Karmaşıklığın Kavranmasına Doğru – Onat Kutlar

Bir süredir toplumcu yayın organlarında, açık oturumlarda, tartışmalı konferanslarda kendini adamakıllı duyurmaya başlayan bir eğilimin üzerinde durmak istiyorum. Bu eğilim, birkaçı bir yana bırakılırsa, hemen bütün bir genç sanatçı kuşağını toplum sorunlarına, gerçeklere yan çizmek, bu gerçekleri çarpıtarak halkı aldatmak, hatta bir çeşit kültür emperyalizminin savunuculuğunu yapmakla suçlamaya doğru gelişmektedir. Bu suçlamaların gerek yargılama yöntem ve biçimi yönünden, gerekse toplumcu düşüncenin temel ilkeleri ve gelişmeleri yönünden bir sürü tutarsızlık ve yanlışlarla sakat oldukları açıktır.

Sanat konusunda tam, toplumculuk konusunda ise küçümsenemeyecek bir bilgi yetersizliğinin ürünü olan bu davranışın örneklerini teker teker ele alarak yararsız bir tartışmaya girmek istemiyorum. Bu yazar, konuşmacı, oyuncu hatta sinemacıları bu noktaya getiren ve kendilerinin bilincinde olmadıkları koşulları, etkileri titiz bir dikkatle ortaya koymak mümkün. Ama bolca tartışılan kavramlar aydınlığa çıkarılmadan bu işi yapmak yeni bir suçlamanın kör kapışını açar. Güner Sümer’in “Yön”deki konuşmasında kısaca değindiği gibi bu türden “Palavralar”ı kanıksadık. Bu yüzden şimdilik böyle bir tartışmayı gereksiz buluyorum.
Asıl konu, gelişen toplumcu eylemin yanı sıra sorulması gereken ve başka ülkelerde uzun zamandan beri sorulan “toplumculuk ve kültür ürünleri arasındaki ilişki” sorusudur. Olayı her durumda daha derinlemesine bir açıya götürmesi beklenen ve uygarlık değişimi bakımından son derece önemli olan bu soruya Türkiye’de toplumcu eleştirmenlerce hemen hemen tek bir cevap verilmiştir:

Sanat eserinin görevi, toplumcu eylemin günlük sorularını genişleterek ona yardımcı olmak hatta (ağır baskı dönemlerinde olduğu gibi) toplumcu eylemin kendisi olmaktır.
Bu özellikleri yansıtmayan sanatçılara birkaç yıl önce “biçimci” ya da “özentili” denirdi. Şimdi ise onların “sorumsuz”, “yozlaşmış”, “batının kültür emperyalizminin temsilcileri oldukları ileri sürülüyor. Sanatçılar arasında eleştirilebilecek hiç kimsenin bulunmadığını söylemek yanlış olur elbette. Ama saçmalığa kadar varan suçlamalar karşısında bugün, eskiden sanatçıların yaptığı gibi “olumu” oldukları ileri sürülen kötü eserlerin sanat açısından değersizliğini kolayca tanıtlamakla, ya da eserlerin yanlış anlaşıldığını düşünerek susmakla yetinemeyiz. Üstelik şurası açık: Bugün, birkaç yıl öncesine oranla çok geniş bir okuyucu kitlesini ilgilendiren toplumcu politika dergileri, sanat dergilerinin etkileme gücünü iyice azaltmıştır. Ve bu dergilerde, daha önce toplumcu eleştirmenler arasında örneğine pek rastlamadığımız birkaç garip tip bütün yetersizlik ve kendi iç karmaşaları ile sanat konularını mıncıklamakta, sanatçının bu saçmalara önem vermeyişinden yararlanarak genç kuşaklan etkilemeye çalışmaktadır. Her şeyden önce bu kişilere şunu belirtmekte yarar var: Türkiye’de bütün ileri davranışların ön safında bilim adamlarının, politika adamlarının, hatta gazetecilerin çoğunluğundan önce, sanatçılar bulunmuştur. Kimi kime karşı suçluyorlar?
Türkiye’de toplumculuğu bu kişilerin temsil etmediğini biliyorum. Durmaksızın yaptıkları suçlamalarla ilgiyi üzerlerinde tutmalarından da bana ne? Ama sanat konularını ve toplumculuğu yanlış, tutarsız bir biçimde ikide bir “kullanma”nın insana yükleyeceği ağır sorumluluğu düşünerek bu olumlu uyarmayı gerçekleştirmeye çalışacağım.
Toplumculuk ve kültür ürünleri arasındaki ilişkilerde bir aydınlığa varabilmek için önce toplumcu düşüncenin bu konuyu ilgilendiren ve herkesçe bilinen temel yöntemlerini gözden geçirmeliyiz.

