Devrimci Romantizm ve Kıyısız Gerçekçilik – Cemal Süreya

Her kültür, belli bir toplumun ekonomi ve pratiğinin ideolojik planda bir yansımasıdır. Dün yansıyan feodal kültürdü, bugün yansıyan ise emperyalist bir kültürdür.

Çekoslovak Yazarlar Birliği’nin 1967 yılı içinde yapılmış IV. Kongresinde ileri sürülen düşünceler, yapılan tartışmalar ve özellikle kongre sonunda yayımlanan ünlü bildiri Çekoslovak aydınının kültür anlayışını, uygarlık konusunda kendini nereye iliştirdiğini çok güzel belirtiyor. Papirüs’ün bu sayısına aldığımız bildiri metni ve Yazarlar Birliği Başkanı Edouard Goldstücker’le yapılan bir konuşma, son olayların kültürel nedenlerine inmek, daha doğrusu Çekoslovakya’daki siyasal yönetimin kültür alanında biriktirdiği ve yansıttığı yeni fikirleri bilmek isteyenler için önemli belgeler niteliğindedir.
Çekoslovakya’daki yeni hava bir karşı-ihtilalin belirgin çizgilerini taşıdığı için mi bu ülke Varşova Paktı askeri güçleri tarafından işgal edilmiştir? Yoksa bu ülkedeki aydınların tavrını, sosyalizm içinde, Çin’deki kültür devriminin antitezi olan yeni bir aşama ya da ağırlık noktası olarak mı kabul etmemiz gerekecek? Batı sosyalistlerine özgü o kıyısız sosyalizmin ağıntısıyla mı karşı karşıyayız? Bu sorunların hiçbiri henüz tam anlamıyla aydınlanmış değildir. Ancak eldeki verilerden yine de birtakım sonuçlar çıkarmak mümkündür. Çek ve Slovak aydınlarının Fransa’da özellikle Roger Garaudy’nin öncülüğünde gelişen düşünce ağıntısı içinde oldukları ya da kendi hayatlarından aynı düşünce ağıntısını yaratacak şekilde geliştikleri anlaşılıyor.
Bilindiği gibi bugün Batı ülkelerindeki bir kısım sosyalistler (“revizyonistler”), Mao Çe Tung’un Çin’de uygulamaya çalıştığı sistemin düşünce yönünü şiddetle eleştirmekte ve onun Marksizme aykırı bir tarafa kaydığını ileri sürmektedirler.
Gerçekten de kültür, uygarlık ve edebiyat görüşleri yönünden iki tarafın birbirlerinden günden güne daha çok ayrıldıkları görülüyor. Temel anlaşmazlık konularından biri de sosyalizme gelinceye kadar var olan, ya da edinilmiş olan, dünya kültürüne karşı takınılacak tavrın ne olacağıdır. Mao Çe Tung’a göre sosyalizm birçok alanda eski kültürü, eski düşünceyi öldürmek zorundadır; çünkü bu eski kültür, bu eski düşünce sosyalizmin zararına olarak işler ve kapitalizme bir “restorasyon” olanağı sağlayabilir. Yine Mao Çe Tung’a göre çok eski tarihlerden beri, yüzyıllar, yüzyıllar boyunca Çin’deki kültür, toprak sahiplerinin, feodalizmin bir gölgesi olarak yaşamıştır. Geleneksel Çin kültürü, mandarinlerin kültüründen başka bir şey olmamıştır. Geleneksel dönemden sonra gelen dönemdeki kültür de emperyalist kültürden ve bu kültürün verilerinden ibarettir. Her kültür, belli bir toplumun ekonomi ve pratiğinin ideolojik planda bir yansımasıdır. Dün yansıyan feodal kültürdü, bugün yansıyan ise emperyalist bir kültürdür. Bu bakımdan “burjuvazinin karanlık kıyılarını” terk etmek ve “proletaryanın parıltılı alanlarını” kutlamak için eski kültürle savaşmak gerekir. Kazımak gerekir onu.
