Lev Tolstoy’un yaşamında uzun zaman canlı kalan üzücü bir anı: Kavga

Lev TolstoyBüyük odada küçük masanın başında orta boylu, tıknaz, kızıl bıyıklı bir sivil oturmuş, bir şey yiyordu. Onun yanında uzun boylu, bıyıksız, esmer biri vardı. Fransızca konuşuyorlardı. Bakışlarının beni şaşırtmasına karşın, gene de sigaramı onların önlerinde duran mumdan yakmaya karar verdim. Onların bakışlarıyla karşılaşmamak için çevreme bakınarak masaya yaklaştım ve sigaramı mumun alevine tuttum. Sigaram tutuşunca sabredemedim ve yemek yiyen adamın yüzüne baktım. Onun kurşuni gözleri dikkatle ve düşmanca bana dikilmişti. Tam dönmek istediğim sırada, kızıl bıyıkları kımıldadı ve Fransızca olarak:
– Sayın bayım, yemek yerken yanımda sigara içilmesini hiç sevmem, dedi.

Ben anlaşılmaz birkaç sözcük mırıldandım.
Bıyıklı, bıyıksız efendiye, bana haddimi bildirirken seyretmesini söyler gibi baktı; bana dönerek çok sert bir sesle:
– Evet efendim, sevmem… burnumun dibine sokulup sigara içecek denli terbiyesiz olanlardan da hiç hoşlanmam, dedi.
O anda bana çıkıştığını anladım; önce kendimi suçlu saydığım için:
– Bundan rahatsız olacağınızı hiç düşünmemiştim, dedim.
– Ya, öyle mi? Kendinizin de bir terbiyesiz olduğunuzu düşünmüyordunuz, öyle mi? Bense öyle sanıyorum! diye bağırdı.
Beni aşağıladığını anlayarak kızdım:
– Bana ne hakla bağırıyorsunuz?
– Kimsenin bana saygısızca davranmasına asla izin vermem; sizin gibi delikanlılara ders vermeyi sürdüreceğim. Adınız nedir? Nerede oturuyorsunuz? dedi.
Çok kızmıştım. Dudaklarım titriyor, soluğum kesiliyordu. Suçum, çok şampanya içmemdi. Adama kötü hiçbir şey söylemedim. Tam tersine dudaklarım en söz dinler bir yolda adımı, adresimi bildirdi.
Bütün bu konuşma Fransızca olduğundan, adam Fransızca olarak:
– Soyadım Kolpikov’dur. Bundan sonra daha nazik olmaya çalışın, dedi; daha sonra görüşürüz, vous aurez de mes nouvelles diye ekledi.
Ben elimden geldiğince sesime kesinlik katarak, “Çok sevinirim!” dedim ve bu arada sönmüş olan sigaramla odaya döndüm.
Bu olaydan ne ağabeyime, ne de arkadaşlarıma söz ettim. Aslında onlar da sıcak bir tartışmaya dalmışlardı. Bir köşeye çekildim, çok garip olan bu olayı düşünmeye başladım: “Siz terbiyesizin birisiniz!” (un mal élevé, monsieur) sözcükleri gitgide öfkemi artırarak kulağımda çınlıyordu. Sarhoşluğum tümüyle geçmişti. Bu olayı yeniden düşününce, birdenbire bir korkak gibi davrandığım düşüncesi bana çok korkunç geldi. “Beni aşağılamaya ne hakkı vardı? Neden doğrudan doğruya rahatsız olduğunu söylemedi? Demek ki suç onda. Neden bana ‘terbiyesiz’ dediğinde, ona, ‘Efendi, terbiyesiz terbiyesizlik yapanlara derler,’ demedim ya da niçin doğrudan doğruya ona, ‘Kes sesini!’ diye bağırmadım? Bu çok iyi olacaktı. Niçin onu düelloya çağırmadım? Hayır, bunların hiçbirini yapmadım; bir alçak, bir korkak gibi aşağılanmaya katlandım,” diye düşündüm.
Kulaklarımda durmadan kışkırtıcı “Terbiyesizsiniz,” sözcüğü çınlıyordu. Kendi kendime, “Hayır, bu böyle bırakılamaz…” diye düşündüm.
Adama gidip ona korkunç bir şey söylemek, dahası, gerek görürsem, başına şamdanı indirmek düşüncesiyle ayağa kalktım. Sonuncu niyetimi büyük bir zevkle gözümün önünde canlandırmakla birlikte, yeniden büyük odaya girerken, korku duymuyor da değildim. Allahtan, Kolpikov yoktu. Odada yalnızca, masayı toplayan bir garson vardı. Bir an garsona olup biteni anlatmak, bu işte suçsuz olduğumu söylemek istedim, ama sonra vazgeçtim ve suratım asık, üzüntü içinde, odamıza döndüm.
Dubkov:
– Birdenbire diplomatımıza ne oldu? Sanırım Avrupa’nın geleceğini düşünüyor… dedi.
Ben öfkeyle başımı çevirdim:
– Beni rahat bırak, dedim. Sonra odada gezinerek, neden bilmem, Dubkov’un hiç de iyi bir adam olmadığını düşünmeye başladım. Onun bu bitmez tükenmez şakaları ve beni “diplomat” diye çağırışı hiç de hoş bir şey değildi. Onun, oyunda Volodya’dan para ütmekten ve bilmem hangi teyzeye gidip gelmekten başka bir düşüncesi yoktu. Hoşa gidecek hiçbir yönü de yok… Konuşmalarında her zaman ya bir yalan, ya bir bayağılık vardır. Durmadan biriyle alay etmek ister. Bence o, hem akılsız, hem de iyi bir adam değil. İşte böyle düşüncelere dalarak, Dubkov’a karşı, neden bilmiyorum, gitgide artan bir düşmanlık duygusuyla beş dakikamı geçirdim. Dubkov’a gelince o, bana hiç aldırış etmiyordu; bu da beni kızdırıyordu. Onunla konuşuyor diye Volodya ile Dimitri’ye bile kızmıştım.
