Amin Maalouf: Günlük yaşamları kalıcı biçimde etkileyen her şey Batı’nın eseri

Kapitalizm, komünizm, faşizm, psikanaliz, çevrecilik, elektrik, uçak, otomobil, atom bombası, telefon, televizyon, bilgiişlem, penisilin, doğum kontrol hapı, insan hakları ve de gaz odaları… Evet, bütün bunlar, dünyanın mutluluğu ve felaketi, bütün hepsi Batı’dan geldi.

Çoğu zaman dinlerin halklar üzerindeki etkisine çok fazla yer veriliyor, halkların ve tarihlerinin dinler üzerindeki etkisine ise yeterince yer verilmiyor. Etkileşim karşılıklı, biliyorum; toplum dini biçimlendirir, din de toplumu; buna rağmen belli bir düşünce alışkanlığının bizi bu diyalektiğin sadece bir yüzünü görmeye sürüklediğini, bunun da bakış açısını özellikle çarpıttığını fark ediyorum.

İslam söz konusu olduğunda, kimileri Müslüman toplumların yaşadığı ve hâlâ yaşamakta olduğu bütün dramlardan onu sorumlu tutmakta asla tereddüt etmiyor. Bu görüşü sadece haksız olmakla suçlamıyorum, dünyadaki olayları tamamen anlaşılmaz hale getirmekle de suçluyorum.

Sonunda modernleşebileceği keşfedilmeden önce, Hıristiyanlık hakkında da yüzyıllarca benzer şeyler söylendi. Ben İslamiyet için de aynı şeyin olacağına inanıyorum. Her şeye rağmen, bundan kuşku duyulmasını da çok iyi anlıyorum. Engizisyoncuların odun ateşinin ya da ilahi hakka sahip monarşinin Hıristiyanlığın ayrılmaz parçası olmadığı nasıl ortaya çıktıysa, Cezayir’de, Afganistan’da, az çok her yerde karşımıza çıkan şiddet, gericilik, zorbalık, zulümle dolu bu manzaranın da İslamın özüne has olmadığı kanıtlanıncaya kadar daha zaman, çok zaman, belki de birkaç kuşak geçmesi gerekeceğine inanıyorum.

İslamın daima bir durgunluk etmeni olduğu düşüncesi zihinlerde öylesine yerleşmiş ki, buna karşı çıkmaya zorlukla cesaret ediyorum. Gene de bunu yapmak gerek. Çünkü bunu bir belit gibi bir kez ortaya koydunuz mu, artık hiçbir yere varamazsınız: İslamın müminlerini iflah olmaz biçimde hareketsizliğe mahkûm ettiği düşüncesine boyun eğerseniz, bu müminler de -insanlığın dörtte birine yakınını oluşturuyorlar- dinlerinden asla vazgeçmeyeceklerine göre, gezegenimizin geleceği pek karanlık görünüyor. Bana gelince ne temel belitleri ne de yargılamaları kabul ederim.

Evet, elbette durgunluk olmuştur. XV. ve XIX. Yüzyıllar arasında Batı hızla ilerlerken, Arap dünyası olduğu yerde sayıyordu. Kuşkusuz dinin bunda bir parça etkisi olmuştur ama bana öyle geliyor ki, din daha çok bunun kurbanı olmuştur. Batı’da toplum dinini modernleştirmiştir; Müslüman dünyasında, olaylar aynı şekilde gelişmemiştir. Bu din, “modernleştirilemez” olduğu için değil -bunun kanıtı ortaya konmamıştır- ama toplumun kendisi modernleşemediği için. İslamiyet yüzünden, diyecekler bana. Bu acele söylenmiş bir sözdür. Avrupa’yı Hıristiyanlık mı modernleştirmiştir? Modernleşmenin dine karşı gerçekleştirildiğini savunacak kadar ileri gitmeden, dinin bu gelişmenin “lokomotifi” olmadığını, daha çok, çoğu zaman vahşice bir dirençle sürekli karşı çıktığını ve bu direncin kırılması ve dinin uyum sağlaması için değişim baskısının derin, güçlü ve sürekli olması gerektiğini söylemek mantıklı olacaktır.