Batılı sosyalistler ise Mao Çe Tung’un “İnsanlığın bugüne kadarki kültürüne, tarih boyunca bütün bir insan uygarlığının sağladığı kazançlara karşı” davranışını “antihümanist” bir davranış olarak nitelendiriyorlar. Onlara göre Mao Çe Tung ve Doğu sosyalistleri bütün toplumsal ilişkileri nedense sadece üretim ilişkisine, sınıf ilişkilerine indirgemekte, bireyi de bu ilişkilerin basit bir yansımasından ibaret görmektedirler.
Batılı sosyalistler insanlığın bugüne kadarki kültür mirasına karşı takındığı “barbar” tavırdan dolayı Mao Çe Tung’u ve Doğu sosyalistlerini suçlarken Marx’ı ve Lenin’i tanık göstermekte, özellikle Lenin’in şu sözlerini kullanmaktadırlar: “Sosyalizm, insanlığın baştan beri kazanmış olduğu bilgilerin bütününden doğmuştur. Bu bakımdan, proletarya kültürü, kapitalist toplumun, feodal toplumun, bürokratik toplumun da egemenliği altında sağlanmış bilgiler bütününü üstlenmeli ve onun mantiki bir gelişimi olmalıdır. Sosyalist olmak için insanlığın yarattığı bütün düşünce zenginliklerini içine sindirmiş, belleğine işlemiş olmak gerekir.”
Çekoslovak Yazarlar Birliği’nin IV. Kongre bildirisinde de kültür açısından Lenin’in bu görüşüne dayanılmaktadır. Ayrıca Çek ve Slovak kültürünün Avrupa kökenli niteliği belirtilmektedir.
Doğu ve Batı sosyalistleri arasında kültür görüşü farkı edebiyat ve sanat alanında da kendini gösteriyor. Çin’deki kültür devriminin yarattığı devrimci romantizm (Garaudy bunu “klişeci ve tumturaklı bir edebiyat” diye niteliyor) şu yöndedir:
“Yiğit işçi, köylü ve asker tipleri yaratacağız. Gerçek kişiler ya da olaylar yerine ülkücü tipler yaratmamız gerekir. Bu konuda Başkan Mao’yu dinleyelim: Edebiyat ve sanat eserlerinde yansıtılan hayat, gerçekte rastladığımız hayata göre daha mutlak, daha yoğun, daha tipik, daha ürkütücü ve daha evrensel olmalıdır.”
Mao’nun devrimci romantizmine karşı Batılı sosyalistin “kıyısız gerçekçilik” adıyla çıkardığı slogan, iki kesim arasındaki farkı çok güzel anlatmakta, mutlaka parmak basılacak önemli bir noktaya ışık düşürmektedir. Sosyalizmin iç tartışmasındaki entelektüel diyalog son yıllarda Sovyetler Birliği – Çin arasında olmaktan çıkmış ya da pek yakın bir zamanda çıkacağı belli olmuş, Avrupa sosyalistleri ile Çin arasında sürmeye başlamıştır. Çünkü Avrupalı sosyalist revizyonizmi açıkça üstlenmekten çekinmemekte, hatta bunu kendisi için çok uygun bir şey olarak görmekte, Sovyetler Birliği düşünürleri gibi arada kalmamaktadır.
Avrupalı sosyalistin revizyonizmi gönüllü olarak üstlenmesinin tartışma konusunda kendisine daha kesin olanaklar kazandırdığı söylenebilir. Bu arada Doğulu sosyalistin de kültür devrimiyle daha bir uca kaydığı görülüyor. Sözgelimi 1956 yıllarında “yüz çiçek açsın, yüz okul çatışsın” diyen Mao Çe Tung’un giderek daha keskin ve tek yönlü bir görüşe doğru kaydığına tanık oluyoruz: Bir süre sonra “sadece işçiler, köylüler ve askerler için eserler yaratmaktan söz etmiş”, daha sonra da işçilerin, köylülerin, askerlerin yaptığı sanattan söz etmeye başlamıştır: “Şimdi iyi felsefi eserlerin büyük bir kısmını işçiler, köylüler, askerler yapıyor.”
