Deniz Gezmiş İş Bankası Soygununu Anlatıyor: “Bir kere, heyecanlanmamak olanaksız”

Ankara’da İş Bankası Emek Şubesi soygunu. Beş kişi yaptık bu işi. Yusuf arabayı bulup getirdi; dışarıda kaldı, arabada bizi bekledi. Alp dışarıda kaldı; gözcüydü o. Biz üç kişi girdik içeri. Ben, Sinan, Hüseyin.

Bir kere, heyecanlanmamak olanaksız. Ama bunun korkuyla hiçbir ilgisi yok. Hani çok hızlı giden bir arabada duyulan heyecan gibi. Bir gerilim. Yani, bilinmedik bir olayda duyulan heyecan gibi.
Bankaya dalınca, orada çalışan insanların durumu çok garip. Özellikle de yüzleri. Yüzleri hiç kıpırdamıyor. Gülerken güler kalıyor adamın yüzü, sonuna kadar. Bankaya ilk girdiğin anda duyduğu, geçirdiği şok sırasında yüzünün aldığı biçim öylece donup kalıyor.

Hani filmlerde vardır, akıp giden hareket birden bir karede dondurulur ya, tıpkı öyle. Orada duyulan duygu, öğrenci eylemlerine katılırkenki duygu gibi değil; kitle duygusuna hiç benzemiyor. Çok değişik. Benim güleceğim gelmişti adamların o garip hallerini görünce.

Ankara’dayız. Silahlıyız. Tam takım silahlıyız. Benim üstümde kalın bir parka, kazaklar, atkılar falan. Yok, yakalandığım zaman sırtımda olan parka değil bu. Çok kalın bir parka. Onunla kutuplara git, yat buzların üzerine, üşümezsin. Öylesine sıkı giyinmişim. Aylardan ocak sonu falan. Banka soygunundan bir hafta sonra Orta Doğu Teknik Üniversitesinin spor salonundan tünele indik. Okul dört bir yandan sarılmış. İrfan Uçar’ın polisten sıyrılıp kaçtığı gün oluyor bu.

Hepimiz kalın giyinmişiz. Dedim ya, benimki tam bir kar kılığı. Tünelde ısı kaç, biliyor musun? Seksen derece falan. Kalörifer tüneli. Yerlerde iki üç parmak su birikmiş. Karanlık. Böyle acayip dehlizler. Tünelin genişliği bir buçuk metre falan. Bu hücre kadar işte. Yükseklik de iki-iki buçuk metre kadar var. Daracık iç içe geçmiş sokaklar vardır ya, öyle işte. Böyle birbirine açılan bir dehlizler ağı, labirentler.

Elimizde fenerler. Kalorifer aletlerinden ‘çat pat’ bir yığın acayip ses çıkıyor.
Biz daha önceden biliyoruz oraları.

Bizden sonra jandarmalar girmiş, ancak on beş metre falan ilerlemişler, daha öteye gidememişler, dönmüşler. Öylesine dehşet verici bir yer. Görsen, boruların arasında otomobil direksiyonu gibi kocaman vanalar var.

Kalörifer düzeninde bir aksama olsa, her an biri o vanaları kullanmak için tünele inebilir. Hele asıl tehlike başka: Tünelde olduğumuzu sezerlerse, içeriye, üzerimize buhar falan verebilirler; buharlaşır gideriz orada. Bu tehlike var. Biliyorsun bunu.

Beş kilometre kadar yürüyoruz. Ter fışkırıyor her yanımızdan. Böyle su gibi ter akıyor yüzümden, boynumdan aşağı. Gözlerime akıyor ter, tuzlu, yakıyor. Yamyaşız.
Üstümüzden vızır vızır arabalar geçiyor. Duyuyoruz. Tünel, toprak düzeyinin hemen altında. Bir genişliğe varıyoruz sonunda. Orada çıkış kapısı var.

Parkayı çıkarıp atıyorum sırtımdan. Her şeyimden soyunuyorum. Bir don bir fanila kalıyor üzerimde. O genişlik yerde ısı biraz daha düşük. Düşük dediysem elli derece falan yine.
Saat 14-15 arası falan.

Tam dört saat bekledik orada. Ortalığın kararmasını bekliyoruz. Saatler geçiyor, bir türlü kararmıyor ortalık. Sonradan anladım ki, çıkış kapısının üstünde bir lamba varmış, onun aydınlığı yanıltıyormuş bizi.
‘Kanal’ filmini gördün mü sen? Tıpkı öyle bir yer. O filmdeki kanalda sanıyor insan kendini. Bilmeyen biri bir kaptırsa, çıkmak için bir hafta falan dolanır durur içinde tünelin.
Giyindim tabii yine. Ortalığın iyice karardığını anlayınca fırladım araziye, yirmi-otuz metre ötede yattım yere. İşaret verdim arkadaşlara, onlar da çıktılar.
Yürüdük.

Bir çamlık var orada. Çam ağaçlarının arasında ilerliyoruz. Çamların arasından yolu gözlüyoruz. Ağaçların arasına gizlene gizlene yolun kıyısına yaklaştık. Yolu geçeceğiz. Ötede Dış Nizamiye görülüyor. Dış Nizamiye kapısı beş yüz metre kadar ötede. Orada bir yığın asker. Giriş-çıkışları denetliyorlar.
Yolu geçtik.
Geçerken ayağım takıldı, düştüm.
O kılıkta şehre ineceğiz. Düşünebiliyor musun?
Kar var. Yollar çamur.
Yürüyerek Ankara’ya geliyoruz o kılıkla.
Ve geldik. O kılıkla geldik ODTÜ’den Ankara ya.
Bu da böyle garip bir hikayedir.
Kanalın kapısını tutmuş olabilirlerdi. Ama müthiş
bunalmıştık içerde.
Ve kıl payı kurtulduk.
Bizden az sonra tutmuşlar o kapıyı da.

Erdal Öz
Gülünün Solduğu Akşam

Yorum yapın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Önceki yazıyı okuyun:
Karacaoğlan’dan Özdemir Asaf’a, Kaan Tangöze “Gölge Etme” albümü

Kapat