Kızıldere katliamı ve 12 Eylül üzerine Oral Çalışlar yazısı, Ertuğrul Kürkçü söyleşisi

Acıyı anlatmak mümkün değil – Oral Çalışlar
12 Mart 1971’de askeri darbe. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının yakalanması. Mahir Çayan’ların Maltepe Askeri Cezaevi’nden firarı… Bir dönem film şeridi gibi gözümüzün önünden geçiyor. Söz sanki bir uyarı gibi kulaklarımızda çınlıyor, Hatırla Sevgili. Bu dosyada ‘Hatırla ey okuyucu’ diyerek hafızaları yoklayıp, Sinan Cemgil’in de öldürüldüğü Nurhak Dağı’ndaki çatışmadan sağ kurtulan Mustafa Yalçıner’e, Kızıldere’de öldürülen Cihan Alptekin’in ablasına, Denizler’in idamına tanıklık eden Halit Çelenk’e, Altan Öymen’e, Fahri Aral’a, Oral Çalışlar’a kulak kabarttık. 30 Mart 1972’deki katliamdan 36 yıl sonra aynı toprakları ziyaret ettik. Ve de karanlık bir dönemin diğer tarafındaki Faik Türün’e, Tahsin Gürdal’a yakından baktık.

Kızıldere’de, fotoğraftaki evde öldürülenler aslında, Denizler’in idamını engellemek için yola çıkmışlardı. Tıpkı Nurhak’a çıkanlar gibi, tıpkı uçak kaçıranlar gibi, tıpkı Meclis koridorlarında idam karşıtı imza toplayanlar gibi…

Döndü Arslan, işaret parmağıyla bir tarlayı gösteriyor. Tarlada ağaçların çiçekleri açmamış ama ağaç diplerindeki kuzu pancarı bu mevsimde bolca bulunurmuş, kavurup üzerine bir de baharat dökünce güzel yemeği oluyormuş. Döndü, 1 Mart 1972 doğumlu. Gösterdiği tarlaya en yakın ev olan köylülerin deyimiyle Emür’ün Muhtar Emrullah Arslan) evine yapılan ve 13 kişinin öldürüldüğü operasyondan 30 gün önce doğmuş. Kızıldere’de, kayıtları ciddiye alırsanız 12 Eylül 1980’den sonra adı değiştirilen Ataköy’deyiz. 30 Mart 1972’de düzenlenen operasyondan 36 yıl sonra neler hatırlandığının izlerini takip etmeye çalışıyoruz. İzler hem çok taze hem de üzerine kabuk bağlamış yara kadar eski. Köylülerin hafızasında hem “Mahir (Çayan) kiremitlerin arasından albayla konuşuyordu,” diyecek kadar eskiye ait hem de “Ertuğrul’u (Kürkçü) televizyonda gördüm ne kadar da yaşlanmış,” dedikleri kadar bugüne dair bir hikâye. Başlangıç yerimiz, çatışmanın olduğu muhtarın evine en yakın yer olan Fadime teyzenin evi. Fadime teyze de hep ikiz çocuk doğurdukları için İkizler denen sülalesinin bireyi. Beş yıl önce köyü ziyarete gelen Selda Bağcan’ın yanağından makas aldığı torunu Şule’yi kucağına alarak konuşmaya başlıyor: “İki çocuk beşikte, askerler evi boşaltırken beşiğin birini evde unutmuşum, geri döndüm beşiği almaya. Etraf cayır cayır yanıyor. Bizi köyün uzağına sürdüler, en son Mahir’in albaya, ‘Mehmetçik’e ateş etmeyeceğiz, rütbeliler gelsin,’ dediğini duydum.” Fadime teyze, Ertuğrul Kürkçü’den yakın bir akrabasından bahseder gibi bahsediyor: “Kocaman silahları başına dayadıklarında, elinde çok az ısırılmış bir somun vardı. Gencecik, güzel bir çocuktu, öyle köyün ortasına sürükleyip götürdüler.

Kızıldere köyü ‘terörist’  yaftasından kurtulamamıyor

Kızıldere köyünün sokaklarında yaşı elverenlere 30 Mart 1972’de neler olduğunu sormaya devam ediyoruz. Köylüler sorulara alışık ama bir o kadar da tedirginler. Köylerinin 36 yıldır mimlendiğinden bahsediyorlar; değil askeri okul sınavına girmeyi, devletle ilgili herhangi bir işlerinde bile ‘terörist’ köy yaftasından kurtulamadıklarını söylüyorlar. Kahveden uzakta belirsiz bir yeri işaret ederek Almus Barajı’nı gösteren birisi: “1966’da baraj yapıldı, köye elektrik 1982’de geldi. Hesap et artık,” diyor. Her 30 Mart yaklaştığında askeri araç sayısının artması ve onlara ilaveten, seyyar satıcı sayısındaki artış Kızıldere Köyü’nde sıradan bir hikâye. Köy sokaklarında gezerken Hasan amcayla tanışıyoruz. Helikopteri hayatında ilk defa 30 Mart 1972’de görmüş: “Helikopter kafamızda dönüyor, yukarı mahallede muhtara yakın oturanları tarlalara, aşağı mahalledekileri de daha gerilere sürmüşler.” Hasan amcanın ‘omzu kalabalık’ dediği üst rütbeli bir askerin bazı köylüleri yaka paça dövdüğünü de anlatıyor. Biz yukarı mahalleye çıkıyoruz. Hedefimiz muhtar Emrullah’ın yakın akrabası Hüseyin amcayı ziyaret etmek.