Doğulu sosyalist daha da ileri gitmektedir. Sosyalist devrimi büyük bir bütün halinde tarih boyunca uzanan geçmiş kültürden ayırmak istemektedir. Şimdiye dek değişmez, sonsuz sayılan şeylere de karşı çıkıyor o. Sözgelimi Başkan Mao Çe Tung’a göre sınıflı bir toplumdaki aşk bir sınıf aşkıdır nihayet. Yine ona göre “revizyonistler insani olma niteliğini yitirmiş kimselerdir.” Batılı sosyalist ise bu ağır yargının Marksist düşünceye aykırı olduğunu ileri sürüyor, Marx’ın “bir kapitalistin, kişiliği sınıf ilişkileriyle oluşmuş bir kapitalistin bile, insanilik niteliğini yitirmeyeceği” yolundaki sözlerini hatırlayarak Mao Çe Tung’un Marksizmden saptığının bir ayrıntısını daha bulduklarına inanıyorlar.
Çekoslovakya’daki yeni hava (bastırılmış gibi görünmesine rağmen hareketin içten içe gelişeceği, sonuna kadar süreceği anlaşılıyor) Avrupalı sosyalistin düşüncelerini üstlenmiş gibidir. Hatta “Avrupalılık bilinci”nin bu ülkedeki aydınlar arasında Sovyetler Birliği için daha tehlikeli bir sınıra kayabileceği de düşünülebilir. Elbet bunda Sovyetler Birliği’nin baştan beri Çekoslovakya’da işi iyi yönetmemesinin, bu ülkenin özelliklerine önem vermemesinin, Stalinci yöntemlerle hareket etmesinin, kendi yurdunda Stalin’i lanetlediği halde Doğu Avrupa’daki halk cumhuriyetlerinde Stalinci yöntemlere son verdirmeyi düşünmemesinin büyük rolü vardır. Çekoslovak Yazarlar Birliği’nin şimdi kapanmak zorunda kalmış yayın organı Literarny Listyk’nin 22 Ağustos 1968 tarihli sayısındaki ilk yazıda şöyle denmesi çok anlamlıdır:
“21 Ağustos gecesi Çekoslovakya, Çeklerin ve Slovakların kendilerine dost bildikleri ülkelerin birlikleri tarafından işgal edildi. Çünkü 1968 Ocak ayından beri Çekoslovak halkı, halk tarafından daha iyi bir yönetime, her bireyin gerçek anlamda serbestçe gelişmesine, halkların insanlığa sunduğu en iyi insanlar kuşağını sosyalist bir perspektifte birleştiren ülkülerin gerçekleşmesine imkân tanıyacak bir yönetime yönelme kararı almıştı.
Bu düşünceyi, bu büyük umudu tehdit eden şey Stalinciliktir; bir sürü insanın gözleri önünde bu düşünceyi, bu umudu ateşe atan ve bütün dünya yüzeyinde demokratik sosyalizmin daha yüksek bir aşama göstermesini imkânsız kılmak isteyen Stalincilik. Çekoslovak aydınları, Stalinciliğin her türlü görünümüne karşı direnmeyi boyunlarına borç bilmişler, Çekoslovakya’nın yeni bir yola girmesi için yapılan mücadelenin en ön sıralarında bulunmuşlardır. Sosyalizmin yeniden doğuşu fikirlerine katıldığımız için gurur duyuyor, ülkemizdeki işçilerle, bütün halkımızla, aynı şeyleri düşünüp söylediğimiz için kendimize büyük bir mutluluk payı çıkarıyoruz.”
