Amin Maalouf: Yaraların hissedilmesi için tanımlanmaya ihtiyaçları yoktur

Batı, tıbbın, yeni tekniklerin nimetlerini ve özgürlükçü düşünceleri yayarak, ama aynı zamanda katliamlara, yağmalamalara ve sömürgeleştirmelere girişerek, aynı anda her yönde ve her alanda dünyayı fethe çıkmıştır. Ve her yerde büyülü bir hayranlık kadar kin de uyandırarak.

Birkaç yıldır, Fransa’da en yakın dostlarımdan bazılarında küreselleşmeden bir afetmiş gibi söz etme eğilimi gözlemliyorum. “Gezegen köyü”nden söz edilmesi onları fazla heyecanlandırmıyor, İnternet’e ve iletişim konusundaki en son gelişmelere mesafeli bir ilgi duyuyorlar. Çünkü onların gözünde küreselleşme Amerikanlaşma’yla eşanlamlı: kendi kendilerine, hızla tektipleşmeye doğru giden bu dünyada yarın Fransa’nın yerinin ne olacağını, diline, kültürüne, saygınlığına, parıltısına, yaşam biçimine neler olacağını soruyorlar; mahallelerine bir fast food açılınca sinirleniyor, Hollywood’a, CNN’e, Disney’e ve Microsoft’a veryansın ediyor ve gazetelerde İngilizceden alındığı şüphesi uyandıran en küçük bir dil kullanımının peşine düşüyorlar.

Bu örneği vermemin nedeni, benim gözümde, modernleşmenin Batı’da bile, gelişmiş bir kültürü olan ve evrensel saygınlığa sahip ileri bir ülkede bile, egemen bir yabancı kültürün Truva atı olarak algılandığı an nasıl kuşkulu hale geldiğini göstermesidir.

Kaç kuşaktan beridir, varlıklarındaki her adıma bir teslimiyet ve kendini inkar duygusunun eşlik ettiği Batılı olmayan çeşitli halkların nasıl bir duygu yaşamış olabileceği pekâlâ hayal edilebilir. Bütün bilgi ve becerilerinin miyadını doldurmuş olduğunu; ürettikleri her şeyin Batı’nın ürettikleriyle kıyaslanınca değersiz kaldığını; geleneksel tıbba bağlılıklarının batıl inançtan kaynaklandığını; askeri değerlerinin uzak bir anıdan başka bir şey olmadığını; saygı duymayı öğrendikleri büyük adamların, büyük şairlerin, bilginlerin, askerlerin, azizlerin, seyyahların dünyanın gözünde hiçbir değeri olmadığını; dinlerinin barbarlıkla suçlandığını; kendi dilleri artık sadece bir avuç uzman tarafından incelenirken, ayakta kalmak, çalışmak ve insanlığın geri kalanıyla bir bağlantıları olmasını istiyorlarsa, başkalarının dillerini öğrenmek zorunda kaldıklarını kabul etmeleri gerekti onların… Bir Batılı’yla konuştuklarında, bu neredeyse asla onların dilinde değil, daima Batılı’nın dilinde olmuştur; Akdeniz’in güneyinde ve doğusunda İngilizce, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca konuşabilen milyonlarca insan bulabilirsiniz. Buna karşılık, kaç İngiliz, Fransız, İtalyan ve İspanyol, Arapça ya da Türkçeyi öğrenmekte yarar görmüştür?

Evet, hayattaki her adımda bir hayal kırıklığı, umutsuzluk, aşağılanma yaşıyorsunuz. İnsanın kişiliği bütün bunlardan nasıl olur da örselenmeden çıkabilir? Kimliğinin tehdit altında olduğunu insan nasıl hissetmez? Nasıl, başkalarına ait, başkaları tarafından konmuş kurallara dayanan bir dünyada, kendisinin bir öksüz, bir yabancı, bir asalak ya da bir parya gibi olduğu bir dünyada yaşadığı hissine kapılmaz? Kimilerinin her şeyini kaybettiği, artık kaybedecek hiçbir şeyi kalmadığı duygusuyla, tıpkı Samson gibi, binanın, kendilerinin ve düşmanlarının üzerine yıkılmasını -Tanrım!- dileyecek hale gelmesi nasıl önlenebilir?