Nihat Erim:  “Yakın o köyü, bir köy eksik kalsın, ne çıkar”

Hüseyin amca operasyon günü dayak yemiş. “Bizim Emrullah çok acı çekti, tırnaklarını dahi söktüler ama onun hiçbir günahı yoktu,” diyor. Hüseyin amca, Mahirler’i asıl ihbar edenin Niksar’da daha önce para karşılığı anlaştıkları Hasan Yılmaz olduğunu söylüyor. Hasan Yılmaz, Niksar’da Mahirler’in peşindeki askerleri görünce telaşlanıyor, iki tokat yiyince onları Kızıldere Köyü’ne, muhtarın evine götürdüğünü itiraf ediyor. Korkusunun olmadığını, alınacak bir canının olduğunu söyleyen Hüseyin amcanın anlattığına göre sabaha kadar askerler köyü sarmış, operasyondan yarım saat önce köylüleri muhtarın evinden uzaklaştırmışlar. Bütün köylülerin birleştiği nokta ise, devrin başbakanı Nihat Erim’in “Yakın o köyü, bir köy eksik kalsın, ne çıkar,” demesi. Rivayete göre Nihat Erim’in bu sözü operasyon için başlangıç işareti olmuş. Ataköy artık bir belde, ama beldeler yasasının geçmesi halinde, durumlarının akıbeti hakkında şüphe içinde sakinleri. Bir ambulans, greyder ve otomobil, köylünün desteğiyle alınmış, belediye binasının sıvası bile tamamlanmamış. Halit, operasyon günü altı yaşındaymış, diğer akranlarından tek farkı omuzlar üzerinde çatışmayı izlemiş olması. “Akşam namazına doğru silah sesleri kesildi. Sessizlik oldu, sonra Saffet’in (Alp) karnında şarapnel parçasıyla yaralı olarak dışarı çıkarıldığını gördüm,” diyor. Halit’in söylediklerini aslında daha sonra Saffet’in ablasının ve de Nihat Erim’in açıklamaları destekliyor. Erim anılarında “Çatışmadan sağ kurtulan var,” demişti. Saffet’in ablası da kardeşinin üzerinde hiç kurşun izi olmadığı halde nasıl öldüğünü sormuştu. Köylünün şüpheleri bununla da bitmiyor. Geçen hafta topluca Hatırla Sevgili’nin operasyonla ilgili bölümünü seyretmişler, bolca ağlamışlar ama “Olaylar başkaydı,” diyerek itiraz ediyorlar. “Önce Mahir vuruldu ama çatışma bir saat değil, saatlerce sürdü. Cenazeler köy çıkışına kadar at arabasıyla sonra da traktörle götürüldü. Mahir, albaya ‘Mehmetçik’i çek, rütbeliler gelsin,’ diye bağırdı…” Hatırla Sevgili’nin o bölümü köyde değil, Ünye’de çekilmiş, söylentiye göre karakoldan izin çıkmamış. Köydeki yaşlılar olayı çok net hatırlıyor, orta yaşlılar anıları dinliyor, küçükler ise Hatırla Sevgili dolayısıyla kendilerine anlatılanları yaşıyor ve sonuçta bütün köy hâlâ 30 Mart’ı hafızalarında saklıyor. Tıpkı bahçede oturup Hatırla Sevgili üzerine sohbete daldığımız Menekşe teyze gibi. Köylünün deyimiyle Menevşe ve komşusu Kumaş, torunlarına masal anlatır gibi 30 Mart’ı anlatıyor. Anlattıkları arasında bütün köylünün ortak sözleri haline gelenler bile var: “Mahir, çatışma başlayınca muhtarın çocuklarını pencereden askere verdi…” Mahir, muhtarın eline de bir yazı vermiş: “Muhtar bizim esirimizdir, bize yataklık yapmadı, onu biz zorladık,” yazan… Menekşe teyze ‘anarşit’ gelmiş diye bütün köylünün muhtarın evine hücum ettiğini anlatıyor. “Anarşit dedikleri senin, benim gibi insan,” diyor Menekşe teyze. Torunlarına dönerek konuşan Kumaş teyze ise, Ertuğrul Kürkçü’nün yakalandığı samanlığa en yakın yerde oturuyormuş. Gece çocuğunu tuvalete kaldırırken pencerenin altında askerleri görmüş, asker kaçağı komşu çocuğu için geldiklerini sanmış ama o da bütün köy ahalisi gibi gerçeği sabah olunca anlamış. Döndü bizi eve davet ediyor. Yufka arası çökelek, ev yapımı mahlep marmelatı, bolca sohbet. Sohbete ortak olanlardan biri de kayınvalidesi Feride teyze. Feride teyze, kocasına kardeşinin, “Sen evde kal, başıma bir şey gelirse,” diyerek cenazeleri traktöre yükleyip gece yarısı Niksar’a doğru yola çıktığı anı anlatıyor. Döndü’nün büyük oğlunun ismi Alaçay. “O isme başka yerde rastlayamazsın,” diyor. Alaçay, Kızıldere demekmiş, ‘Ala’ kızıl, ‘Çay’ da dere manasında. Döndü, köy halkından bazılarının çocuklarına Mahir ismini koymak istediğinden bahsediyor ama devletin mimlediği köy ahalisi için böyle bir girişim söz konusu olmamış. Aradan 36 yıl geçti. O yıl doğan Döndü’nün üç çocuğu var, birisinin adı Alaçay, Kızıldere manasında…