Dubkov, bana alaylı ve düşmanca gibi gelen bir gülümsemeyle bakarak:
– Ne dersiniz arkadaşlar? Diplomatı ıslatalım mı? Sanırım kötüleşti, vallahi kötüleşti, dedi.
Ben onunla senli benli konuştuğumuzu unutarak hırslı bir gülümsemeyle:
– Sizi de ıslatmalı, kötüleşen asıl sizsiniz, dedim.
Bu yanıt, belki de Dubkov’u şaşırtmıştı, ama bana ilgisizce arkasını dönerek Volodya ve Dimitri ile konuşmasını sürdürdü.
Onların konuşmalarına katılmayı çok istediysem de, ikiyüzlülük edemeyeceğimi anlayarak yine köşeme çekildim ve gidinceye kadar orada kaldım.
Hesabı görüp paltolarımızı giyerken, Dubkov, Dimitri’ye döndü:
– Bakalım Orestis ile Pilad nereye gidecekler? Sanırım aşktan söz etmek için evlerine… Bu iş bize göre değil; biz sevimli teyzenin ziyaretine gideriz. Bu onların kabak tadı veren arkadaşlıklarından çok daha iyidir.
Birdenbire onun ta yanına yaklaştım, ellerimi sallayarak bağırdım:
– Bizimle nasıl da böyle alaylı alaylı konuşuyorsunuz? Size yabancı olan bu duygularla nasıl eğlenebilirsiniz? Buna asla izin veremem, susun! diye bağırdım. Sonra heyecandan ne söyleyeceğimi kestiremeden sustum.
Dubkov önce şaşırdı, sonra bunu şaka kabul ederek gülümsemek istedi; en sonunda bütün şaşkınlığıma karşın korktu ve gözlerini indirerek çekingen bir tavırla:
– Hiçbir zaman sizinle ve duygularınızla alay etmek istemedim. Şöyle bir konuşuyorduk, o kadar…
– Ha şöyle, dedim; aynı zamanda Dubkov’un içten gelen bir acı okunan, utanmış, kızarmış yüzüne bakarak ben de sıkıldım.
Volodya ile Dimitri, ikisi birden:
– Sana ne oldu? Kimse seni incitmek istemedi, dediler.
– Hayır, o beni aşağılamak istedi, dedim.
Dubkov, vereceğim yanıtı işitmemek için, tam kapıdan çıkarken Volodya’ya:
– Amma da yaman kardeşin varmış, dedi.
Belki arkasından koşup birçok şey söyleyecektim; ama tam o sırada, Kolpikov’la kavga ederken yanımızda bulunan garson bana paltomu tuttu; hemen kendime geldim ve Dimitri’nin, öfkemin pek çabuk geçmesinden kuşkulanmaması için kendimi o kadarcık kızmış gösterdim.
Ertesi günü Volodya’nın odasında Dubkov’la karşılaştık. Aramızda geçen tartışmaya hiç değinmedik; ama “sizli-bizli”li konuşmayı sürdürdük ve birbirimizin yüzüne bakmak daha zor oldu.
Söylediği gibi, ertesi gün de, başka bir zaman da bana de ses nouvelles göndermeyen Kolpikov’la aramızda olan kavga, uzun zaman bende canlı ve üzücü bir anı olarak kaldı.
Bundan sonra, daha beş yıl kadar, bu öcü alınmamış aşağılamayı her anımsayışımda baştan ayağa titrer, bağırırdım; ama Dubkov konusunda nasıl gözüpek davrandığımı düşünerek kendimi avuturdum. Çok daha sonraları, bana bambaşka görünmeye başlayan Kolpikov’la olan kavgamızı gülerek anımsıyor ve iyi bir delikanlı olan Dubkov’a haksız yere saldırdığımdan dolayı pişman oluyordum.
Aynı akşam bu kavgayı, Kolpikov’u uzun uzadıya betimleyerek Dimitri’ye anlattığımda, o şaşırdı:
– Tahmin ederim ki, anlattığın adam, bir zamanlar birinden bir tokat yediği halde düellodan kaçtığı için alaydan arkadaşları tarafından kovulan, herkesin tanıdığı alçak, hileci ve en kötüsü, korkak olan Kolpikov’un ta kendisidir. Bu gözüpekliği de nereden bulmuş? dedi; sonra içten bir gülümsemeyle yüzüme bakarak:
– Sana “terbiyesiz’den başka bir şey söylemedi ya, diye ekledi.
Ben kızararak:
– Hayır, diye yanıtladım.
Dimitri de:
– Pek hoş bir şey değil, ama zararı yok, diye beni avuttu.
Aradan yıllar geçtikten sonra, bu olayı dingin olarak düşününce, akla yatkın bir sonuca vardım. Bu sonuç da şudur: Kolpikov bana saldırabileceğini sezerek, çok önce başkasından yediği tokadın acısını, yanındaki bıyıksız esmer adamın önünde, benden çıkardı. Benim ondan duyduğum “terbiyesiz” sözcüğünün hıncını Dubkov’dan aldığım gibi.

Gençlik
 Lev Tolstoy
Rusçadan Çevirenler: Râna Çakıröz – Cengiz Ekinci

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
“Bu kitap gecenin içinden bir bekçinin haykırışıdır” Şifrepunk – Julian Assange

Cep telefonu aslında bir izleme cihazıdır,  ara sıra görüşme yapmanıza da izin verir "Unutmayın, devletler zorlayıcı şiddet gücünün durmaksızın nerede...

Kapat