“Güzel, çok güzel!” Lev Tolstoy’un Bir Çocukluk Anısı: Kötü Not

Lev TolstoyLüboçka’nın doğum günü olan 13 aralık günü, Prenses Karnakova ile kızları, Bayan Valahina ile Soniçke, İlinka, Grap, küçük İvinlerin ikisi, daha yemekten önce bize gelmişlerdi.
Çağrılıların toplandığı aşağı salondan yükselen konuşmalar, kahkahalar, gürültüler bize kadar geldiği halde, sabah derslerimizi bitirmediğimiz için onlara katılamıyorduk. Ders çalıştığımız odada asılı duran izlencemizde: Lundi de 2 à maitre d’histoire et de geographie yazılıydı. İşte bu maitre d’histoire’ı bekledikten, dinledikten, uğurladıktan sonra ancak özgür kalabileceğiz. Saat ikiyi yirmi dakika geçtiği halde, tarih öğretmeninden hâlâ bir ses çıkmadığı gibi, her zaman geçtiği sokakta da görünmüyordu; görünmesini de istemiyordum.

Volodya, dersini hazırladığı Smaragdof’un kitabından bir dakika başını kaldırarak:
– Lebedyev galiba bugün gelmeyecek, dedi.
– Aman umarım gelmez, çünkü hiçbir şey bilmiyorum, dedim, üzgün bir sesle: ama geliyor işte, diye ekledim. Volodya yerinden kalktı, pencereye yaklaştı:
– Hayır, dedi. O değil, bir başkası.
Çalışmadığı, dinlendiği dakikalarda yaptığı gibi gerinip aynı zamanda başını da kaşıyarak:
– Saat iki bucuğa kadar bekleriz, o zamana kadar yine gelmezse, St. Jérôme’a, kitapları toplayacağımızı haber verebiliriz, diye ekledi.
Ben de gerindiğim sırada Kaydonov’un iki elimle tuttuğum kitabını başımın üstünde titrettikten sonra:
– Derse gelmekten ne zevk alıyor, anlamıyorum… dedim.
İşsizliğin verdiği sıkıntıdan kitabımı açarak dersimi okumaya başladım. Ders hem uzun, hem de zordu; bense hiçbir şey bilmiyor, ne kadar okusam yetiştiremeyeceğim gibi, aklımda da bir şey kalmayacağını anlıyordum. Hem öyle heyecanlıydım ki, bu anda kafamı bir konu üzerinde toplamama olanak yoktu.
Bana çok sıkıntılı, çok ağır gelen tarihten önceki derste, Lebedyev beni St. Jérôme’a şikâyet etmiş; ders notu defterime de çok kötü sayılan “2” numara atmıştı. Daha o gün St. Jérôme, gelecek derste de numaram “3”ten aşağı düşerse cezalandırılacağımı söylemişti. İşte gelecek ders geldi, doğrusu çok da korkuyorum.
Bilmediğim dersime o kadar dalmıştım ki, dışardan gelen ayaktan çıkarılan lastik sesi beni şaşırtmıştı. Başımı çevirdiğimde kapıda, bana çok soğuk gelen Lebedyev’in çiçek bozuğu yüzü, çok iyi tanıdığım, önü iliklenmiş lacivert fraklı hantal vücudu görünmüştü. Öğretmen ağır ağır şapkasını pencereye, defterini de masanın üzerine koyduktan sonra, sanki çok gerekliymiş gibi, iki eliyle frakın kuyruklarını kaldırarak derin bir soluk aldı, yerine oturdu. Terli ellerini ovuşturdu:
– Baylar, dedi. Önce geçen dersimizi yineleyelim, sonra da ortaçağda geçen olaylar üzerine size bilgi vermeye çalışacağım.
Bu, dersinizi anlatın demektir.
Volodya, dersini iyi bilen kimselerde görülen bir tavırla, çok rahat ve güven içinde anlatırken ben de iş olsun diye merdiven başına çıktım, aşağı inmemize izin verilmediği halde, nasıl oldu bilmiyorum, kendimi aşağıda buldum.
Her zaman gözetme noktası olan kapının arkasına yerleşmek üzereydim ki, her zaman başıma bir dert açan Mimi, birdenbire bana çarptı, korkunç bir bakışla bir bana, bir de kızların kapısına, yine bana baktıktan sonra:
“- Siz burada mısınız?” dedi. Bir kez sınıfta olmadığım, sonra hiç yakışık almayan bir yerde bulunduğum için kendimi her bakımdan suçlu buluyor, bunun için de başımı önüne eğip susuyor, kendimi pişmanlığın en açık örneği olarak görüyordum. Mimi:
– Bu kadarı da fazla, burada ne yapıyordunuz?, diye sordu. Ben susuyordum. O, bükülmüş parmağını tırabzana vurarak: “Bunu böyle bırakmam. Hepsini Kontes’e anlatacağım” diye sürdürdü.
Sınıfa döndüğüm zaman saat üçe beş vardı. Öğretmen, ne girdiğimin, ne de çıktığımın farkında değilmiş gibi Volodya’ya yeni dersini anlatıyordu. Dersini bitirip defterleri topladığı, Volodya da ders kuponunu getirmek için başka odaya gittiği zaman, birdenbire, beni unuttuklarını, artık hiçbir sorun kalmadığını düşünerek sevinmiştim ki, öğretmen gaddarca bir gülümsemeyle bana döndü ve ellerini ovuşturarak:
– Umarım ki dersinizi hazırladınız, dedi.
– Evet hazırladım, yanıtını verdim.
İskemlesinde sallanıp düşünceli gözlerle ayaklarına bakarak:
– Kutsal Louis’nin haçlı seferlerinden bir şeyler anlatmak sıkıntısına katlanır mısınız? Kaşını kaldırıp parmağıyla hokkayı gösterdikten sonra:
– Evvela Fransa kralının bu sefere çıkmasının nedenlerini söyleyin, sonra da; havada bir şey tutuyormuş gibi ellerini sallayarak:
“- Bu seferin özel yanlarını anlatın”; elindeki defterleri masanın sol yanına vurarak: – “Bu seferin Avrupa devletleri üzerindeki etkisini anlatın.” Başını sağ yana eğerek defterleri de o yana vurduktan sonra: “-Hele Fransa’ya olan etkisini söyleyin…” diyerek sorusunu bitirdi.
Birkaç kez yutkundum, başımı bir yana eğerek yanıt veremedim. Sonunda masada duran kaz tüyü kalemi elime aldım… Şimdi de kalemi koparıyor, susmayı sürdürüyordum. Öğretmen elini uzattı:
– Kalemi alabilir miyim?, dedi. Gerekebilir. Şimdi buyurun.
– Louis, şey Kutsal Louis… İyi ve şey… akıllı bir çardı.
– Kim?
– Çar. O Kudüs’e sefer yapmayı kurdu, Fransa’nın yönetimini annesine bıraktı.
– Annesinin adı neydi?
– Bı… bı… lanka.
– Nasıl ? Bılanka mı?
Dudaklarımı yana bükerek tuhaf bir biçimde gülümsedim. Öğretmen alaylı alaylı:
– Peki efendim. Daha başka şeyler biliyor musunuz? dedi.
Benim için artık yitirecek bir şey kalmamıştı. Bir kez öksürdükten sonra yalan yanlış aklıma ne geldiyse sıraladım.
Öğretmen susuyor, elimden aldığı tüy kalemle masanın tozlarını temizliyor, arada bir: “- Güzel, çok güzel!” diyordu. Hiçbir şey bilmediğimi, söylemek istediğimi gereği gibi anlatamadığımı anlıyor, öğretmenin de beni susturarak yanlışımı düzeltmemesine çok üzülüyordum. Öğretmen bir az önce söylediğim:
– “Kudüs’e hangi amaçla sefer yapmayı düşündü?” tümcesini yineledi:
– “Çünkü onun için… Çünkü o…”
Ben tümüyle şaşırdım, bir sözcük daha söyleyemedim. Hatta bu cani öğretmen soran bir susuşla bir yıl yüzüme baksa, yine yanıt vermek gücünü kendimde göremeyeceğimi anlıyordum.
Üç dakika kadar yüzüme baktıktan sonra öğretmenin yüzü derin bir üzüntüye büründü, bu sırada odaya giren Volodya’ya dokunaklı bir sesle:
– Lütfen defterlerinizi getirin, not atacağım, dedi.
Volodya defteri verdi, ders fişini de usulca önüne koydu.
Hoca defteri açtı, kalemini dikkatli dikkatli mürekkebe batırarak güzel yazısıyla Volodya’nın ders ve davranış bölümlerine beşer numara yazdı. Sonra kalemi benim numara hanelerimin üzerinde durdurdu, silkeledi, düşünmeye başladı.
Birdenbire, elinin güç fark edilir hafif bir deviniminden sonra, ders bölümünde güzel bir “bir” rakamıyla bir nokta; ikinci bir devinimiyle davranış bölümünde de ikinci bir “bir” rakamıyla bir nokta belirdi.
Öğretmen not defterimizi dikkatle kapattı, ayağa kalktı, yalvarış, korku, pişmanlık dolu bakışlarımı görmüyormuş gibi kapıya doğru yürüdü. Arkasından:
Mihayıl Larinoviç diye seslendim.
Ne söyleyeceğimi anlayan hoca:
– Hayır, dedi. Derse böyle çalışılmaz, boşuna para almak istemiyorum.
Lastiklerini, kalın paltosunu giydi, atkısını titizlikle bağladı. Demek benim başıma gelen yıkımdan sonra, başka şeylerle uğraşabiliyordu. Onun bir kalem oynatışı benim için ne büyük bir yıkım…
St. Jérôme odaya girerek:
– Ders bitti mi? diye sordu.
– Evet.
– Öğretmen hoşnut kaldı mı?
Volodya:
– Evet, dedi.
– Kaç numara aldınız?
– Beş.
– Ya Nikola?
Ben susuyordum. Volodya:
– Galiba dört, dedi.
Kardeşim, hiç değilse bugün için olsun beni kurtarmanın gerektiğini anlıyordu. Varsın cezalandırsınlar ama konukların olduğu sırada değil.

Lev Tolstoy
Kötü Not [Yeniyetmelik]
Rusçadan Çeviren: Râna Çakıröz

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Sigmund Freud: İnsan sonsuza dek çocuk kalamaz, vahşi dünyaya adım atmak zorundadır

Dini olmayan bir eğitim deneyini yapmaya değer diye düşünüyorum… İnsanoğlunun genel olarak dini illüzyonun tesellisi olmaksızın yapamayacağına, o olmaksızın hayatın...

Kapat