Darbe komutanının ailesi, oğlunu normal bir okulda okutamayacak kadar yoksuldu

Mahir Çayan ve diğer öğrenci liderlerinin katliamlarla öldürülmesinin başlangıcı, sola karşı yapılan 12 Mart 1971 darbesiydi. Bu darbenin simgesi ise İstanbul Sıkıyönetim Komutanı, Orgeneral Faik Türün’dü. Mahir Çayan, Faik Türün’ün yönettiği ve birçok arkadaşının da öldürüldüğü operasyonlardan kurtulmak için Anadolu’ya geçmişti. Ancak Faik Türün’ün oluşturduğu özel ekipler, gençleri Kızıldere’de öldürdü. Ziverbey Köşkü’ndeki işkenceli sorgularla da özdeşleşen Türün, 17 Ekim 1913’te Bursa’da doğdu. Ailesi, Faik Türün’ü normal bir okulda okutamayacak kadar yoksuldu. Ailenin isteği oğullarını askeri okula vererek masraflardan kurtulmaktı. Öyle de oldu. Faik Türün, Bursa Işıklar Askeri Okulu’na yatılı olarak başladı. Hem de ilkokul kısmından. Liseden sonra girdiği Harbiye’yi 1933’te bitirdi. Harp Akademisi’nden ise 1942’de çıktı. Kurmay binbaşı olduğunda Kore Savaşı başlamıştı. Faik Türün de ikinci Türk tugayında görevli olarak Kore’ye gitti. Tugayın en önemli birimi olan harekattan sorumlu oldu. Amerikalılarla çok yakın çalıştı. Hatta yakalanan ajanların sorgulamasında Amerikalılarla birlikte görev aldı. Bu sırada Amerikan özel harp tekniklerini de öğrendi. Buradaki sorgulama ve eğitimler sonunda içindeki komünist düşmanlığı iyice arttı. Dönüşte de zaten Amerika tarafından ‘gümüş yıldız’ nişanıyla ödüllendirildi.

Hürriyet gazetesi’ne göre; ingilizler masum, idam edilen 3 genç masum değildi!

Türün: “Ne yaptıysak vatan için yaptık”

12 Mart darbesiyle birlikte İstanbul Sıkıyönetim Komutanı olarak atandı. İstanbul’daki işkenceli sorguların en üst rütbeli sorumlusuydu. Kore Savaşı’nda Amerika kamplarında öğrendiği esirleri sorgulama tekniklerini, Ziverbey Köşkü işkencelerinde uygulamasıyla ünlendi. Onlarca aydın, sanatçı ve yazar bu işkence tezgâhlarından geçti. Darbeden iki yıl sonra da Birinci Ordu Komutanı olarak emekliye ayrılan Türün, aynı yıl 17 Ekim tarihli Yankı dergisine verdiği demeçte ilk itirafında bulundu: “Kadıköy’deki köşkü, kontrgerilla örgütüne özel olarak hazırlattım.” Daha sonraki demeçlerinde ise işkencelerin ‘gerekçesini’ açıkladı: “Ne yaptıysak vatan için yaptık.” Türün’ün tepki gösterdiği soru ise Ziverbey Köşkü’nde yeni işkence metotlarının uygulanmasıyla ilgili oldu: “Dün ne olduysa ne yapıldıysa bugün de onlar olmuştur. Biz yeni bir metot tatbik etmedik.” Türün, emekliye ayrılmadan önce Süleyman Demirel‘in desteğiyle Kara Kuvvetleri Komutanı yapılmak istendi. Ancak diğer askerler karşı çıkınca emekliye sevk edildi. Eşref Akıncı yeni kara kuvvetleri komutanı olunca Türün de devlete küstü! Süleyman Demirel, bir sonraki seçimde Türün’ün gönlünü aldı! Türün artık Adalet Partisi milletvekiliydi. Demirel, yıllar sonra, 12 Eylül darbesinden önce Faik Türün’ü bu kez de cumhurbaşkanı yapmak istedi. Ama yine başarılı olamadı. 12 Mart’ın ‘kudretli paşası’ Türün için 12 Eylül darbesinden sonra her şey tersine gitmeye başladı. Öldürülme korkusu sardı. Bu nedenle artık dışarı bile çıkmıyordu. Bu korku sürerken ciddi bir felç geçirdi. Ömrünün son beş yılında yatağa mahkûm oldu. Orgeneral Türün, 15 Şubat 2003’te yaşamını yitirdi.