Müslüman dünyası içinde, böyle dengeleri altüst edici ve kurtarıcı bir baskı asla gelişememiştir. Yaratıcı insanlığın bu müthiş baharı, bu bilimsel, teknolojik, endüstriyel, entelektüel ve moral, topyekün devrim, her gün icatta bulunan ve yenilikler yaratan, hiç durmadan kesin kabul edilen gerçekleri tepetaklak eden ve zihniyetleri sarsan, sürekli değişim halindeki insanlar tarafından “kazı kalemiyle” yapılan bu uzun çalışma alelade bir olgu değildir, tarihte benzeri yoktur, bugün tanıdığımız şekliyle dünyayı kuran bir olgudur ve Batı’da gerçekleşmiştir – Batı’da ve başka hiçbir yerde değil.

Neden Batı’da da, Çin’de, Japonya’da, Rusya’da ya da Arap dünyasında değil? Bu dönüşüm Hıristiyanlık sayesinde mi, yoksa Hıristiyanlığa rağmen mi gerçekleşti? Tarihçiler daha çok uzun süre bu konudaki kuramlarını tartışacaklardır, tartışılması en zor olan tek şey, oluşumun kendisidir: Batı’da son yüzyıllarda maddi düzlemde olduğu kadar entelektüel düzlemde de bütün dünya için bir referans olacak bir uygarlığın ortaya çıkması. O kadar ki, bütün öteki uygarlıklar onun tarafından bir kenara itilmiş, ortadan kalkma tehdidi altındaki dış kültürler haline indirgenmişlerdir.

Batı uygarlığının bu ezici üstünlüğü hangi andan itibaren hemen hemen tersinmez bir hale gelmiştir? XV. Yüzyıl’dan itibaren mi? XVIII. Yüzyıl’dan önce değil. Bugün benim de benimsediğim bakış açısına göre, pek önemi yok. Kesin ve çok önemli olansa, bir gün belirli bir uygarlığın gezegenin dizginlerini eline aldığı. Onun bilimi bilim oldu, tıbbı tıp oldu, felsefesi felsefe oldu, bu yoğunlaşma ve “standartlaşma” hareketi artık hiç durmadı, tam tersine, aynı zamanda bütün alanlara ve bütün kıtalara yayılarak hızını arttırdıkça arttırdı.

Israr ediyorum, hâlâ ısrar ediyorum: burada tarihte hiç görülmemiş bir olgu söz konusudur. Geçmişte şu ya da bu uygarlığın -Mısır, Mezopotamya, Çin, Yunan, Roma, Arap ya da Bizans- bütün diğerlerine üstün gibi göründüğü anlar olmuştur. Ama son yüzyıllar boyunca Avrupa’da gerçekleşen şey tamamen farklı bir olgudur. Ben bunu bir çeşit döllenme olarak görüyorum. Aklıma gelen tek benzetme bu: çok sayıda sperm hücresi yumurtaya doğru yöneliyor ve içlerinden biri zarı delmeyi başarıyor; o an, bütün öteki “talipler” dışarı atılıyor; artık bir “baba” vardır, tek bir tane, çocuk ona benzeyecektir. Neden o da, bir başkası değil? Bu “talip”in komşularından, rakiplerinden üstün bir yanı mı vardı? Daha mı sağlıklıydı, daha mı vaat-kârdı? İlle de değil, kesin olarak değil. Her çeşit etmen söz konusu, kimi performansına bağlı, kimi koşullara ya da rastlantılara…