Hele kültür düzeyi böylesine yüksek bir ülkede kıt görüşlü kaba danışmanlarla yaratıcı çalışmanın her alanına çok yanlış bir şekilde sızmak istenmesi siyasal açıdan da pek anlaşılır, açıklanabilir şey değildir. Siyasal davaların Stalinci yöntemlerle yürütülmekte devam etmesi, suçsuz bir kimseden “suçluyum” itirafının koparılmaya çalışılması böylesi sonuçları hazırlayacaktı elbet. Sosyalizmi gönüllü olarak karşılayan Çek ve Slovak aydınları, önce küstürülmüş, düş kırıklığına uğratılmış, sonra da içine zorla sokulduğu yeni bir yabancılaşmanın kabuğunu kırmak için yeni kanıtlar aramaya başlamasına sebep olunmuştur. Bu yeni kanıtların özgürlük teması çevresinde toplanacağını Sovyetler Birliği’nin Çekoslovakya’ya uygun gördüğü siyasal rejimin gelişimi haber veriyor olmalıydı zaten.
Artık çok şey değişmiştir.
Çek ve Slovak düşünürü, Batılı sosyalistin düşüncelerini üstlenmiş bulunmaktadır.
Gerçekten Çekoslovak Yazarlar Birliği’nin o ünlü kongre bildirisindeki şu cümleler çok anlamlıdır:
“İnsanın kaderine ilişkin her buluş, insanla ilgili her yeni gerçek, parçalı da olsa, kuşku doğurucu nitelikte de olsa, bizim kültürümüzün bir parçasıdır. Çünkü sosyalist hümanizmimizin içinde belirmektedir.”
Bildiride sözü edilen demokrasi ve özgürlük kavramları iyice esnek iki kavram. Hele hoşgörü üstüne söylenmiş sözler iyice kesin: “Sosyalist toplum, hoşgörüyü bir özgürlük araştırması olarak görür.”
Yazarlar Birliği Başkanı Edouard Goldstücker’in gerçekçilik konusundaki düşünceleri de yeni Çek ve Slovak yazarının ülkücü sanattan ve olumlu tipten ne kadar uzakta bulunduklarını gösteriyor: “Bugün mirasçısı olduğumuz gerçekçiliğin, sadece dış görünümlerin tasviriyle uygulanan gerçekçiliğin çağı geçmiştir, geçmektedir.” Edouard Goldstücker’in bu cümleyle anlatmak istediği şey, Roger Garaudy’nin “Kıyısız gerçekçilik” deyimiyle anlatmak istediği şeyi de aşmaktadır. Nitekim Kafka’dan söz ederken iyice açıyor bu fikrini Edouard Goldstücker. Şöyle diyor: “Kafka, gerçeğin (réalité’nin) sunduğu çehreye kuşku beslemeyi, doğru’yu (vérite’yi) aramayı esinletti bize. Gerçeğin sınırlarını genişletti.”
Edouard Goldstücker şöyle diyor:
“Maddi alanda olsun, manevi alanda olsun, insanlığın büyük bir aşamaya ulaştığı bir gerçek. İnsanlığın bugün vardığı noktadan geri döndürülmesi mümkün değildir. Sosyalizm, eski rejimlere göre insanlara daha fazla özgürlük getirmezse zaferi tam olmayacaktır. Başka bir yazımda söylediğim gibi toplumumuz mevcut durumuyla da daha fazla özgürlüğü kaldırabilir.”
Acaba Çekoslovak aydını devrim havasından çıkmak mı istiyor artık? Yazarlar Birliği Başkanı’nın sözleri bunu doğrular gibi.
Her devrim normal bir rejimden olağanüstü bir rejime geçişin koşulları içinde gelişir. Olağanüstü bir durum kaçınılmaz bir şeydir devrimler sırasında. Ancak yıllarca devam edemez bu. Hapishanedeyken, Engels’in Tabiatın Diyalektiği’ni okurken bana çok şey anlatan bir cümle çarptı gözüme: “Evimin önünde sayısız yol vardır. Ama onlardan biri kendini kabul ettirdiği anda öbürleri silinip gider.” Bu fikir devrimler için de doğrudur.

Eylül 1968
Cemal Süreya
Papirüs’ten Başyazılar

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Felsefe ve Din: Felsefeye İhtiyacımız Var mı? – Alan Woods

Hayatı anlamsız bir dizi tesadüf olarak ya da düşüncesiz bir rutin olarak anlamak istemeyen herkes, felsefeyle, yani gündelik varoluşun dolaysız...

Kapat