Operasyonun teğmenine takdirname ve  ödül verildi

Mahir Çayan ve arkadaşlarının öldürüldüğü Kızıldere katliamında görev alan devlet görevlileri de zamanla tek tek ortaya çıktı. Bazıları anılarında operasyona katıldıklarını anlattı, bazıları tanıkların ifadeleriyle belirlendi. Operasyonun en tepesinde iki önemli isim vardı: MİT Müsteşarı Korgeneral Nurettin Ersin ve Jandarma İstihbarat Daire Başkanı Vehbi Parlar. Bir komando birliği de Nevşehir’den Kızıldere’ye getirildi. Özel harp eğitimi almış jandarma subay ve astsubayları da sevk edildi. Evi ateşe tutan ekibin başında ise özel harp eğitimli jandarma teğmeni vardı: Mustafa İlerisoy. Hatta ilk ateş eden de İlerisoy’du. Operasyonda MİT yöneticisi Mehmet Eymür, İstanbul Daire Başkan Yardımcısı Albay Yaşar Savaş ve yine teşkilattan Necdet Akın vardı. MİT Ankara Bölge Başkanı Albay Süleyman Yenilmez de oradaydı. Hatta Mustafa İlerisoy, operasyonu yaşının büyük olması ve tecrübesinden dolayı Süleyman Yenilmez’in yönetmesi önerisini getirdi. Ama Süleyman Yenilmez yorgun olması nedeniyle kabul etmedi. Kızıldere katliamındaki ‘başarısı’ nedeniyle Mustafa İlerisoy önce takdirname aldı, ardından da ödüllendirildi. Birkaç ay sonra da üsteğmen yapıldı. Ama bu İlerisoy’un içinde yer aldığı ilk derin devlet operasyonu değildi. İlerisoy, 12 Mart öncesinde de Ankara’daki komando kamplarında ülkücülere eğitim veren subaylardandı. İlerisoy, asteğmen Doktor Necdet Güçlü’nün 13 Nisan 1970 günü öldürülmesinde kullanılan iki silahtan birinin de sahibiydi. İlerisoy’un silah, ‘6815248’ seri numaralı ordu malıydı. Diğer silah ise yine teğmen Fehmi Altınbilek’e aitti. Altınbilek de TİKKO örgütü lideri İbrahim Kaypakkkaya’nın yakalandığı ve işkenceyle öldürüldüğü operasyonu yapan ekibin başındaydı. Altınbilek, daha sonra hem Abdi İpekçi cinayeti hem de 1990’lı yıllardaki Susurluk döneminde yeniden gündeme geldi. Kızıldere katliamının, başındaki Mustafa İlerisoy ise bir daha gündeme gelmedi.

“Kızıldere’de 10 arkadaşımız öldürüldüğünde ben Mamak Cezaevi’ndeydim. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan hakkındaki idam cezası Yargıtay’da onaylanmıştı. Konu Meclis’in gündemindeydi. Onlar yanımızdaki hücrelerde kararı bekliyorlardı. Mahir Çayan ve dört arkadaşı İstanbul’da, Maltepe Askeri Cezaevi’nden tünel kazarak kaçmışlardı. Polis peşlerindeydi. Belli ki Mahir Çayan ve arkadaşları, Denizler için bir şeyler yapmaları gerektiğini düşünüyorlardı. Kızıldere yolculuğu böyle başlamıştı. Onlar bir şekilde çaresizlik içinde kapana kıstırılmışlardı, demek daha doğru olur.

Kızıldere, bir umutsuzluk isyanıdır. Kızıldere operasyonunun arkasındaki güçlerin acımasızlığı, ülkemiz tarihinin en kanlı operasyonlarından birine sebep oldu. Kızıldere’ye, Denizler’in idama gönderildiği koşullar içinde bakmak gerekir. Öyle bakınca bu olayı 20 yaşının hemen üstünde olan ve arkadaşları hiç yoktan idama giden gençlerin kahramanlığı, gözüpekliği ve çılgınlığı olarak değerlendirebilirsiniz. Aradan 36 yıl geçtikten sonra bakınca her şeyi daha farklı değerlendirmek mümkün. Arkadaşlarımız acaba oraya doğru bilinçli olarak mı yönlendirildiler? Bir kuşağın bütün öncü isimlerini topluca imha edebilmek için önceden kurulmuş bir tezgâhın içine mi düştüler? Tabii, daha sonraki yıllarda Denizlerin, Mahirler’in, İbrahimler’in birer mite dönüşmesinin nedeni de yaşadıkları ve karşılaştıkları acımasızlıktır. O zaman ne devrimci durum vardı, ne de bizlerin devrim yapabilecek gücü. Dünyadaki gelişmelerden etkilenmiştik. Denizler, Küba devrimini bir örnek olarak görüyorlardı. Castro ve arkadaşlarının yaptıklarını yapabileceklerine inanıyorlardı. Mahirler de değişik bir şekilde benzer bir anlayış içindeydiler. İbrahim Kaypakkaya ise köylerden şehirleri fethedeceğine inanıyordu. Kızıldere, 1960’larda başlayan devrimci gençlik hareketinin bir anlamda sonuydu. 68 kuşağının öncüleri orada son nefeslerini verdiler. Türkiye’yi yöneten, askeri darbelerle sürekli ülkemizdeki demokrasinin önüne set çeken derin devlet, hâlâ 68 kuşağıyla barışmadı. Hâlâ o gençlerin hayaliyle dövüşmeye devam ediyor. Biz ise, bugün aramızda olabilecek onlarca arkadaşımızı acımasız katliam ve idamlarda yitirmenin acısını, öfkesini yaşıyoruz. 12 Mart darbecileri de, 12 Eylül dabecileri de, bugün hâlâ darbe peşinde koşanlar da bu ülkeye çok zarar verdiler. Kızıldere’yle, biz 68 kuşağının da, bu alçak katliamı gerçekleştiren ‘derin devlet’in de yüzleşmesi gerekiyor. Bu mümkün mü, bundan emin değilim… Orada yitirdiğimiz arkadaşlarımı sevgiyle, özlemle anıyorum. Bunun, bizler için ne büyük bir acı olduğunu anlatmam mümkün değil…”