Ama bu benzetmede bana en anlamlı görünen şey bu değil, devamı. Sorun, o kadar da Aztek ya da İslam ya da Çin uygarlıklarının -hepsinin hantallıkları, kusurları, talihsizlikleri vardı- neden baskın uygarlık olmayı başaramadığını anlamak değil. Daha çok, Hıristiyan Avrupa uygarlığı üstünlüğü ele geçirdiği zaman, neden bütün ötekilerin gerilemeye başladığını, neden hepsinin bugün artık geri dönüşü olmayacak gibi görünen bir biçimde ikinci plana atıldığını bilmek. Kuşkusuz -bu sadece bir yanıt başlangıcı- insanlık gezegensel bir egemenliğin teknik araçlarına sahip olduğu için. Ama egemenlik sözcüğünü bir yana bırakalım, daha çok şöyle diyelim: insanlık gezegensel bir uygarlığın doğması için olgunlaşmıştı; yumurta döllenmeye hazırdı, Batı Avrupa da onu dölledi.

Öyle ki, bugün artık -etrafımıza şöyle bir bakalım!- Batı her yerde! Vladivostok’ta, Singapur’da, Boston’da, Dakar, Taşkent, Sâo Paulo, Numea, Kudüs ve Cezayir’de. Yarım bin yıldan beri insanların düşüncelerini ya da sağlıklarını ya da manzaralarını ya da günlük yaşamlarını kalıcı biçimde etkileyen her şey Batı’nın eseri. Kapitalizm, komünizm, faşizm, psikanaliz, çevrecilik, elektrik, uçak, otomobil, atom bombası, telefon, televizyon, bilgiişlem, penisilin, doğum kontrol hapı, insan hakları ve de gaz odaları… Evet, bütün bunlar, dünyanın mutluluğu ve felaketi, bütün hepsi Batı’dan geldi.

Bu gezegenin üzerinde nerede yaşanırsa yaşansın, artık her türlü modernleşme Batılılaşma demektir. Teknik gelişmelerin daha da vurgulayıp hızlandırdığı bir eğilim. Elbette, hemen her yerde çok özel uygarlıkların damgasını taşıyan anıtlar ve eserler bulunur. Ama yeni olarak yaratılan her şey -ister binalar, kurumlar, bilgi araçları söz konusu olsun, ister yaşam biçimi-Batı’ya öykünmedir.

Bu gerçeklik, egemen uygarlığın bağrında doğanlarla, dışında doğanlar tarafından aynı tarzda yaşanmıyor. Birinciler kendileri olmaktan vazgeçmeden değişebilir, hayatta ilerleyebilir, uyum sağlayabilirler; hatta Batılılar’ın modernleştikçe, kendilerini kültürleriyle daha çok uyum içinde hissettikleri bile söylenebilir, sadece modernliği reddedenler kendilerini yabancılaşmış bulurlar.

Dünyanın geri kalanı için, darmadağın olmuş kültürlerin içinde doğanlar için, değişimi ve modernliği alış farklı biçimlerde ortaya kondu. Çinliler, Afrikalılar, Japonlar, Kızılderililer ya da Amerika yerlileri için, Yunanlılar ve Ruslar için, İranlılar, Araplar, Yahudiler ya da Türkler için modernleşme, sürekli olarak kendilerinden bir parçanın terk edilmesi anlamına geldi. Zaman zaman coşkuyla karşılandığında bile, hiçbir zaman belli bir burukluk olmadan, bir aşağılanma ve inkar duygusu olmadan yaşanmadı. Sindirilmenin tehlikelerini acıyla sorgulamadan. Derin bir kimlik bunalımına düşmeden.

Amin Maalouf
Ölümcül Kimlikler

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Mehmet Akif Ersoy’un oğlu Emin Akif Ersoy’un hüzünlü hikâyesi

Çetin Altan böyle anlatıyor... gazetelerde küçük bir haber ilişti gözüme: Beşiktaş'daki çöp bidonlarından birinde Mehmet Akif'in oğlunun ölüsü bulunmuştu... 

Kapat