Sonuna kadarcı tutumları benimseyenlerin çoğunun bilinçli olarak böyle bir mantık yürütüp yürütmediklerini bilmiyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse, buna ihtiyaçları yok. Yaraların hissedilmesi için tanımlanmaya ihtiyaçları yoktur.

XVIII. Yüzyıl’ın sonuna doğru, Akdenizli Müslüman dünyası bir kenara itildiğinin ve kendisini Batı’dan ayıran uçurumun bilincine vardı. Bilinçlenme gibi çok belirsiz bir olguya bir tarih koymak kolay değildir, ama genel olarak kabul edilen, gerek aydınlar gerekse siyasal sorumlular arasından pek çok kişinin, Napolyon’un 1799 Mısır seferinden sonra, kendilerine şöyle sorular sormaya başladığıdır: Neden biz bu kadar geri kaldık? Batı şimdi neden bu kadar ilerde? Bunu nasıl başardı? Ona yetişmek için ne yapmalıyız?

Mısır hidivi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ya göre Avrupa’ya yetişmenin tek yolu onu taklit etmekti. Bu yolda, Kahire’de bir fakülte kurmaları için Avrupalı hekimleri davet ederek, tarımda ve endüstride hızla yeni teknikler getirterek, işi ordusunun kumandasını Napolyon ordusundan eski bir subaya teslim etmeye vardıracak kadar ileri giderek epeyce yol aldı; hatta Avrupa’nın istemediği cüretkar deneyleri Mısır topraklarında yapmaları için Fransız ütopyacılarına -Saint-Simon’cular- kucak bile açtı. Birkaç yıl içinde, ülkesini saygı duyulan bir bölgesel güç haline getirmeyi başardı. Öncülüğünü yaptığı Batılılaşma istemi, tartışmasız meyvelerini vermeye başlamıştı. Büyük Petro gibi kararlı bu eski Osmanlı devlet adamı, biraz daha az sert bir tarzda ve çok daha az dirençle karşılaşarak, Doğu’da, uluslar arasında yerini alabilecek modern bir devlet kurma yolundaydı.

Ama rüya bozulacaktı ve Araplar bu deneyimden acı bir hatıradan başka bir şey hatırlamayacaklardı. Bugün bile, aydınlar ve politik yöneticiler bu başarısız buluşmayı üzüntüyle ve öfkeyle anarlar, her fırsatta, önlerine gelene Avrupalı güçlerin Mehmet Ali Paşa’yı fazla tehlikeli ve fazla başına buyruk bularak yükselişini frenlemek için ona karşı ortak bir askeri hareket düzenleyecek kadar birlik olduklarını hatırlatırlar. Mehmet Ali Paşa’nın hayatı yenik ve küçük düşmüş bir halde son bulacaktı.

Gerçekten de, şu Doğu sorununun etrafında dönen askeri ve diplomatik oyunlara, zamanda geriye dönüp bakıldığında, bunun büyük devletler arasındaki güç ilişkilerine dayanan sıradan olgu olduğu sonucunu çıkartmak mantıklıdır. İngiltere, Hindistan yolu üzerinde güçlü ve modern bir Mısır yerine, zayıf düşmüş ve hasta bir Osmanlı İmparatorluğu’nu tercih ederdi. Bu tavır, aynı İngiltere’yi birkaç yıl önce Napolyon’a karşı çıkmaya ve onun kurduğu Avrupa imparatorluğunu parçalayabilecek güçte bir ittifak kurmaya iten tavırdan pek fazla farklı değildir. Ama XIX. Yüzyıl Mısırı Fransa’yla kıyaslanamaz; Fransa zaten çoktan beri büyük bir güçtü, yenilebilir, yok olmuş gibi görünebilir, ardından bir kuşak sonra refah içinde ve galip olarak ayağa kalkabilirdi. 1815’te Fransa yenilmiş ve işgal edilmişti; tam on beş yıl sonra 1830’da ise, uçsuz bucaksız Cezayir’i fethe kalkışacak kadar toparlanmıştı. Mısır bu kadar sağlıklı değildi. Uzun, çok uzun bir uyurgezerlik halinden henüz çıkmıştı, modernleşmeye daha yeni başlamıştı; Kavalalı Mehmet Ali Paşa döneminde indirilen darbe ölümcül olmuştu. Küme başını yakalayabilmesi için bir daha asla böyle bir fırsat çıkmadı karşısına.