Oral Çalışlar

Katliamdan kurtulan tek kişi olan Ertuğrul Kürkçü ile 36 yıl sonra 2008 yılında bianet’in yaptığı söyleşi

12 Mart muhtırası sonrasında devlet şiddeti artarken bundan 36 yıl önce Türkiye Halk Kurtuluş Parti-Cephesi (THKP-C) ve Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) militanı 11 kişi Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’ın idamını engellemeye çalışırken Tokat’ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere köyünde kıstırıldılar.

Mahir Çayan, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz, Ahmet Atasoy, Cihan Alptekin, Ömer Ayna güvenlik güçlerince öldürüldü; Ertuğrul Kürkçü yakalandı.

– Sol mücadelede Kızıldere’nin durduğu yer bir kenara, bugün ODTÜ’de öğrenciler Kızıldere pankartı açtıkları için gözaltına alınıyor. Hâlâ anmalara davalar açılıyor. Toplumsal olarak Kızıldere ne anlama geliyor?

Rejim açısından, Kızıldere’de hayatlarını kaybedenlerin amaçları, hedefleri ve eylemleri, aradan 36 yıl geçse de suç olmaktan çıkmadı. O nedenle onlar böyle bir başlangıcın ayak izlerinin takip edilmesini hep bir sorun olarak gördüler. Anlaşılan o ki, sorun olarak görmeye de devam edecekler. 35 yıldır rejim “önemli, sorunlu, yasak günler” takviminde de 30 Mart’ı kırmızı harflerle yazmaktan vazgeçmedi.

Gençlerin bu mücadeleye saygılarını, onun takipçisi olduklarını dile getirme arzularını önemli buluyorum. Çünkü 10 insanı ortadan kaldırmakla milyonlarca insanın davasının ortadan kaldırılmış olamayacağını bir kez daha ortaya koymuş oluyorlar. Bunun altının çizilmesi, gösterilmesi çok önemli. Umduğumuz ve beklediğimiz şey, belki de bu mücadelelerin sonucunda; geçmişin devrimci mücadelelerine saygı göstermenin suç olmaktan çıkacağı, insanların duygu ve anılarını özgürce yaşabilecekleri bir zamanın gelmesi. Ama öyle görünüyor ki hâlâ o zamanda değiliz.

– 68 gençliğine bakınca aktif bir kuşak var. Bugünse gençler popüler kültürün etkisinde. Toplumsal meseleler bu kadar gündemdeyken bu kuşağın kendini ifade etme yollarını nasıl yorumluyorsunuz?

Bu kıyaslamalar yapıldığında çokça söylemiş olduğum gibi dönemler arasında dünya çapında karakteristik farklar var. Türkiye’deki durum ile örneğin Kore’deki durumu karşılaştırdığımızda eminim Kore’nin bugününe bakarak, Kore’nin 60’lar 70’lerdeki durumuyla da ilgili benzer çıkarsamalar yapmak mümkün. Küresel bir meseleyle yüz yüzeyiz.

Bu, aradan geçen 40 yılda gençliğin depolitizasyonu için çok özgül mekanizmaların geliştirilmiş olması ve bu alanın ciddi bir biçimde kuşatılmış olmasıyla ilgili bir durum. Tabii Türkiye örneğin Almanya’ya göre iktisadi gelişme düzeyi daha geri bir ülke olduğundan bunlar daha hoyratça yollarla yapılıyor. Başka yerlerde daha sofistike yöntemlerle. Ama genelde 1990-2000 arasında kitle mücadelesinde bir düşüş yaşandı.

Öte yandan şaka değil, Türkiye’de son 15-20 yılda 30 bin insan hayatını kaybetti. Neredeyse tamamı 20-30 yaş arası genç insanlardı. Dolayısıyla “Gençler tepki göstermiyor” demek de doğru değil. Fakat bu 1968 model bir tepki de değil. Bugünkü koşullar başka gençleri başka bir şekilde mücadeleye katıyor. Üretmek, savaşmak, çalışmak bunlar söz konusu olunca dünya nüfusu hâlâ gençliğin çabasına muhtaç.

Ama toplumsal, politik değişim projesi sadece gençlerden sorulmamalı. Ortada hareket halinde bir proje olsa onlar da dahil olabilirler. Gençleri de içine alan daha büyük bir sorunla karşı karşıyayız. Özellikle pop kültürün giderek endüstrileşmesi sonucunda gençlerin merak, ilgi ve heyecanların her bir anının piyasa nesnesi haline gelip, her bir etkinlik piyasa tarafından denetlendiği için şimdi genç olmanın 68’de genç olmaktan daha zor olduğunu düşünüyorum.

