Lev Tolstoy: “Eskiden bunun nasıl farkına varmadığıma şaştım”

Lev TolstoyBüyükannemle ilk karşılaştığımızda, onun zayıflamış, buruşmuş yüzünü, fersiz gözlerini görünce kendisine karşı beslediğim derin saygı, korku duyguları, acıma duygusuna dönüştü
Yüzünü Lüboçka’nın başına dayayarak, karşısında sevgili kızının cesedini görüyormuş gibi hıçkıra hıçkıra ağladığı zaman, duyduğum acımak duygusu da sevgiye döndü.
(…)
Moskova’da bizimle hemen hiç ilgilenmeyen, hep düşünceli görünen, yalnızca yemek zamanlarında siyah giysi veya frakını giymiş olarak yanımıza inen babam, büyük yakaları dışarı taşmış gömlekleriyle, sabahlıklarıyla, kâhyaları ve uşaklarıyla, harman gezintileri ve avlarıyla gözümden çok düşmüştü.

Ağabeyim

Ağabeyimden ancak bir yaş, birkaç ay küçüktüm. Birlikte büyüdük, okuduk, hep birlikte oynadık. Hiç kimse aramızda büyük küçük farkı gözetmezdi. Ama o sıralarda, Volodya’nın yaşı, yeteneği, eğilimleri nedeniyle arkadaş olamayacağımızı anlamıştım. Öyle sanıyordum ki, Volodya benden üstün olduğunu biliyor, bununla gururlanıyordu. Belki de yanlış olan bu kanım, kendisiyle her karşılaşmamda onurumu incitiyor, bana acı veriyordu. O her bakımdan, oyunda, öğrenimde, kavgada, tavır ve davranışlarında benden üstündü, bütün bunlar beni ondan uzaklaştırıyor, bana nedenini anlayamadığım iç acıları veriyordu. Volodya’ya ilk kez Hollanda keteninden pileli frenk gömlekleri yapıldığı vakit, doğrudan doğruya; -bunlardan bana da yapılmaması canımı sıkıyor, diye söylemiş olsaydım, herhalde daha çok hafiflik duyar, her yakasını düzeltişinde bunu, sırf bana karşı yapılan bir aşağılama diye almazdım.
Beni en çok üzen nokta da; bazen sezdiğim gibi; Volodya’nın düşüncelerimi anladığı halde, bunu gizlemeye çalışmasıydı.
Kardeş, arkadaş, karı koca, efendi, uşak gibi hep bir arada yaşayan insanların aralarında tam bir içtenlik olmadığı zamanlardaki bakışları, davranışları, belirsiz gülümsemeleri altında sezilen gizli ilişkileri kim fark etmemiştir? Gözleriniz şöyle rasgele karşılaştığı sırada bütün söylenmemiş istekleriniz, düşünceleriniz, bunu karşınızdakinin anlamış olmasının doğurduğu korku, duraksama, çekingen bakışlarınızda okunur.
Belki fazla duygulu oluşum, her şeyi çözümlemek isteğim bu noktada beni aldatıyor, belki de Volodya, benim duyduğum şeyleri hiç duymuyordu. O ateşli, açık kalpli, zevklerinde kararsızdı. Kendisini eğlendiren, yalnızca çok değişik olana her şeye bütün yüreğiyle bağlanırdı. Bazen resimlere merak sarar, resim yapmaya başlar, elindeki parasını bu uğurda harcar, resim hocasından, babamdan, annemden dilenirdi. Bazen bütün evi arayarak bulduğu biblolara kendini verir, onlarla masasını süsler; bazen de gizlice bulduğu, gece gündüz durmadan okuduğu romanlara dalardı. Elimde olmayarak onun bu haline imrenirdim, ama izinden gitmeyi kabul etmeyecek kadar gururlu, kendime yeni bir yol seçemeyecek kadar da gençtim, beceriksizdim. Kavgalarımızda, Volodya’nın açık bir biçimde belli olan efendiliğini, neşeli, içten özyapısını kıskandığım kadar hiçbir şeyi kıskanmıyordum. Çok iyi davrandığını anlıyor, ama onun gibi yapamıyordum.
Bir gün, eşya toplama merakının son sınırına ulaştığı bir sırada yazı masasına yaklaştım, raslantıyla renkli bir şişesini kırdım. Odaya giren Volodya, masa üzerinde simetrik bir biçimde yerleştirilmiş olan bibloların karışmış olduğunu görünce:
– Nerede küçük şişem? dedi, yüzde yüz sen…
– Elimde olmayarak düşürdüm, kırıldı. Ne zararı var?
Kırık şişeye üzgün üzgün bakıp parçalarını birbirine yapıştırmaya çalışan Volodya:
– Çok rica ederim, dedi. Eşyalarımı hiçbir vakit elleme.
– Çok rica ederim, sen de buyurma! kırdımsa kırdım, ne uzatıyorsun? diyerek hiç isteğim olmadığı halde gülümsedim.
Volodya, babamdan geçen omuz silkme devinimiyle:
– Senin için olmayabilir ama, benim için zararı var. Kırdığı yetmiyormuş gibi bir de gülüyor, kötü çocuk, diye sürdürdü.
– Ben mi kötü çocuğum? Sen de büyüksün ama aklın yok!
Volodya hafifçe beni itti:
– Seninle kavga edecek değilim, çekil şurdan! dedi.
– Ne itiyorsun?
– Çekil diyorum!..
Volodya elimden tutarak beni masanın yanından ayırmak istediyse de, öfkem sınırına varmıştı; masanın ayağından tutmamla devirmem bir oldu: “Al bakalım!” Bütün porselen, kristal biblolar şangur şangur çevreye dağıldı. Düşen şeyleri eliyle tutmak isteyen ağabeyim:
– Geçimsiz çocuk! diye bağırdı.
Odadan çıkarken şöyle düşünüyordum:
“Artık aramızda hiçbir şey kalmadı. Ölünceye kadar birbirimizin yüzüne bakmayacağız.”
Akşama kadar konuşmadık. Kendimi suçlu görüyor, yüzüne bakmaya cesaret edemiyordum. Bütün gün hiçbir işe el sürmedim. Volodya’ya gelince, tam tersine derslerine çalıştı, her zaman olduğu gibi yemekten sonra kızlarla konuşup şakalaştı.
Dersten sonra öğretmenin arkasından ben de odadan çıkıyordum, çünkü kardeşimle baş başa kalmaktan utanıyor, rahatsız oluyordum. Son tarih dersinden sonra, defterimi alarak kapıya doğru yürüdüm. Volodya’nın yanından geçerken, ona yaklaşarak barışmak istediğim halde, suratımı astım, dargın göründüm. Volodya tam o anda başını kaldırdı, zor seçilebilen candan bir gülümsemeyle korkmadan yüzüme baktı; gözlerimiz karşılaştı. Onun beni anladığını sezdim, aynı zamanda bu duyguyu Volodya’nın da yaşadığını anladım; ama anlatılmaz bir duygunun etkisiyle başımı çevirmek zorunda kaldım. O çok doğal candan bir sesle:
– Nikolinka, dargınlığımız yeter, seni kırdımsa bağışla dedi ve elini uzattı.
İçimden boğazıma doğru göğsümü sıkarak bir şeyin yükseldiğini, soluğumun kesildiğini duydum. Bir saniye süren bu durumdan sonra gözlerim yaşla doldu, kendimi daha iyi duyumsadım. Volodya’nın elini sıkarken:
– A-sıl… sen ba…ğış…la Vo-lo… dy.. a dedim.
Neden ağladığımı bir türlü anlamıyormuş gibi yüzüme bakıyordu.

