Köktendincilik, Modernlik ve Kültürlerin Çatışması – Domenico Losurdo

Yaygın ve banal “aydınlanmacı” yaklaşım, köktendincilikteki obskürantist Batı modernliği karşıtlığını eleştirir. Oysa en basit sosyolojik analizler bile göstermektedir ki, köktendinci hareketlerin toplumsal tabanı öncelikle kentlerdedir –en azından Mısır’da bu böyledir. Dolayısıyla bu hareketlerin “büyük çoğunluğu okuma yazma bilmeyen bir toplumda taraftar bulduğu örnekler nadirdir.” Kitlesel okullaşmanın bir sonucu olarak İslamcıların çoğunluğu “30 yaş altı, ortalama olarak iyi eğitimli, çantasında bir diploması olan ama iş bulma umudu neredeyse hiç olmayan gençlerden” oluşmaktadır. Sünni köktendinci hareketlerin “tipik aktivisti […] uygulamalı bilimlere yönelik, dinî esaslara dayanmayan modern bir fakültede öğrencidir”. Aralarında çok sayıda ziraatçı, elektrik teknisyeni, doktor, mühendis vardır. İran Şii devriminde “İran eğitim sisteminde birinci sınıf bir eğitim almış, ama toplumsal dikey hareketliliği engellenmiş İslamcı seçkin öğrenciler” sürükleyici bir rol oynamıştır. Devlet bursları sayesinde büyük çoğunluğu “Amerika’daki yükseköğrenim kurumlarından diploma” sahibi İslami cumhuriyetin tepe yöneticileri ve teknokratları, kayda değer bir uluslararası deneyimi de arkalarına almışlardır.

İslami köktendincilik “hem gelenekselciliğe hem de resmî dinsel kurumlara karşı […] düşmanca bir yaklaşım sergiler. Entelektüel ve politik bir bakış açısından hareketle, kutsal metne yaratıcı bir yorum getirir”. Metnin devrimci bir yorumu söz konusudur –sadece içeriği itibariyle değil, aynı zamanda mevcut toplumsal düzenle ilişkilendirdikleri geleneksel Sünni din adamlarının, ulemanın karşısına yeni bir entelektüel kesim çıkarırlar. Batı’da ulemanın kutsal metnin yorumu üzerindeki tekelinin bir reform süreci sonucunda yıkılması, modernliğin ortaya çıkışı açısından önemli bir moment anlamına gelmiştir. Benzer bir kopuş, köktendinciliğin baskısı altında Yakındoğu’da da gündemdedir:
“Dini entelektüellerin”, fiilen her aktivistin ulemaya dahil olması anlamına gelen bir rol üstlenmesi, İslami hareketlere ruhban sınıf dışı bir karakter kazandırır; ki bu da radikal gruplarda sık sık ruhban sınıf karşıtlığına dönüşür. Okul görmüş ve böylece de bir uzmanın aracılığı olmadan dini kaynaklara erişme şansına sahip olmuş ilk neslin bir parçası olarak “mücahitler”, Kuran ve sünnetin keskin bir devrimci yorumunu uyguladılar.

Bu yeni entelektüel tabakayla birlikte radikal İslamcılık, başka açılardan statik olan bir topluma bir tür modern siyasi parti şırınga etmiştir. Bu, kendi teorisyenlerinden alıntı yapacak olursak, kendine “avangart” bir işlev yükleyen ve yükselişi aynı zamanda “karşılıklı yardım dernekleri” örgütleme ve en yoksul kesimlerin eğitime ve dolayısıyla “modernliğe” erişimine yardımcı olma becerisinden kaynaklanan bir partidir. Hatta Büyük Britanya’da yaşayan Müslümanlar arasında köktendinciliğin yayılması, “Bayan Thatcher’ın aşırı liberalizm politikasının” yarattığı boşluğu doldurma becerisiyle mümkün olmuştur. Sadece kadın erkek ilişkilerine bakıldığında bile bu sürecin gerici boyutları açıkça ortadadır; fakat bu mesele de, daha yakından bakıldığında çok daha karmaşıktır. Bir kere şunu belirtmek gerekir ki, erkek egemen ahlak öncelikle sosyolojik bir olgudur, ideolojik değil: “Alt tabakadaki” kadınlar İran Şii rejiminin “dayanaklarından” biridir[ve Smith’ten biliyoruz ki bu tabakalar özellikle cinsellik konusunda “liberal” değil “katı” bir ahlaka eğilimlidir. Mısır’daki köktendinci örgütlerin yaklaşımı şudur:
Özellikle tıka basa dolu otobüslerdeki “hafifmeşrep” ortamda yolculuk etmek zorunda kalan ve sürekli rahatsız edilen kız öğrenciler için özel ulaşım araçları tedarik ediyorlar; fakat “İslami otobüslerdeki” genç kadınların başörtüsü takması koşuluyla. Üniversite amfilerinin giriş kapılarını cinsiyete göre ayırıyorlar ve böylece kalabalık amfilerdeki koltuk avında sürekli kısa çöpü çeken kadınların uygun şekilde dersi takip edebilmelerini sağlıyorlar.

Radikal İslamcılık, evlendirilen kadının ancak bir sözleşme konusu olduğu geleneksel uygulamayı bir kenara bırakmakta ve daha ziyade “kadının eş seçimindeki mutlak özgürlüğü”ne dayanmaktadır; haremin “sistematik çok eşliliğini” sert bir şekilde eleştirmekte ve bu tür çokeşlilikleri belli sınırlar içinde tutmaya ve hatta kimi zaman vazgeçirmeye çalışmaktadır. Örtünme konusunda ise, tek başına ve sürekli bir baskıdan söz edilemez. Genç kızlar, geldikleri muhafazakar çevreye tepki göstermektedir: “Aynı zamanda anne babaya da inatla takılan türban, İslami radikalizmin sembolüdür.” Bu tavır sadece erkek egemen “katı ahlak”ın onaylanması, Batı karşıtlığı ve dolayısıyla şimdiye kadar bastırılmış kültürel ve ulusal kimliğin öne çıkarılması anlamına gelmemekte; aynı zamanda Batılı feministlerin kadın bedeninin teşhirine karşı polemiklerini de anımsatmaktadır.

Köktendinciliği açıklamakta sadece pre-modern/modern ikiliğine dayalı bir şemanın yetersizliğini göstermek için, Yakın ve Ortadoğu’da bu hareketin zafere ulaştığı tek ülke olan İran’ın hem sosyoekonomik hem de politik açıdan bölgenin en modern ülkesi olduğunu anımsamak yeterlidir. İran yüzyıla devrimle girmiş ve 1953’te Batı’nın ve CIA’in darbesiyle engellenen Musaddık’la birlikte demokrasi denemesi yaşamıştır. Son olarak şuna işaret etmek gerekir ki, sadece 20. yüzyılın ilk on yıllarının Protestan köktendinciliğinin değil, aynı zamanda günümüz Yahudi köktendinciliğinin de ibresi, modernliğin sembolü haline getirilen ülkeyi işaret etmektedir. Ve bu ikisi arasında bir bağlantı daha vardır; zira her ikisi de kendini İncil’e “geri dönüş”le tanımlamaktadır.

Köktendinciliğin modernliğin reddi ya da saldırgan bir gelenekselcilik olarak görülmesi, yeni bir totaliterlik tehlikesi konusundaki yaygın uyarılara da uymaz. Her halükarda, pek çok köktendincilikten sadece birinin suçlanıyor oluşu düşündürücüdür. Totaliterlik tehlikesi adına Batı’nın ideologları, kendi açısından totaliterliği Batı’nın yıkıcı ithal mallarından biri olarak gören militan İslam’a karşı haçlı seferi çağrısı yapmaktadır.

Bu ikinci yorum da ilkinden daha ikna edici değildir. Başka bir yaklaşıma ihtiyaç var. Dikkatimizi önce İslami köktendinciliğe çevirirsek, onun, düşmanını nasıl tanımladığını sormamız gerekir. Seyyid Kutub’a (Müslüman Kardeşler’in kurucusu, Nasır döneminde toplama kampına kapatılmış ve ardından idam edilmiştir) göre düşman, “birbirlerinden ayrışsalar da tüm güçleriyle İslam’a karşı savaşarak İslami yeniden doğuş hareketlerinin önderlerini yok etmekte birleşen insan kılığındaki şeytanlar, haçlılar, Siyonistler, putperestler ve komünistler”dir. Düşman saflarının bilinçli olarak sadeleştirilmesi ve çatışmanın aynı zamanda dinsel bir kavga olarak sunulması dikkat çekicidir. Bu bakıştaki maniheist izler aşikârdır, fakat yine de kendi başına köktendinciliği tanımlamaya yetmez. Aynı Maniheizmi –kendimizi sadece liberal-demokrat enternasyonalizmin kahramanlarıyla sınırlayacak olursak– Reagan’da ya da Eisenhower’da da bulabiliriz. Nitekim ikincisi, 1953 yılında uluslararası durumu şu şekilde tarif etmiştir: “Özgürlük, köleliğe karşı savaşta yatıyor; ışık, karanlığa karşı savaşta.” Bu yıllar, İncil’e derinlemesine hâkim olmakla övünen John Foster Dulles’in siyasette İncil’den ilham alma çağrısı yaptığı yıllardır: “Kanaatim odur ki, siyasal düşünce ve davranışlarımızda, insanın kökeninin ve kaderinin Tanrı’da olduğu dini inancını mümkün olduğunca sadakatle yansıtmaya özen göstermeliyiz.” Başkan Eisenhower’ın Dışişleri Bakanı olan Dulles, her türlü tarafsızlık yaklaşımını en derin ahlaksızlık olarak yargılıyordu.

Köktendincilik olgusunu irdelemeye devam edelim. Kutub dost safları nasıl tanımlıyordu? “Bir İslamcı militan, asil, köklü bir soya dâhildir. En tepesinde pek çok asil önderin, Musa’nın, İbrahim’in, İsmail’in, İshak’ın, Yakub’un, Yusuf’un, Musa’nın, İsa’nın ve Son Peygamber Muhammed’in olduğu ‘kutsal alay’ın bir parçasıdır.” Burada yüzlerce yıl kesintiye uğramamış ve uğrayamaz bir tarihsel süreklilik iddiasıyla karşılaşırız. Bugünkü çatışma, uzak bir geçmişe doğru yansıtılır; bu uzak geçmişte dahi dost ve düşman kimlikleri geçerlidir ve Kutub düşmanlara “kuşaktan kuşağa aktarılan” bir saldırı arzusu isnat ettikçe bunun dozu artar. Buradan hareketle İslam dünyasına bugünkü çöküşünü ve krizini aşması için, Batı’nın askerî, ideolojik ve siyasi saldırısından önceki duruma, yani mistikleştirdiği özüne ve köklerine dönme çağrısı yapar. Bu, İslami kimliği bir kuşatmadan ve müdahaleden koruma meselesidir. Bu, yüzlerce yıllık yıkıcı ideolojik dönüşümlere bir son verme meselesidir. Bu, liberalizmden komünizme modern Batı’nın tüm siyasi hareket ve kurumlarını birbirinden ayırt etmeksizin hedef alan bir tür “kültürel arınma”dır. Burada temel ve belirleyici unsur, “modernliğe” değil, Batı’ya karşı savaştır. Beğenilmeyen ya da tehlikeli bulunan düşünce ve kurumlar, otantik İslami kimliğe yabancı görülerek yargılanmaktadır. “Kültürel temizlenme” operasyonu, kültür, moda ve dil gibi her tür ifade biçimini kapsamaktadır. Bir örnek: Cezayir’de, “sömürgeci efendilerin dili” olarak, “Kuran’ın dili” ile karşı karşıya koyulan Fransızcaya karşı mücadele yayılmaktadır.

Özlenen o eski arılık, hiçbir zaman var olmamıştır. Bir “öncü” olarak “uluslararası bir devrimci parti” teorisinin kökeni elbette ki yerli değildir! Gerçekte İslami aktivistler kendi düşmanlarını bir dizi unsurdan çıkarırlar: Modern uygarlığın ve Batı’nın eleştirisi, Avrupa’nın kültür eleştirisinden ödünç alınmıştır. Kutub belirgin bir biçimde ve övgüyle Alexis Carrel’den alıntı yapar; ama “muazzam bilgeliği, ayrıcalıklı duyarlılığı, büyük dürüstlüğü ve özgürlükçü zihniyetiyle” bu adamın düşünceleri bir el çabukluğuyla Kuran’a bağlanıverirken, düşüncelerinin kaynağı önemsizleştirilir. İslamcılar siyasi ve ideolojik haritanın merkezine yerleşmeyi severler; ama bu modern sınıflandırmanın (sağ ve sol –çev.) Fransız devriminden değil, çok “serbest” yorumladıkları ve hatta içeriğini saptırdıkları bir Kuran suresinden kaynaklandığını iddia ederler.

Köktendincilik, farklı kültürler arası karşılıklı ilişki ve etkileşimlerin buharlaştığı, durağan bir kimlik inşa etme eğilimiyle kendini dışa vurur. Belli bir kültürel gelenek, kompakt, dışa kapalı ve tüm diğer kültürlerle uzlaşmaz bir karşıtlık içinde görülür; böylece de etnik bir biçim kazanma tehlikesine sürüklenir. Köktendincilik, kültürü doğallaştırma eğilimindedir; üstelik bu, diğer kültürlerle uyumsuz ve neredeyse hareketsiz bir süreklilik içine sabitlenmiş bir doğadır. Düşünceler ve kurumlar, en başta, gerçek ya da sözde etnik kaynağından hareketle yargılanır. Batı egemenliğinin eleştirisi, toptan Batı’nın eleştirisine tahvil edilir ve bu da sonunda “Batılı insan”ın eleştirisine varır: Onun öncü rolü, der Kutub, kaçınılmaz olarak son buluyor. Tarih düzleminden antropoloji düzlemine geçiş, çatışmayı doğallaştırma eğiliminin bir göstergesidir.

Domenico Losurdo
Kaynak: Köktendincilik nedir?
Almancadan Çeviren: Selin Dingiloğlu [Yordam Yayınevi]

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Her hayat renkler ve zevkler uğruna verilen bir kavgadır – Jean-François Groulier

Kapat