– O yıllardaki toplumsal mücadeleyi ayakta tutan damar neydi, bugün ne olabilir?

Sömürüye karşı mücadelenin haklılığı duygusunun yaygın olmasıydı. Genel olarak sömürüye karşı mücadelenin gerekliliği halkın vicdanında, halkın bilincinde yer tutan ve emekçiyle sosyalist düşünce arasında bağ kurmaya yardımcı olan en önemli algıydı. Hakikat yine aynı yerde yatıyor. Fakat 1980 sonrası bu algıda dağılma oldu.

Özal dönemi politikaları dediğimiz çalarak, çırparak, üretmeyerek para kazanmanın mümkün olduğu duygusu, gri ekonomi denilen ekonominin merkeze yerleşmesi toplumda hedef kaybına yol açtı. Bu hal, üretim ve sömürü arasındaki büyük çelişkiyi ve insanların üretimi dönüştürmeksizin kendilerini dönüştüremeyeceklerine dair zorunlu, mantıki bilgiyi hem görünmez kıldı hem değersizleştirdi. Arınmaya ihtiyaç var. Üretim ile dünyanın değişim süreci arasındaki bağın insanlara yeniden anlatılması gerekiyor.

İkinci mesele Siyasi İslamın zuhur etmesi. Siyasi İslam boşlukta kalan, umutsuz insanlara bugünkü sorunlarını aşmak için öte dünyada bir yer vaat ediyor. Sıkıntılar içindeki insanlara öte dünya bir kurtuluş vaadi olarak görünüyor. Aynı cemaatin içine gömülen patronla işçi arasındaki sınıf karşıtlığı örtülüyor. Bu da algı kaybına yol açıyor.

Aynı şekilde Kürt  kimliği etrafında oluşan yeni kutuplaşma da Kürt patronla Kürt işçi arasındaki sömürü ilişkilerini örttü. Asıl ana akıntı bir bütün olarak üretim süreci dışında “imiş” gibi göründü, görünmezleşti. Eskiden bütün bunlar çok daha gözönündaydi. Emek, sermaye, sömürü, faşizm dendiğinde ne denmek istendiği çok daha anlaşırdı. Şimdi daha buğulu bir hal var. Bunu gidermemiz gerekiyor.

Kent yaşamındaki değişiklikler de buna yol açtı. Eskiden zengin ve yoksul aşağı yukarı aynı mahallede yaşıyordu. Şimdi kentler yeniden kurulur, “dönüştürülürken” sınıflar kent arazisi üzerinde tamamen kendilerine ait özel mekanlara yerleşti. Şimdi burjuvazinin nerede yaşadığını bilemezsiniz, evlerinin önünden geçemiyorsunuz. Küreselleşme dünyanın bütün zenginleriyle yoksullarını da küresel olarak ayrıştırdı onlarla mekanda karşı karşıya ilişki de görünmez oldu.

Görünmemesi imkansız olan tek şey yoksulluğun bütün dünyayı sarıyor olması.

İki dönem arasındaki en önemli fark devrimci faaliyetin kapasitesinin daralmış, etkili olabileceği yolları kaybetmiş olması, kendini emekçi ve yoksulların dünyasında yeniden kurmak yerine, merkezde aslında kendine ait olmayan yerde inşa etmeye çalışması bütün mücadelelere mağlup başlamasını yol açıyor.

– Sizi Kızıldere’ye götüren güç neydi?

Engels’in lafını hatırlamak önemli:

“Ayaklanmayla oynamaya gelmez. Bir kere başlandı mı sonuna kadar gidilmelidir ve her gün yeni zaferler kazanmaksızın da sürdürülemez.”

Kızıldere’ye bizi götüren şey bir kere ayaklanmış olmamızla ilgili. Geriye dönüp bakınca doğru/yanlış/kısmen doğru/kısmen yanlış diye birden çok şey söylenebilir. Ama şu hakikat değişmez. Denizler Amerikalı erleri kaçırdığında, biz Mete Has’ı kaçırdığımızda, Efraim Elrom’u kaçırıp deklarasyonlarımızı yayınladığımızda bir silahlı ayaklanmayı başlatmış olduk. Bunun kendi dinamiği, süreci ve ahlakı var.

Çoğu kez bu ayaklanmayı başlatmış olmanın kendisi aslında başka koşullarda yerinde ve mantıklı bulmayacağınız şeyleri etik olarak yapmaksızın edemeyeceğiniz bir sorun haline dönüşebiliyor. Bizi Kızıldere’ye götüren şey Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam edilmelerine imkan vermemek, onların asılmalarını öylece elleri kolları bağlı şekilde izlemek yerine bir şey yaparak onu durdurmak kastıydı.

Bu yolla durdurulabilir miydi? Bu başka soru.

Ama bu yolla durdurmaya çalışmanın başka yollardan sağlanacak etkiyi azaltmış olabileceğini, mesela imza kampanyası ya da Anayasa Mahkemesi’nin kararı yoluyla durdurma olanaklarını zayıflatmış olabileceğini savunanlar da var. Ama aslında hayat bunun görünüşte böyle olduğunu, özde infazların bir rejim kararı olduğunu gösteriyor.