Arapların bu dönemden çıkarmış oldukları ve hâlâ çıkardıkları sonuç, Batı’nın kendisine benzenmesini istemediği ve sadece kendisine itaat edilmesini istediği şeklindedir. Mısır’ın hakimi ile konsolosluklar arasındaki mektuplaşmalarda, giriştiği “uygarlık hamlesi”ni ortaya koymakta tereddüt etmediği yürek burkucu bölümlere rastlanır; Avrupalıların çıkarlarına her zaman saygı duyduğunu vurgulayarak, kendi kendine neden onu kurban etmeye çalıştıklarını sormaktadır. “Ben onların dininden değilim”, diye yazar, “ama ben de insanım ve bana insanca davranmaları lazım.”

Kavalalı Mehmet Ali Paşa örneğinin ortaya koyduğu şey, modernleşmenin Arap dünyasında çok erken tarihlerde bir zorunluluk, hatta bir aciliyet olarak algılanmış olmasıdır. Ama hiçbir zaman serinkanlılıkla ele alınamamıştır. Avrupa kendi kültürel, sosyal ve dinsel ağırlığını koymayı bilmişken, sadece hiç durmamacasına ilerlemek yetmiyordu; ama bir de kendini yayılma halindeki, doymak bilmez ve çoğu zaman küçümseyen bir Batı’ya karşı koruyarak Batılılaşmak gerekiyordu.

Mısır’ı örnek verdim, aynı dönemde çok kazançlı uyuşturucu ticaretine açılmayı reddettiği için, serbest ticaret adına o aşağılık “afyon savaşı”nın acısı çeken Çin’den de söz edebilirdim. Yani, bütün bir insanlığa kazandırdıkları kıyas kabul etmez olan Batı’nın gelişmesinin de -bunu hatırlatmalı mı? – pek parlak olmayan veçheleri vardır. Modern dünyanın kurulması olgusu, aynı zamanda yıkıcı bir olgu da olmuştur. Enerji fazlası olan, yeni gücünün bilincinde olan, üstünlüğüne inanan Batı, tıbbın, yeni tekniklerin nimetlerini ve özgürlükçü düşünceleri yayarak, ama aynı zamanda katliamlara, yağmalamalara ve sömürgeleştirmelere girişerek, aynı anda her yönde ve her alanda dünyayı fethe çıkmıştır. Ve her yerde büyülü bir hayranlık kadar kin de uyandırarak.

Bu gerçekleri kısaca hatırlatmak istememin nedeni, bir Arap için -bir Kızılderili için, bir Malgaş, bir Çinhintli ve Aztek soyundan biri için de elbette- artdüşünce olmaksızın, içi içini kemirmeden, benliği parçalanmadan Batı kültürüyle bütünüyle kaynaşmanın asla kolay olmadığını vurgulamak içindir. Pek çok korkunun, pek çok kınamanın üstesinden gelmesi, bazen gururunu çiğnemesi, ince uzlaşma yolları hayal etmesi gerekmiştir. Çok geçmeden, artık Mehmet Ali Paşa zamanındaki gibi kendine sadece şu soruyu sorması yetmeyecektir: “Nasıl modernleşmeli?” Kaçınılmaz olarak daha karmaşık sorular sormak gerekmiştir: “Kimliğimizi kaybetmeden nasıl modernleşebiliriz?”; “Kendi öz kültürümüzü yadsımadan Batı kültürünü nasıl özümseyebiliriz?” “Batı’nın insafına kalmadan onun bilgi ve tekniğini nasıl kazanabiliriz?”

Mısır’ın hakimi tarafından uygulandığı biçimiyle, sistemli ve hiçbir komplekse kapılmadan Batılılaşma artık gündemde değildir. Hidiv başka bir devrin adamıydı. Tıpkı, hükümetin Giulio Mazarini gibi bir İtalyan’a tereddütsüzce teslim edildiği XVII. Yüzyıl Fransası’nda olduğu gibi, bir Alman’ın çarların tahtına çıkabildiği XVIII. Yüzyıl Rusyası’nda olduğu gibi, Mehmet Ali Paşa’nın kuşağının yaklaşımı ulusalcılığa değil, hanedan ve devlet anlayışına dayanıyordu. Kendisi de Arnavut kökenli olan Paşa’nın, Mısır ordusunun kumandasını bir Arap yerine bir Boşnak’a ya da bir Fransız’a bırakmaması için hiçbir neden yoktu. Kaderi, bir parça, imparatorluğun bir eyaletinde kendilerine bir iktidar üssü kuran ama tek düşleri kendilerini imperator ve Augustus ilan etmek için Roma’ya yürümek olan Romalı generallerinkine benzer. O da düşünü gerçekleştirebilmiş olsaydı, İstanbul’a yerleşecek ve orayı Avrupalılaşmış bir İslam imparatorluğunun başkenti yapacaktı.

Bununla birlikte, 1849’da ölümünde her şey çoktan değişmeye başlamıştı. Avrupa milliyetçilik çağına giriyordu ve çokuluslu imparatorluklar çöküş halindeydi. Bu akım Müslüman dünyasınca da izlenmekte gecikmeyecekti. Balkanlarda Osmanlı yönetimi altındaki uluslar, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’ndakiler gibi, kımıldanmaya başladılar. Yakın Doğu’da da insanlar artık “gerçek” kimliklerinin ne olduğu konusunda kendi kendilerini sorguluyorlardı. O zamana kadar her birinin dilbilimsel, dinsel ya da bölgesel aidiyetleri vardı, ama hepsi de Sultan’ın kulları olduğundan bir devlete ait olma sorunsalı hiç ortaya konmuyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmaya başlamasıyla birlikte, çözümsüz çatışmalar eşliğinde enkazın paylaşımı zorunlu olarak gündeme girmişti. Her topluluğun kendi devletine sahip olması gerekiyor muydu? Ya aynı ülkede yüzyıllardır birçok topluluk yan yana birlikte yaşıyor idiyseler ne olacaktı? İmparatorluğun topraklarını dillere, dinlere göre mi yoksa eyaletlerin geleneksel sınırlarını izleyerek mi bölmeliydi? Son yıllarda Yugoslavya’nın parçalanmasına bakanlar, Osmanlı İmparatorluğu’nun tasfiye edilişinin nasıl bir şey olduğu hakkında -çok daha hafif ve küçük ölçekte- bir fikir edinebilirler.

Çeşitli halklar karşı karşıya kaldıkları felaketlerin sorumluluğunu birbirlerinin üzerine atmaya başladılar. Araplar ilerleyememişse, bu elbette ki onları hareketsizliğe mahkûm eden Türk hakimiyeti yüzündendi; Türklerin ilerleyememesinin nedeniyse, yüzyıllardır Arap sultası altında kalmalarıydı. Milliyetçiliğin birinci erdemi her sorun için bir çözümden çok bir sorumlu bulmak değil midir? Böylece Araplar yeniden doğuşlarının nihayet başlayacağı inancıyla Türk boyunduruğunu silkeleyip attılar; bu arada Türkler de Avrupa’ya daha az ayakbağıyla daha kolay katılabilmek için kültürlerini, dillerini, alfabelerini, giyim kuşamlarını “Arap etkisinden kurtarma” işine giriştiler.

Her iki tarafın söyleminde de belki bir gerçek payı vardı. Başımıza gelenler hep biraz da başkalarının hataları yüzündendir, başkalarının başına gelenlerse daima biraz bizim hatamız-dır. Ama ne önemi var… Türk ya da Arap, bu milliyetçi gerekçeleri sıralamamın nedeni bunları tartışmak değil, dikkatleri fazlasıyla sık unutulan bir gerçeğin üzerine çekmek. Müslüman dünyasının zorunlu modernleşmenin getirdiği ikileme hiç düşünmeden vereceği cevabın radikal İslam olmadığı bilinmeli. Bu tavır uzun zaman, çok uzun zaman, son derece azınlıkta kalan, çok küçük grupları etkileyen, önemsiz denmese de marjinal bir tavır olarak kaldı. Akdenizli Müslüman dünyası din adına değil ulus adına yönetildi. Ülkeleri bağımsızlığa götürenler milliyetçilerdi; onlar vatanın babaları oldular, daha sonra onlarca yıl dizginleri ellerinde tutan onlardı ve bütün bakışlar beklentilerle, umutla onlara yönelmişti. Hepsi Atatürk kadar açıkça laik ve modernlik yanlısı değildi, ama dayanak noktaları hiçbir zaman, bir bakıma bir yana attıkları din olmamıştı.