Moskova’da

Eşyalar, insanlar üzerindeki görüşlerimin, onlarla ilişkilerimin değişmesi, Moskova’ya gelişimle birlikte daha göze çarpar bir görünüş aldı.
Büyükannemle ilk karşılaştığımızda, onun zayıflamış, buruşmuş yüzünü, fersiz gözlerini görünce kendisine karşı beslediğim derin saygı, korku duyguları, acıma duygusuna dönüştü
Yüzünü Lüboçka’nın başına dayayarak, karşısında sevgili kızının cesedini görüyormuş gibi hıçkıra hıçkıra ağladığı zaman, duyduğum acımak duygusu da sevgiye döndü. Bizi karşıladığı sırada üzüntüsünü görmek beni rahatsız ediyordu. Onun gözünde bir hiç olan biz çocukların, ancak değerli birer anı olduğumuzu anlıyor, yanağıma kondurduğu her öpücüğünde: “O yok… o öldü. Onu bir daha göremeyeceğim!” diye düşündüğünü duyumsuyordum.
Moskova’da bizimle hemen hiç ilgilenmeyen, hep düşünceli görünen, yalnızca yemek zamanlarında siyah giysi veya frakını giymiş olarak yanımıza inen babam, büyük yakaları dışarı taşmış gömlekleriyle, sabahlıklarıyla, kâhyaları ve uşaklarıyla, harman gezintileri ve avlarıyla gözümden çok düşmüştü.
Büyükannemin lala diye çağırdığı, neden olduğunu Tanrı bilir, tam ortasında iplik çizgisi görünen kızıl bir perukayı, iyi bildiğim dazlak, saygıdeğer tepesine yeğleyerek başına geçiren Karl İvanoviç, bana öyle garip, öyle gülünç görünüyordu ki, eskiden bunun nasıl farkına varmadığıma şaştım.
Kızlarla bizim aramızda da gözle görülmeyen bir duvar oluştu. Onların da, bizim de, kendimize göre gizlerimiz vardı. Bana öyle geliyordu ki, onlar günden güne uzanan etekleriyle, biz de subyeli pantolonlarımızla övünüyorduk.
Mimi’ye gelince, ilk pazar günü öğle yemeğine, öyle süslü bir giysiyle, öyle renkli kurdelelerle indi ki, artık köyde olmadığımız, bundan sonra her şeyin başka türlü olacağı derhal anlaşılıyordu.

Lev Tolstoy
Yeni Yetmelik

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Aziz Nesin Markopaşa’yı* anlatıyor: “Söz ağzımdan çıkar çıkmaz yüzümde müthiş bir şamar şakladı”

1946 yılı Temmuz ayında Esat Adil Müstecabi, Gerçek adlı günlük bir gazete çıkarıyordu. Ben, bu gazetenin sekreteri ve köşeyazarıydım. Gerçek...

Kapat