Peki bu irade bu kadar güçlüyken buna böyle karşı konabilir miydi? Burada kısmen bizim içine düştüğümüz bir açmazın rolü var. Biz -Denizleri kurtarmak için harekete geçenler- Fatsa’da Ankara’dan gelen birliklerin sıkıştırması altında kaldık. Kendimizi Fatsa’dan çıkarmak zorunda kaldık. Gideceğimiz yerde politik bir çıkış için bir hedef yoktu. Ya orada son rehineleri alacaktık ya da almayacaktık. Oy çokluğuyla alma yolu tutuldu.

Demek ki mesele bizim açımızdan isyanı sonuna kadar taşımak ve bu isyanda tutsak düşmüş olanların ortadan kaldırılmalarına seyirci kalmamak için yapabileceği son şeyi yapmak tercihiydi. Bunun pratik bir politik karşılığı olmayabilir. Fakat o an için bunlar önemli olmaktan çıkmıştı.

– Kızıldere sürecinde toplumun diğer kesimleriyle kurulan ilişki nasıldı?

Olayı sadece bir fotoğraf karesine bakıp da değerlendirdiğinizde gördüğünüz 11 devrimci, onların rehin aldığı üç yabancı teknisyen ve bir köy evi ile olayı dışarıdan seyreden köylüler. Tamamen izole olmuş silahlı isyancı grubu.

Fakat bu fotoğraf, filmin tamamı değil. Çünkü aslında gerek o bölgeye, gerekse Türkiye’nin tamamına baktığınızda Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi (THKP-C)

 

–Kızıldere’de ölenlerin sekiz kişi oradan geliyordu- Türkiye’nin her yerinde yandaşları olan, etkisi olan iki büyük politik kaynağa dayanıyordu.

Biri İşçi Partisi içindeki “devrimci TİP muhalefeti”ne, ikincisi Devrimci Gençlik’e (Dev Genç) dayanıyordu.

Silahlı kuvvetlerde, mimar ve mühendisler arasında, köylüler arasında, sendikacılar arasındaki desteğe de bakınca bugün kendine partiyim diyen pek çok kuruluştan daha fazla insanı çekip çeviren, seferber eden bir arka plana sahipti. Zaten 12 Mart’ın hemen ardından başlayarak yaklaşık iki yıl boyunca hem faaliyette bulunabilmesi, hem de takipleri, tevkifatı atlatabilmesi sahip olduğu bu zeminle birebir ilgiliydi. Baskıların hiç etkisiz olduğunu söylemek zor. Bu baskı desteğin büzüşmesine yol açtı.

Mahir Çayan kendi tezlerini kaleme aldığında “Öncü gerillalar rejime vurdukları darbelerle onun nasıl sarsılabilir olduğunu gösterecekler, kitleler onun nasıl sarsılabilir olduğunu gördükten, kazandığı zaferlere baktıktan sonlara onlara sempati duyacaklar, mücadeleye katılacaklar” demişti.

Aslında gelişme bunun tam tersi oldu. Fakat kitlelerle ilgili bölüm değişmedi. Kitleler “öncü” darbe indirdiği zaman değil, yenildiği zaman devrimcilere sempati gösterdiler. Önce Kızıldere’de arkadaşlarımızın yok edilmesi arkasından Denizler’in idamı Türkiye çapında sağcısından solcusuna, şehirlisinden köylüsüne kimsenin vicdanına sinmedi. Çok hızla bir acıma, yazıklanma ve sevgi dalgası yarattı. THKP-C’nin sahip olduğu yaygın insan teması, iki yıl sonra af çıkıncaya kadar, yaygın bir cephe sempatizanları topluluğu yaratmıştı.

Bu tamamen de kendi kendine olmadı. İki yıl önce öğrenci olanlar meslek edinmiş, Türkiye’ye dağılmışlar ve gittikleri yerde sorulara doğru cevapları vermeyi başarabilmişlerdi. Bizim hikayemizi İtalya’daki Kızıl Tugaylarınkinden ya da Alman Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun hikayesinden ayıran en önemli yan bu büyük kitle hareketi içerisinden gelen, ondan ayrılarak silahlı mücadeleye girişen, yenilgiden sonra tekrar onların arasına dönen çok yönlü, çok yüzlü bir hareket olmamız.

O nedenle 1971-72’deki çıkışın Türkiye Sosyalist hareketinde –THKP-C’nin yanına THKO ve TİKKO’yu da katıyorum- oynadığı en esaslı rol alışılageldik siyasetin dışına çıkışın imkanlarına ışık tutmasıdır. Bir kopuş denemesidir. Bu çabanın bir devrimci kitle hareketi yaratılması açısından tarihsel bir önem taşıdığını düşünüyorum.

– Bütün bu süreçte sizin öğrendiğiniz şey ne oldu?

Benim öğrendiğim en önemli şey bir devrimin var olan toplumsal ve siyasal yapıyı kökten yıkmadıkça mümkün olamayacağı konusundaki temel tezin doğrulanmış olması. Öte yandan bunu gerçekleştirmenin sadece politik mücadele yoluyla ve sadece zor yoluyla değil, ikna mekanizmalarının da işletildiği, kültürel alanı kateden, sermayenin hegemonyasını dışardan kuşatan bir dizi etkinlikler toplamını gerektirdiğini anladığımı söyleyebilirim.

