar çıktığını gördüm. Tadım kaçtı. İşin evcilik oyunu faslı bitip hayatın ağır şartlarıyla yüzleşme kısmı başladığında, anladığım birçok şey aslında hiç anlamak istemediğim şeylerdi. Asıl tiyatro, Macbeth’in cadıları ya da Lear’in kızlan olmak değil, birlikte bir ev hayatı yaşamaya çalışmaktı. Üstelik her şey, önemsiz görünen küçük şeylerden, ayrıntılardan başlamıştı. “Buzlukları musluktan akan kötü suyla dolduruyorsunuz, çay, kahve neyse de, buzlukları iyi suyla doldurun bari, onlar içkilere konuyor, suyun tadı diye bir şey var çocuklar,” dediğimde, tuhaf bakıyorlardı yüzüme. Bu çeşit uyarılarımı, zengin kızı olmanın getirdiği alışkanlıklarıma bağlıyorlardı. Sınırlı bir parayla döndürüyorduk evin geçimini. Aynı evde yaşamak zordu, ortak bir dil tutturmak gerekiyordu. Herkesin gündelik harcamalarda, tasarruf etmek istediği yerlerle, acil, önemli harcama dediği kalemler birbirinden farklıydı. İyi su-kötü su tartışması daha sonraki ayrılığın ilk habercisiydi aslında. Kimi ortak tanışlarımızın uygunsuz ziyaretleri, içimizden birinin hiç sevmediği birini, diğerinin çok sevmesi, eve gelip gidenler konusunda bir türlü uygulayamadığımız kararlar, başlangıçta birlikte ev tutup bir hayat kurmaya çalışan üç arkadaşın yollarını ayırdı.

Zamanla herkesin bencil yanlan öne çıkmaya başladı. Birbirimize küsmedik ama, herkesin birbiri hakkında kinci hatırası oldu. Yollarımız ayrıldıktan sonra da, içimizden kimse, bir diğeri için konuşmuyor, kötü bir söz etmiyor ama, herkes aramızda hoş olmayan şeyler geçtiğini tahmin edebiliyordu. Hepimiz evimizden ayrılmış ama birlikte yaşamak konusunda “sınıfta kalmıştık”. Melamin tabak görmeye dayanamıyordum sofrada. Ne kadar acelemiz olursa olsun, erkeklerin bekâr evlerinde olduğu gibi, gazete kâğıdı üzerinde yemek yemek istemiyordum. Gece yansı kalkıp, sucuk-yumurta yapıp evi kokutmalarından hoşlanmıyordum. Bayıla bayıla seyrettikleri halde, “Zihnimizi dağıtmak için seyrediyoruz bu pislikleri,” dedikleri televizyon programlarına katlanamıyordum. Daha okumadığım gazetelerin atılmasına, bana ait bir şeyin, sorulmadan kullanılmasına içerliyordum. Burjuvalık suçlamalarıyla üstüme geldiklerinde, uygarlıkla burjuvalığı karıştırdıklarını söyleyerek kinci oluyordum. Babamın kızıydım ne de olsa, kinci, yaralayıcı olmak istediğimde, alabildiğine zalim olabiliyordum. Böyle zamarnlarım için bana, “Abbase Sultan” adım takmışlardı. Zaman zaman “Hürrem”, “Kösem” olduğum da oluyordu. Ne yaparsam yapayım, onların gözünde bir türlü Osmanlı sarayından dışarı çıkamayan bir Haseki sultandım.

“İnsan dostunu düşmanından daha zor affediyor!” Nietzsche Ağladığında Kitabından 30 Alıntı

Annemin en sevdiği yemek kapuskaydı. Halamın, lahana evi fena kokutuyor diye pişirmesine pek izin vermezlerdi. Hizmetçilerle yüzgöz olmasını istemez, ne zaman onlardan biriyle iki çift laf edecek olsa, başında biterlerdi. Hatta eskiden yaptığı ev işlerinden bile uzak tutarlardı onu. “Hanımlığı öğrensin,” derlerdi, “Hanım olmak kolay mı?” Kızların evde olmadığı, evin tamamen bana kaldığı, sessizliğin ve yalnızlığın keyfini sürdüğüm bir gece kalkıp kendime kapuska pişirdim. Yemeğin yanma gitmediğini bildiğim halde, keyfimden tuttum, bir de iyi cins bir şişe şarap açtım. O gece sofrada ikisini de fazla kaçırmış, çabucak sarhoş olmuş ve birdenbire kusmaya başlamıştım. Sabaha kadar gözümde yaşlarla, kırmızı pul biberli kapuskayla iyi cins şarap kusarken, bunların hayatımdaki kaba karşılıklarını ve içimde kusa kusa atamayacağım kadar tortunun birikmiş olduğunu düşündüm.

