“Bir ödülün değerini ne belirler?” Ödüller, Armağanlar – Cemal Süreya

Bir ödülün değeri birçok öğenin yan yana bulunması koşuluna bağlıdır, demiştik. Bunların en önemlileri şunlardı: a) o ödülün daha önce kimlere verildiği; b) ödülün daha önce kimlere verilmediği; c) ödülün maddi değeri ve sağladığı maddi imkânlar; d) jüri üyelerinin kimlerden meydana geldiği; e) bu son ödülü kazanamayan eserlerin de değerli oluşu; f) ödülü verenin kim olduğu. a, b) Bir ödülün önemini yaratan en yakın öğe o ödülün daha önce de hep değerli eserlere verilmiş olmasıdır. Sözgelimi Nobel ödülü, hep değerli kimselere verilmiş olduğu için önemlidir. Bu yüzden Nobel ödülü, bir para verilmeseydi de önemli olacaktı. Ve kazanan kimsenin kitaplarına biçilmiş değer varsayımı geniş birtakım imkânları kendisiyle birlikte getirecekti. Sonra şu da var: Nobel ödülünü kazanamayanlar da hep değerli yazarlardır. Ödülün önemini iyice perçinleyen bir şeydir bu. Örnekleri bizden alalım. Yeni konulan May ödülü daha önce hiç verilmediği için henüz değerinin ve öneminin dinamiğini kurmuş sayılmayacaktır. Onun önemi sadece seçilen yapıtın değeriyle ve öbür aday yapıtların değeriyle koşullanacaktır. Sonuçta kazanan yapıt önemli de olsa, elenenlerin önemli olmadığı görülürse May ödülü değerinden bir şey yitirecektir. Kemal Tahir’in Devlet Ana’sı ise katıldığı Türk Dil Kurumu ödülünde tek adaydır; bu yüzden, daha çok, daha önce ödül kazanmış romanların değerleriyle koşullanacaktır. Sait Faik hikâye armağanı ise hikâyecileri bir çeşit sıraya dizip hepsini taçlandırma eğiliminde olduğundan ve değerliyle değersizi her zaman aynı titizlikle ayırt edemediğinden bu yıl Muzaffer Buyrukçu’ya verilen armağan bu açıdan pek önemli bir armağan sayılmamak gerek. Yeditepe şiir armağanının ise aynı yönden daha tutarlı olduğu söylenebilir. Gerçi o da birtakım sürçmeler içinde olmuştur, kazananların listesindeki olumluluğu kazanamayanların listesiyle karşılaştırdığımızda onda da bazı çelişkiler, hatta haksızlıklar (Tabii burda açık haksızlıklardan söz ediyoruz. Yoksa bir armağanda tam haklı bir tutumda olmaya imkân yoktur) bulunmaktadır. Ama sonuçta Yeditepe armağanının daha titiz olduğunu görmemek elde değil. Buna karşılık Sait Faik armağanının maddi değeri yüksek.

Bir noktaya daha dokunalım: Şimdiye dek çizdikleri grafiğe bakarsak, Türk Dil Kurumu şiir, hikâye, roman, çeviri, eleştiri-deneme-gezi armağanları arasında da tam bir bağdaşıklık bulmayacağız. Bir ara hiç kimseye verilmeme eğilimiyle şiir, herkese verilme eğilimiyle çeviri, değerli çalışmaları seçerken bol bol yanlışlığa düşülme eğilimiyle eleştiri-deneme-gezi ödülleri bir iki yıl önce iyice tavsamış bulunuyordu. Yukarda elenen yapıtların değerliliğinden söz ettik. Elenen yapıtın da değerli olmasını söyledik. Ama kazanan değerli bir yapıtın varlığı şartıyla tabii. Ortada değerli adaylar varken, daha önceki ödül dönemlerinde ödüllendirilmiş olanlar kadar değerli yapıtlar varken, ödülün yıllar yılı verilmemesi o ödülün iki yönden düşünülmesine yol açar: Bir yandan, her ödül döneminde elenmekte olan yapıtlar daha önce taçlandırılmış olanlarla karşılaştırılmaya başlar; böylece daha önce ödül almış yapıtların o ödüllerle kazandıkları ün ya da değer örselenir. Bir yandan da ilerde ödül alacak yapıtlara, kısaca ödülün kendisine karşı derin bir güvensizlik uyanır. Türk Dil Kurumu şiir ödülü, böyle bir sarsıntı geçirmiştir.

c) Ödüller ya da armağanların maddi değerlerinin önemini açıklamak bile gereksiz. Nobel’in önemini sağlayan bir öğe de taşıdığı ve arkasında sakladığı maddi imkânlardır. Bizde bu işin başka ülkelere göre çok geride kaldığı muhakkak. Bir ödül ya da armağan belli bir ülkede verilen telif ücretinden fazla olmalıdır. Hem de kat kat fazla olmalıdır. Telif ücretinden fazla olmayan bir ödülün yazarı çalışmaya, yarışma duygusuna iteceği, gençleri yüreklendireceği, toplumda çok yankı uyandırarak satışı artıracağı kuşkuludur. Öte yandan ödülün maddi değeri jüri üyelerinin giderlerinden, yemek, tören vb. için yapılan giderlerden de muhakkak fazla olmalıdır. Kemal Tahir, romanı için, diyelim 20.000 lira telif ücreti aldı. Bu durumda onun 2000 liralık Türk Dil Kurumu roman ödülü alması ne ifade edecektir? Yazar için bir şey ifade etse, bizim için, okur için ne ifade edecektir? Aynı şeyi daha yenilerde değerli şair Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya bir Amerikan kuruluşu tarafından verilen 1000 dolarlık armağan için de söyleyebiliriz. Bu kuruluş hem bir ülkenin “en iyi şairi”ni seçtirmiş, hem de ona kendi ülkesinde ortalama bir yazarın kitabına ödenen telif ücretinin yarısını bile bulmayan bir para ödemiş olmaktadır. Bizce özel koşulları göz önüne getirildiğinde, gülünç bir miktardır bu. Burdan şu noktaya geliyoruz: Armağanın maddi değeri o armağanı ya da ödülü veren kuruluşun ya da kimsenin varlığı ile ilgilidir. Yeditepe bir ara 250 lira şiir armağanı veriyordu. Bu Yeditepe için de çok küçük bir paraydı. Ama Yeditepe sözgelimi 5000 liralık ödül koysaydı bu miktar yeterli sayılabilecekti. Ama sözgelimi Varlık dergisi bir armağan koysa, bu armağanın maddi değerinin herhangi bir sanat türü için 25.000 liradan daha az bir parayla ifade edilir cinsten olmaması gerekir. Türk Dil Kurumu’nun armağanlarının da kendi varlığıyla ve özel durumuyla ilgilendirilerek en aşağı o kadar olması gerekirdi. Milyonları aşan bütçesiyle bu kurum koyduğu ödüllerin ciddiliğini bozmak için çalışır gibidir. Türk Dil Kurumu ödülünü kazanmış olmak, herhalde, kitabı kurumca basılan bir kimseye ödenen telif ücretinden ya da herhangi bir yönetim kurulu üyesinin iki kere İstanbul’a gidiş geliş yolluğundan daha önemsiz sayılmamalıydı. Türk Dil Kurumu bugün Türk yazarına en yakın bir kuruluştur. Bütün kusurlarına, bütün yanlış hareketlerine, içinde taşıdığı bütün yabancı maddelere rağmen, bu böyledir. Bir bakımdan bu yönden örnek bir davranışa onun önayak olması gerekir. Kurum yöneticilerinden sadece şu soruya karşılık vermelerini rica ediyoruz: Bu durumdan bir utanç duymuyorlar mı?

d) Jürinin kimlerden meydana geldiği de ödülün ya da armağanın değerini oluşturan temel bir öğedir. Yeni edebiyatı izlemediğini, hatta çok zamandır hiçbir şey izlemediğini, zaten hiçbir zaman da hiçbir şeyi ciddi olarak izlemediğini herkesin bildiği bazı kişilerin (sözgelimi bir Sabri Esat Siyavuşgil’in, bir Vahit Turhan’ın) bulunduğu bir jüri yanlış bir jüri değil midir acaba? Sait Faik hikâye armağanının aksaklıkları bu gibi kimselerin ilgisiz, uzak, önemsemez tutumlarından ileri gelmekte değil midir? Türk Dil Kurumu ödül jürisinde bazı ilerici yapıtlara karşı siyasal bir vetonun kişiselleştirilmiş sloganlarıyla çıkan bazı üyelerin bulunması Kurum’un devrimci niteliğine olduğu kadar ödülün sağlığına da zarar vermemekte midir?

Türkiye’de ödül jürilerinin çok kere iyi çalışmadıkları, önlerine gelen yapıtları önemsemedikleri, hatta bunları okumak zahmetine bile katlanmadıkları (Raportör üye ya da çalışkan bir üye, yapıtı savunur ve parmaklar o üyeye karşı beslenen sevgiye, kızgınlığa uygun olarak kaldırılır ya da kaldırılmaz…) bir gerçektir.

f) Ödülü verenin kim olduğu da önemli. Sözgelimi General Motors’un ya da Koç’un koyduğu bir ödülle Varlık dergisinin koyduğu bir ödül arasında fark olacaktır. Bir Türk yazarı için Pulitzer’le Goncourt’un, onunla da Lenin barış armağanının mutlaka bir farkı olacaktır.

Haziran 1968
Cemal Süreya
Kaynak: Papirüs’ten Başyazılar

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Rob Costlow piyano dinletisi: Sophomore Jinx, Woods of Chaos adlı iki albümü

Birçok enstrümanın yerini sadece piyanonun aldığı genelikle sade, sakinleştirici bir seyre sahip çalışmalar yapan Rob Costlow, kendi müziğini yaratmayı amaç...

Kapat