36 yıldan söz ediyoruz. 36 yıl boyunca, eğer yakın tarihe göz atacak olursak sistemin ne kadar direngen ve esnek olabildiğini görebiliriz. Burada en önemli şey kitlelerin zihninde var olan sistemin yıkılmazlığına duyulan derin güven ya da yıkıldığında kendilerinin de dünyalarının çökeceğine dair mistik inanç. Bununla başa çıkmazsızın girişilecek her şey yalıtık ya da kısmi kalmaya mahkum gibi.

Ama öte yandan öbür kutupta da herkesin içinde kendine ait bir “komünizm projesi” var: Eşitlik ve adalet arayışının içinde gerçekleşeceği hayali bir ülkesi var herkesin. Siyaset bence bu hayalin sistematik, herkes için kabul edilebilir, ortaklaştırılabilir bir projeye döndürülmesi demek. Bu önemli. Ezbere programların işe yaramadığını görüyorum. Önemli olan emekçiler ve yoksullarla birlikte çalışarak, birlikte deneyerek bu hayalden bir program çıkarmak.

Ben en başta ezberden söylediğimiz “devrim yolu engebelidir, dolambaçlıdır, sarptır…” saptamasının hakikatte tam da böyle olduğunu sınadığım 40 yıl geçirdim. Bir dağın tepesine çıkmak için kimi zaman olduğunuz yerden ters yöne, aşağı doğru yürüyerek yeni yollar bulmak gerekebiliyor.

– Kendi kişisel mücadelenizle değerlendirince bianet’i nereye koyuyorsunuz?

Az önce bahsettiğimiz ikna, hegemonya mekanizmaları kitlelerin bilincinin yeniden üretildiği yerde kuruluyor. Bu mekanizmaların işleyişine müdahale edemediğinizde sistematik bir bilgi akışı kurulamıyor. Yaygın medyanın bir dezenformasyon süreci olarak nasıl çalıştığını, nasıl gerçeğin sadece ve ara sıra bir kısmını sunduğunu, insanların gerçeğin geri kalanınıysa tahmin ederek, el yordamıyla, göz kararıyla bulmaya çalıştıklarını, bizi her zaman parçalı bir düşünce yapısına mahkum kılan bir enformasyon yapısının hakimiyeti altında yaşadığımız görüyoruz.

Bu bütün televizyon istasyonlarını havaya uçurarak önlenemez. Bu kendi iletişim zeminimizin de ortadan kaldırılması olur. Bizim bir karşı iletişim alanı yaratmamız gerekir.

O nedenle şimdi birlikte yaptığımız işi insanların kendileri ve hayatları hakkında karar verebilmeleri için, gazetecilerin gazeteciliği yeniden kendilerine yaraşır bir meslek gibi kurmaları için giriştiğimiz bir ortak çaba olarak görüyorum… Bu tarz çabalar olmadan bilginin, bilincin yeniden üretimi gerçekleşemeyecek. Egemen bilgiye bir seçenek sunulamayacak. Bunu idrak ettiğim için bu böyle.

Şu sorulabilir: O kadar iş varken neden bu?

Kimse yapmayınca mecburen yapıyoruz. Bu işler kısmen yaygın medyadan bir beklentisi olmayan, onla iyi geçinmek için sebebi olmayan, ona geri dönme beklentisi olmayan insanlara düşüyor. Hem hayatımızı sürdürmek hem sürdürürken kendimize yabancılaşmamak, hem de toplumun aktif, değişimden yana tabaklarına uzanan bir bilgi kanalı kurabilmek için yaptığımız bu işle 36 yıl önce yaptıklarım arasında özce bir fark görmüyorum.

Hayat ne siyasi mücadeleden ne de iletişim hikayesinden ibaret. Sosyal mücadelenin bütün ögelerini birden dönüştürmeye ihtiyacımız apaçık ortada.

Dolayısıyla bianet’te çalışmak, bianet’ten çıkınca siyasi yayınlarla, sosyalist hareketin kendini yeniden kurması için yapılması gereken işlerle uğraşmak birbirine yabancı değil. Bunların hepsini birbiriyle ilişikilendirmek için de yeni bir iletişim düzeneği oluşturmak çok önemli. Tıpkı grev yapmak, politik parti kurmak, mahalle derneği oluşturmak kadar önemli.

Bence kapitalizmin hakimiyet ilişkilerine karşı getirilmiş her düzeydeki bütün itirazlar çok devrimcidir ve ancak bunları piyasanın dışında bir iletişim mekanizmasıyla birbirine bağladığımız zaman sonuç alabiliriz.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Darwincilik nedir?, Darwinciler “Yaşam Savaşımı”nı nasıl yorumlandı? – Prof.Dr.Cemal Yıldırım

Ne Darwin ne de onu izleyen destekleyicileri evrim kuramını ispatladıkları savındaydılar. Onlar kuramı gözlemsel kanıtlarına dayanarak doğruladıklarına inanıyorlardı. Darwin'in en...

Kapat