Cemal Süreya: Ortalama aydınımız derin sorunları kurcalamaya bile korkuyor

Gerçek Ayıklanma

Sonra gece olur. Sonra sabah olur. Sonra adam sokağa çıkar. Çıkmasına çıkar ya, bir de bakar ki, çorabının birini ters giymiş. Canını sıkar bu onun. Sinirleri ırgalanır. Sonra eğilir bir köşede. O çorabı çıkarıp, tersine çevirip, yine giyecektir. Ancak eğilince bu kez öbürünü de ters giymiş olduğunu anlar. Gülümser. Bozulan düzeni yeniden kurulmuştur. Sanki asıl olan, ikisinin de düz olması değil, ama belki ikisinin de tersten olsun düzden olsun birbirine uymasıdır. İşte tam böyle günümüzün kitle aydını, ortalama aydınımız derin sorunları nedense kurcalamaya pek yanaşmıyor. Korkuyor nedense. Büyük aykırılarla karşılaşmaktansa kendinde küçük ve kolay uyumları deniyor hep. Küçük uyumlara sığınıyor, onlara sürgün ediyor kendini. Derinlere inmekten, asıl gerçeği kovuşturmaktan bir vazgeçişi var. Önce büyük bir sayrılık haliymiş gibi görünen bu vazgeçiş giderek onun yaşamasında felsefi bir tutarlık kazanıyor. Tutsak ediyor, engelliyor onu. Bu neden böyle oluyor acaba? Bu vazgeçiş, bu yılgınlık nerden geliyor? Bin yıllık kötümserliğimizi besleyen o ağulu su hangi sudur? Bilinçaltımızda çöreklenmiş o korku?

O vazgeçiş, o yılgınlık, o su, o korku… Onlar hep yurdumuzdaki toplumsal ayıklanmanın (séléction) tek yönlü ve ters işlemesinden doğuyor. Düşüklerin yönetim süresine rastlayan on yıllık demokrasi deneyi bunu iyice belli etmiştir. Eskiden de çarkın başında bulunanlarla çarkın dişlerine girenler arasında ayıklanma bakımından sadece bir rastlantı değil, hatta ters yönde bir belirlilik vardı. Demokrasi deneyi bunu iyice çoğalttı. Tam on yıl cahil bir şeytanın cumhurbaşkanı, günde beş vakit ulusa söven bir uyurgezerin başbakan, kişiyi Darwin’in insanın maymundan geldiği kuramına inandıracak bir adamın Büyük Millet Meclisi başkanı olmasındaki tersine işlerlik söylemek istediklerimizin kenar bir örneğini gösteriyor. Aynı şeyi türlü önem ayrımcılıklarıyla ekonomik, toplumsal ve politik yaşamamızın bütün alanlarına uzatabiliriz. Yurdumuzun toprağına kadar sinmiş büyük kötümserliği yıkmak sanıldığı kadar kolay olmasa gerek.

Sık sık bizden neden büyük sanatçı, büyük bilimci çıkmaz diye söylenir dururuz. Yakınır dururuz. Nasıl çıksın? Şu uzun Anadolu’da deha ihtimalleri yoksulluğun, bırakılmışlığın, okulsuzluğun cehenneminde kuruyup gitmektedir. Bugün uzaklarda, gerilerde, köylerde Türk köylüsü dehasını dere boylarında değnek yontmakta ya da kağnı tekeri onarmakta harcıyor. Ağaçlar, sular, toprak altları iri bir yalnızlık içindedir. İnsan ve tabiat güçleri bir arada, birbirine göre değerlendirilememektedir. Erkeklerin yüzde altmışı, kadınların yüzde yetmiş üçü okuma yazma bilmediği gibi, birkaç milyon yurttaşımız da Türkçe konuşamamaktadır. Köylerde, hatta kasabalarda sınırlı, ilkel bir “ayni ekonomi” işlerliktedir. Ücretler Tunç Kanunu yörelerinde; yerin demir göğün bakır olduğu bir bölgededir. Toplumsal Doktrinler tarihinde çok geçen o “Güvercinler” öyküsü bizim üretim çarkımızın sonuçlarını çok güzel anlatır. Zaten Bay Düşük her mahallede birkaç milyoner yetiştirdik diyerek durumu o öyküden çok daha iyi tespit etmişti. Hep çok bağlı, hep çok hoşgörür olan bu toplum nedense hakkı olan bir en az yaşama düzeyinden, sanki sistemli bir şekilde, hep uzak bırakılmıştır. Onun için Birinci Cumhuriyet çağında yurdumuzda gerçek bir toplumsal akıcılığın sözünü edemeyiz. Kalım kavgasının sert ve kesin sonuçları, bağnaz gerekirciliği Türk ortalama adamında eşya, tabiat ve insan karşısında büyük bir moralsizlik yaratmıştır. İlginç bir tarihimiz olduğu halde bir felsefi olanak edinemememizin, ekonomik düzeni kuramamamızın ulus olma yolunda güçlüklerle karşılaşmamızın nedenleri hep bundadır. Kalkınamamamızın, doğrulamamamızın gerekçesini bunda arayalım. Çünkü Türkiye gibi çok geri ekinsiz bir ülkede yalnız siyasal köklere dayanan bir demokrasi daha çok, zararlarını gösterecek şekilde işlemek eğiliminde olacaktır. Bir yıl değil, beş yıl değil, ama belki on yıl sonra yine soysuzlaşabilecektir. Geri bir ülkenin ve ekonomik, toplumsal ayıklanmasını aydınlığa çıkaramamış bir ülkenin demokrasisinde tarihsel ve geçici nedenlerle çarkın başında bulunan öyle bir küçük grup vardır ki her şey o grubun kavgasına, aşkına, fantezisine göre ayarlanmıştır. Kalım kavgası çatışmalarından o gruptan olan bireyler ya da kümeler sıyrılır, üste çıkar. Ancak bunların kendi aralarında bile en iyileri, en güçlüleri oldukları söylenemez elbet. Hatta tam tersini düşündürecek karineler, gerçekler dünya uluslarının yaşamasını doldurmaktadır. Nasıl olsa üste çıkacak olmanın verdiği bir rutin, bir rahatlık soysuzluğa uğramamış potansiyellerini de eritmekte, statükonun çok ucuza elde edilmiş kıtlık fiyatı bitişiğinde onları şekerleştirip bırakmaktadır.
Biz toplumsal ayıklanma ile üretim metotları arasında zorunlu ve sağlam bir bağlılaşma (corrélation) vardır, diyoruz. Üretim metotlarını soylu bir düzene sokmadan bir şey yapamayız. Türk ortalama adamının tarihsel en büyük sorunu budur. Okuyun Kemal Tahir’in romanlarını, o romanlarda sentetik bir tarih ışığı düşürülmüş Türk ortalama köylüsünün acıklı otobiyografisini göreceksiniz. Mustafa Kemal çok daha önceleri bu gerçeği kavramış ve Büyük Millet Meclisi’nde şu sözleri söylemiştir: “Önce içtimai hürriyet efendiler! Siyasi hürriyetler daha sonra gelecektir.” Ne yazık, özellikle 1945 yılından bu yana yalnız siyasal hürriyetler önde tutulmuş, onların kavgası yapılmış, işin tuhafı en çok kısıntı da bu dönemde olmuştur.
Oysa büyük kitlede gerçek bir ayaklanmanın temellerini atmak istiyorsak toplumsal kökleri de cesaretle dinamitlemeyi bilmeliyiz. Hiçbir şey onca zor değil aslında. Kimseler onca yalnız değil. 27 Mayıs Devrimi’nden bu yana halkta çarçabuk oluştuğunu gözlemlediğimiz sevgi, barış, birlik, özgecilik eğilimleri bize umut veriyor. Bu güzel ortamda Türkiye’nin sorunlarını namuslu ve cesur olarak ele alalım, isteklerimiz ne ise metotlarımızı ona göre ayarlayalım. Elimize geçen şu soylu fırsattan faydalanalım. Yalnız on yılın değil bütün tarihin yanlışlıklarını, karalarını silmeye çalışalım. Hesap soracaksak bunu kişi planından kitle planına, bilanço planından piyasa planına, gün planından tarih planına götürelim. Bugün devlet yönetimini geçici olarak ele alan yurttaşlarımız kadar hiçbir idareci kitlesi doğrudan doğruya halktan gelmiş değildir. Milli Birlik Komitesi’ndeki yurttaşlar yakın tarihimizin en büyük şerefini olduğu kadar en büyük sorumluluğunu da taşıyorlar. Çünkü onların tohumlarını atacakları her güzel davranış sonra gelecek partileri bağlayacaktır. Sadece siyasal alandaki düzeltmeler, yerine getirmeler sayrılığın kökünü kazıyamaz. Ancak ayıklanmayı gerçek bir aydınlığa çıkardığımız zaman, ulusal birliğimizi toplum olarak yukarıdan, birey olarak aşağıdan kurabileceğiz. Kavga yerine sevgiyi, dayanışmayı koymak yalnız bununla mümkün. Hümanizmin son verilerinden faydalanmak yurdumuzun şartları için eskiden de kaçınılmazdı. Şimdi düşüklerin kötü yönetimlerinin her alandaki yıkıntıları sonunda daha kaçınılmaz olmuştur.

Ağustos 1960
Papirüs’ten Başyazılar / Cemal Süreya

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Murray Bookchin: İnsanlıkla doğanın kavgası insanla insanın kavgasının uzantısıdır

Kapat