Bu yöneticilerden en önemlisi Nasıldı. “En önemlisi” mi dedim? Bu çok düz bir ifade oldu. 1956’dan itibaren Mısır cumhurbaşkanının nasıl bir saygınlığa sahip olduğunu bugün hayal etmek zor. Aden’den Kazablanka’ya her yerde fotoğrafları vardı, gençler, hatta daha yaşlılar onun ismini anarak ant içiyor, hoparlörlerden onun şerefine çalınan marşlar yükseliyor ve o ardı arkası kesilmeyen söylevlerinden birine başladığında, insanlar iki saat, üç saat, dört saat bıkmamacasına transistörlü radyoların başına üşüşüyorlardı. Nasır halk için bir ilah, bir tapınma aracıydı. Yakın tarihte benzer durumlar aradıysam da hiç bulamadım. Böylesine bir yoğunlukla aynı zamanda bu kadar ülkeye birden yayılan hiç kimse yok. Her halükârda Müslüman Arap dünyasında uzaktan olsun bu olguyu andıran bir olay asla yaşanmamıştır.

Oysa Arapların ve Müslümanların özlemlerinin herkesten fazla taşıyıcısı olan bu adam İslamcıların amansız düşmanıydı; onu öldürmeye kalkıştılar, kendisi de onların başlarından çok kişiyi idam ettirdi. Bu arada, o dönemde, bir İslamcı hareket militanının sokaktaki adamın gözünde Arap ulusunun bir düşmanı ve çoğu zaman da Batı’nın işbirlikçisi olarak görüldüğünü hatırlıyorum.

Bunları siyasal, modernlik karşıtı ve Batı karşıtı İslamcılığın, Arap halklarının içten ve doğal ifadesi gibi görülmesinin en hafifinden aceleci bir kestirme olduğunu belirtmek için söylüyorum. Halkın önemli bir kesiminin radikal dinciliğin söylemlerine kulak vermeye başlaması ve 1970’li yıllardan itibaren protesto mahiyetindeki örtünme ve sakalın pıtrak gibi çoğaldığını görmek için, başta Nasır olmak üzere, milliyetçi yöneticilerin gerek art arda gelen askeri başarısızlıkları, gerekse azgelişmişliğe bağlı sorunları çözmede yetersiz kalmaları sonucunda bir çıkmaza girmeleri gerekti.

Her durum üzerinde, Cezayir’deki, Mısırdaki ve başka yerlerdeki durumlar üzerinde çok daha uzun uzadıya durabilirdim, hayal ve hayal kırıklıklarını, kötü başlangıçları ve felaketle sonuçlanan seçimleri, milliyetçiliğin, sosyalizmin iflasını, o bölgelerdeki gençlerin, tıpkı Endonezya’dan Peru’ya kadar dünyanın başka yerlerindeki gençler gibi, inandıkları, sonra inanmaz oldukları her şeyin iflasını anlatabilirdim. Ben burada sadece radikal dinciliğin Arapların ya da Müslümanların en içten seçimi, doğal seçimi, ilk seçimi olmadığını tekrar tekrar söylemek istiyordum.

Bu yola başvurmalarından önce, diğer bütün yolların kapanmış olması gerekti. Bu yol da, yani geçmişe dönüş yolu da, çelişkili biçimde zamanın havasına uygun düşmekte.

Amin Maalouf
Ölümcül Kimlikler

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Cemal Süreya: Biliyorsun ben hangi şehirdeysem/ Yalnızlığın başkenti orası

Göçebe Sen sık sık gülen gülerken de Sevecen bir Akdeniz çizgisini Sol yanına ağzının İliştiren çocuk özenle Yabana mı atıyorum...

Kapat