Gençlik yıllarımda, arkadaşlarla kahvelerde “dejenere king” oynarken, puanlan yazdığımız kâğıtlara, kendi adımızı değil, bir film adı yazar, oyun süresince de böyle anılırdık. Ben hep “Ankara Ekspresi”ydim. Ben kazandıkça, arkadaşlarım bunun benim marifetim olmayıp, filmin uğuru olduğunu iddia ederlerdi. Denemek amacıyla başka film adlan kullandığım oyunları kaybettiğimdeyse, haklılıklarına iyice inanırlardı. Bir tren dolusu kadınla, İstanbul’dan Ankara’ya, ülke genelinde feminist bir oluşumu amaçlayan bir kongre nedeniyle giderken, bu ekspresin bu sefer artık bir yere varacağı konusunda ümitliydim. İçimden bana uğur getiren filmin adını vermiştim bu trene. Bunca yıl sonra, ülkenin dört bir yanından toplanmış kadınlar için, “kalkış düdüğünün” sesi bile önemliydi elbet, ama ne yazık ki o ekspres hiçbir yere varamadı. Neşeli yolcuları, küskün kızlar, kırgın kadınlar olarak döndüler. Bir kadın olarak, sol fraksiyonlar içinde bizi rahatsız eden ne varsa, orada da karşımıza çıkmıştı. Kişisel tutum benzerliklerinden, örgütlenme ve mücadele anlayışına dek birçok şeyin “kadın versiyonu” ile karşı karşıya kalmıştık. Kendimizi, içinde hiç erkek olmadığı halde, birçok şeyin erkekçe işlediği bir mekanizmanın içinde bulmuştuk. Sol örgütlerin erkek egemen yapısından, otoriter söyleminden, devrimci hareketlerin maço hiyerarşisinden yakınan kadınlar, kendi elleriyle aynı modelin bir benzerini kurmaya çalışıyorlardı sanki. “Paşalar” yoktu ortada, ama “paşa karıları” vardı. Maskelenmiş çeşitleriyle, sınıf gerçeği, hiyerarşi, ötekilerle fark yaratma telaşı, iktidar tutkusu, geçmişten taşınmış çekişmeler, biriktirilmiş öfke ve kıskançlık, entelektüalize edilmiş kişisel hesaplar, kaba popülizm ile seçkincilik, hepsi bir aradaydı. Büyük kentlerin kadınlarıyla taşralı kadınların arasındaki tutum farkları kolayına kapanmayacak toplumsal ve siyasal uçurumlara işaret ediyordu. Böyle bir kadın hareketinin, Türkiye’de yeni olması ya da ilk olmasıyla açıklanmayacak kadar eski ve tanıdık bir dolu şey hayatımızı olduğu gibi burayı da kuşatma altına almıştı. Şemsa, Anna ve benzeri güce susamış iktidar düşkünü kadınlar, çevrelerine “nedime” arıyorlardı, yol arkadaşı değil. Onlar, tam ortada “feminist şarkılarını” söylerken, filmin ikinci, üçüncü kızları etraflarında kalabalık yapsın istiyorlardı. Düzen partilerinin delege avına çıkmış ucuz politikacılarının kirli telaşlan okunuyordu her hallerinden. Bir kadın hareketinin gerekliliğine inanan, seslerini duyurmak için bunun bir imkân olduğunu düşünen yüreği yeni çiçeklenmiş genç kızlar, bilmedikleri, yeni öğrenmeye başladıkları bir ümit çeşidiyle yüzlerine yeni bir aydınlık vurmuş Anadolu’nun çeşitli yerlerinden gelme kadınlar, şaşkınlık içinde olan biteni anlamaya çalışıyorlardı. Pazar yerine dağılmış elmalar gibiydik. Bir fırsat daha kaçıyordu. Benim “Ankara Ekspresi” adını verdiğim bu yolculuk, bu kez uğur getirmemişti. Bizi en çok kendimize benzediğini düşündüğümüz insanlar üzer.

Murathan Mungan
Kaynak: Yüksek Topuklar

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz