Marksizmin Birey Anlayışı ve Gerçekçilik – Cemal Süreya

Sosyalizmin bireyle ilgisi çok kez yanlış anlaşılmıştır 

Uzunca bir süreden beri sanatımızda sosyalist bir birey anlaşının çevresinde dönülüyor; bu arada tutarlı tutarsız bazı sözler söyleniyor, çıkışlar yapılıyor. Ülkücü ya da romantik bir planda materyalizmi önermeye çalışan tavırlar görüyoruz. Devrimci bir sanatın, Marksist bir yönsemenin, bireyle nasıl ilgilenmesi gerekeceği soruluyor. Böyle bir sorunun sorulmaya başlanması edebiyat ve düşünce hayatımız için önemli bir aşamadır. Ancak bu arada çok yanlış bazı yorumlar yapıldığı da bir gerçek. Bir devrim öncesinin bütün kıpırtılarını, belirtilerini, anaforlarını taşır görünen günümüz düşünce ortamında bu konuda çok ileri giden bazı çıkışları, yanlış yöne uzanan bazı sapmaları biraz da doğal karşılamak gerekir. Bir Anadolu düşüncesi, bir Anadolu entelijansiyası bu tartışmanın ilerde mutlaka belirecek sağlıklı doruklarında oluşacaktır. Yine de bilgisizliğin, kör, bu yüzden de bağışlanmaz bir iyi niyetin sonucu olarak ortaya çıkan yanlışları şimdiden temizlemeye bakmalıdır Türk aydını.

Sosyalizmin bireyle ilgisi çok kez yanlış anlaşılmıştır bizim yazınımızda. Materyalizm nasıl yanlış açıklanmışsa, sosyalist düşüncenin bireye eğiliş biçimi de tersten alınmıştır hep. Bireyin bulunduğu yapıtta toplumculuktan söz edilemeyeceği gibi çok ilkel, çok sakat bir görüş bile zaman zaman kimi eleştirmenlerce ileri sürülmüştür. Son yıllarda dilimize çevrilen Marksist yapıtlar, bu ilkel düşünceyi sanat hayatımızın en aşağı kesiminden bile kovup çıkarmıştır. Bunun için bugün bundan söz etmek bile fazla. Yine de Marksist düşünceden kendine pek bir pay çıkaramamış kimi yazarlarda bunun değişik bir şeklini görmediğimizi söyleyebilir miyiz? İkinci bir yanlışımız da öteden beri materyalizmi, insanı salt doğa içinde gören, materyalist bir sanatı salt natüralist bir çerçevede öneren, bunun ötesine geçemeyen bir tavır edinmemizde olmuştur. Sanatımızda toplumcu yönsemenin kendi doğrultusunda tam anlamıyla gelişmemesi biraz da insan tanımındaki bu kısırlıktadır diyoruz.

Feuerbach’ın, felsefeye, olgu halindeki insanı, et-kemik halinde ve doğanın bir parçası halinde insanı çıkış noktası yapan görüşü bugün artık eskimiştir. Gerçi tarihsel açıdan bakarsak aynı görüşün düşünce zinciri içinde devrimci bir taraf taşıdığını da görüyoruz; felsefeyi Hegelcilikten ayırarak Marx’a yakın bir düzeye getirmişti Feuerbach. Ne var ki Marx, tarihi hiç hesaba katmadığı, toplumsal çevreyi çözümlemediği için kıyasıya eleştirecektir bu yazarı. Marx, Feuerbach’ın antropolojisindeki yetersizlikleri didiklerken ondaki materyalizmin sınırlılığını da yakalamıştı, eleştirirken, ondan aldığı öğelerden de yararlanmış, insanın ikinci bir görünümünü de gün ışığına çıkarmıştı.

Marx’ın bu konudaki düşüncelerini şöylece özetleyebiliriz: Birey, doğanın bir parçasıdır; bununla birlikte onun yerini saptarken sadece bununla yetinilirse, sorun, ister istemez, her bir yerde hayvandan ayrılan niteliklerin varlığı noktasına kaydırılmış olacaktır; yalnız insanın hayvandan ayrıldığı özellikler üstünde durulacaktır. Böylece, “insan olma” olgusu da her bireye yansıyan ortak ve soyut çizgilerde aranacaktır. Oysa dikkat edilirse, insan, doğa içinde yalnız biyolojik özelliklerle değil, birtakım toplumsal çizgilerle de belirmektedir.