AÇIKLAMA VE DEĞİŞTİRME
“Filozoflar dünyayı değişik biçimlerde açıklamaktan başka bir şey yapmadılar. Oysa şimdi önemli olan onu değiştirmektir.”
Bu devrimci tavrın açıklamayı dışarda bırakmadığı, ama onunla yetinilemeyeceğini belirttiği ortadadır. Bir bakıma açıklama, değiştirme’nin ilk adımıdır. Sanatçı için açıklama alanında, yani gerçeklikte, bir sınırlama söz konusu olmadığına göre, çağına tanıklık eden, gerçekleri dile getiren bir esere, toplumcu bir çözüme varmadığı için, açıklamakla ya da betimlemekle yetindiği için, “toplumculuğa aykırıdır, toplum sorunlarına yan çiziyor” demek toplumculuğun kendisine aykırıdır.
Bu türden suçlamalar gerçek alanının belirlenmesindeki dar anlayıştan doğmaktadır. İki örnek vermek istiyorum:
Garaudy’nin “D’un realisme sans rivage” (Kıyışız Bir Gerçekçilik Üstüne) adlı eserinde ele aldığı üç sanatçıdan özellikle ikisi, SaintJohn Perse ve F. Kafka toplumcu bir çözüme varmamışlardır. Ama bu, Garaudy’nin deyimiyle “onların tanıklığının gerçek ve büyük olmasını” önleyememiştir. Buna karşılık U. Sinclair özellikle aşın ve kötü bir örnek seçtim bütün toplumcu çözüm kaygılarına karşılık, değil gerçekleri ortaya koymak, bilinen gerçekleri bile çarpıtmıştır. “Bir yazarın, bir sanatçının, geleceğin perspektifine değin aydınlık bir bilinç taşıması ve eserine bu yolla kavga bir anlam katması” elbette istenebilir. Ama bu istek, böyle olmayan her yazarı suçlama, hatta yok sayılmasına kadar varırsa, açıklama ile değiştirme arasındaki kılgısal ve insana dayanan ilişki mekanik bir ilişkiye İndirgenmiş, hele aşağıda değineceğim toplumcu tarih anlayışı büyük ölçüde yanlış anlaşılmış olur.

Devrimci istek yalındır. Çözümleyici, bileyici ve güçlendiricidir. Ölümü ve çürüyüşü süsleyen batı için değil belki, ama bizim için gerçek bir uyarıcıdır. Bu istekte anlaşmamız kolay ve gerekli. Sanırım anlaşıyoruz da. Önümüzde değiştirmeyi istediğimiz korkunç bir yeryüzü var İsteğimiz elbette “Bir sis çanı gibi gecenin içinde…” gün ışıyıncaya kadar hepimiz uyaracaktır. Ama yeryüzü ve yaşamamız hiç de bu çan gibi “sade” değil hiç bir çağda görülmemiş karmaşık ilişkilerin ortasındayız. Ortam çelişkiler, tutarsızlıklar, umutsuzluklar, saçmalıklar ve uyumsuzluklarla dolu. Bunlar da gerçek. Değişecek, ama şimdi, bilim yaşamamız boyunca belki, var olacaklar. Bunları anlatmak, betimlemek basit ve yalın bir ış değil. İçinde yaşadığımız ülkenin ve yeryüzünün karmaşık özelliklerini kavramadan onu değiştirmeyi düşünemeyiz. Bu düzeni aşabilmek için önce ona yabancılaşmamız, gerektiğini, dışardan ve kolay kanmaz bir bakışın anlatım gücünü edinmemiz gerektiğini şimdiye kadar çoktan öğrenmiş olmalıydık. Dışardan baktığımda ise, yeryüzünün belirli bir noktasında, tarihin belirli bir anında, sonsuz etkiler altında yaşayan sanatçının konumu bana hiç de yalın, kolayca kavranabilir görünmüyor.

Cogito Dergisi (Sayı: 3 Kış ’95) : Barış ve Savaş

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Mohsen Namjoo ve şarkıları | Rock ve caz sentezi yapan İranlı muhalif bir müzisyen

Kapat