Bu şu demek: İnsan, türlerin sadece biyolojik evriminin bir meyvası değil, aynı zamanda –bu evrimin içinde– türlü toplumların ya da aynı toplumun türlü katlarının karşılıklı işlevlerine göre değişen tarihsel ve toplumsal bir üründür de.
Marx’tan öğreniyoruz ki insan bireyinin ne olduğunu anlamak için onu aynı zamanda toplumsal-psikolojik yapısıyla algılamamız gerekir. Marx’a göre “İnsani oluşun esasını toplumdan koparılmış bireyin soyut durumunda değil, tersine, toplumsal ilişkilerinin bütününde aramalıdır.” Çok kez tekrarlanmış ve çok kez yanlış anlaşılma tehlikesiyle karşı karşıya gelmiş bu cümle genç Marx’ın en ilginç görüşlerinden biriydi ve tarihsel materyalizmin ilerdeki evrimine temellik edecekti.
Marx, insanın tarihsel gelişimin bir ürünü, yani toplumsal bir ürün olduğu kanısını açıklarken, Aristo’nun bugün artık biraz yıpranmış olan insanın siyasal bir hayvan olduğunu açıklayan görüşünü tekrarlamakla da yetinmez; insanın, toplumun bir ürünü olduğunu söyler: “İnsanın özü, toplumsal ilişkilerin bütününe eşittir.”
Tarihsel materyalizm açısından oldukça yalın ve aydınlık bir görüş söz konusudur burda. İnsanların koşullarını kendi bilinçlerinin yarattığını değil de, koşulların o bilinçleri yarattığını, kanıların, tavırların ve yargıların alt ve üst yapıların karşılıklı işlevleriyle oluştuğunu, özellikle uzun süreler içinde, altyapıların daha etkili olduğunu kabul ediyorsak, belli koşullar içinde, insanı, toplum ilişkilerinin, özellikle üretim ilişkilerinin yarattığına da inanıyoruz demektir.

İnsan belli bir toplumda doğar, iyice belirlenmiş birtakım insan ve toplum bağıntılarıyla çevrilidir; bunları kendisi seçmemiştir. İyi olanı, kötü olanı, yüce olanı yargılama yetisi; kısaca, değerler sistemi, birey için kendinden önce belirlenmiş verilerdir. Dünya üstüne bilgilerimiz, toplumun tarihsel gelişimiyle bizim için nasıl artık belirli veriler haline gelmişse bunlar da tıpkı öyledir. Hatta bu açıdan bireyi toplumsal ilişkilerin yarattığını da söyleyebiliriz. Doğuştan kazanılan nitelikler ileri sürülerek bu gerçek örselenemez. Zaten buna, ırkçılar dışında kimse cesaret edememektedir bugün.
Ancak bu iki temel öğe de (yani insanı doğanın bir parçası olarak ele almak ve bireyi toplumsal ilişkilerin bir işlevi olarak tanımlamak) yetmiyor. Üçüncü bir öğe daha var sosyalist insan görüşünde. Şöyle bir sorunun karşılığıdır bu öğe: Toplumsal insan nasıl doğdu, bugünkü gelişim aşamasına nasıl geldi? Gerçekten ilk iki öğe bu gelişimin nedenlerini açıklamaya pek yetmiyor. Marx, sorunun karşılığını insanın yarattığı pratikte, nesnel gerçeğin insanla uğradığı değişimde ve insanın onu kendine dönüştürmesinde arıyor. “Kendini yaratma” diyor buna.

O değiştirici eylemin temel biçimi çalışmaktır, iştir. İnsan çalışması nesnel gerçeği değiştiriyor; insani bir gerçek, insan çalışmasının bir ürünü niteliğini kazandırıyor ona. Şu da var: İnsan, nesnel gerçeği, yani doğayı, toplumu değiştirirken içine girdiği yeni koşullarla kendini de değiştirmiş oluyor. böylece insanın yaratma süreci, aynı zamanda kendini yaratma anlamını da taşıyor.
Öyleyse Marksizmin insani varlığı kavrayışındaki temel öğeler şöyle zincirleniyor: İnsanı doğanın bir parçası olarak ele almak; sonra bireyi toplumun bir üyesi olarak ele alıp tavırlarını, düşüncelerini, yargılarını toplumsal ilişkilerinin işlevi olarak görmek; daha sonra da insanın kendi kendini yarattığını kabul etmek.
Bu görüş insanı gerçekçi bir yerden kavrıyor;
onun, “kendi kendisinin yapıcısı” olduğunu;
“kendi hayatının ve kaderinin demircisi” olduğunu (A. Gramsci);
“kendi eylemlerinin ürünü” olduğunu benimsiyor.
Böylece çok geniş olanaklar taşıyan Marksist insan görüşü “devrimci” bir oluş tanıyor insana. Burdan hareket eden bir sanat ve edebiyata yeni ufuklar getiriyor. Yine burdan anlıyoruz ki sanatta gerçekçiliğin devrimciliği ne yoldan üsteleneceğini, insana nerden yaklaşacağını bu görüşün aydınlığında tartışmak ne bereketli bir çalışma olur!
Gerçi “Eleştirinin silahı hiçbir zaman silahların eleştirisinin yerini tutmaz; maddi güç ancak maddi güçle yenilebilir”, ama eleştiri söz konusu olduğu zaman, düşünce, sanat, edebiyat söz konusu olduğu zaman, gerçekçilik devrimci bir pratiğin ta kendisidir.

Gerçekçiliğin devrimci işlevini ülkücülükle, romantizmle karıştırmamak gerek. Ürünlerini görmeye başladığımız bir ülkücülük, bir romantizm var ki sosyalist insan görüşündeki “kendini yaratma” öğesini hafife alıyor, kötüye kullanıyor, çok yerde saptırıyor. Bununla karıştırmamak gerekir.
Bizim bugünkü koşullarımız içinde yalnız gerçekçilik bitektir.
Her türlü erozyonla sökülüp sökülüp gittiği halde bir türlü “tükenmeyen” Anadolu insanı ancak gerçekçi bir sanatla anlatılabilir.

Aralık 1969
Cemal Süreya
Papirüs’ten Başyazılar

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Deniz Tekin, Sevilen Şarkılarıyla cafrande.org’ta

Kapat