Savaş ve Barış Adlı Kitap İçin Birkaç Söz (1868) – Lev Tolstoy

Dünyanın yaratılışından beri öldürmenin fiziksel ve ahlaki açıdan kötü olduğu bilindiği halde, neden milyonlarca insan birbirini öldürdü?

Tarihsel olayların tarihçilerin anlattığı şekilde tasvir edilmesini kabul etmemem. Bu rastlantı değildi, kaçınılmaz olarak oldu. Tarihçi ve ressam, tarihsel bir dönemi tasvir ederken, kesinlikle farklı iki nesneye sahiptir. Eğer tarihçi olarak, tarihsel kişiyi bütünlüğüyle, yaşamın bütün yönlerine karşı karmaşık ilişkileriyle çizmeye kalkışınca yanlış yapacaksa, ressam da o kişiyi hep tarihsel öneminde sunarak, kendi işini yapamaz. Kutuzov her zaman at üstünde, elinde dürbünle düşmanları gösterir halde değildi. Voronova’daki evini (işgalci Fransızlara bırakmamak için) her zaman meşaleyle yakmıyordu Rastopçin (hatta bunu hiç yapmadı) ve İmparatoriçe Mariya Fedorovna hep eline bir hukuk kitabı almış, peleriniyle oturmuyordu, halkın hayal gücü onları böyle hayal ediyordu.
Tarihçi için, herhangi bir amaç için bir şeyler yapıp eden kişiler anlamında, kahramanlar vardır; sanatçı için, bu kişilerin yaşamın her yönüne yanıt vermeleri anlamında, kahramanlar var olamaz ve olmamalıdır, sadece insanlar var olmalıdır.
Tarihçi bazen, tarihsel kişinin bütün eylemlerini bu kişiye yüklediği tek bir fikre bağlayarak gerçeği çarpıtmak zorunda kalır. Sanatçıysa, tersine, bu fikrin tekliğinde hedefinin benzersizliğini görür ve sadece ünlü bir eylemciyi değil, insanı da anlamaya ve göstermeye çabalar.

Olayların tasvirinde daha da keskin ve önemli bir ayrım vardır. Tarihçi olayların sonuna kadar gitmeyi iş bilir, sanatçıysa olayın olgusuna kadar. Bir kıyaslama yapan tarihçi şöyle der: Şu ordunun sol cephesi şu ormana doğru harekete geçti, düşmanın önünü kesti, ama geri çekilmek zorunda kaldı; sonra atağa geçen süvariler sökün etti… vb. Tarihçi başka türlü anlatamaz. Buna karşılık sanatçı için bu sözcükler hiçbir anlam taşımaz ve hatta olayın kendisini bile etkilemez. Sanatçı, kendi deneyiminden ya da mektuplardan, yazışmalardan ve hikâyelerden yola çıkarak yaşanan olaylarla ilgili kendi fikrini oluşturur ve genellikle de (karşılaştırma örneğinde) tarihçinin belli bir ordunun yaptıkları hakkındaki yorumu sanatçının yorumunun tam tersi görünür. Elde edilen sonuçlar arasındaki fark, her birinin kendi bilgilerini aldıkları kaynakların farklılığı olarak açıklanır. Tarihçi için (karşılaştırmayı sürdürecek olursak) başlıca kaynak tek tek komutanların ve genelkurmayın bildirdikleri olur. Sanatçı bu tür kaynaklardan hiçbir şey çıkaramaz, onlar için bu kaynaklar hiçbir şey açıklamaz, hiçbir şey söylemez. Daha da kötüsü, sanatçı onlardan uzaklaşır, onları kaçınılmaz bir yalan sayar.

Her çarpışma sonrasında iki düşmanın neredeyse her seferinde yaşanan çarpışmayı birbirlerine tamamıyla ters bir şekilde anlatmaları da ayrı bir konudur; ayrıca her çarpışma anlatımında, kaçınılmaz olarak, birkaç verst mesafeye yayılmış, korku, utanç ve ölümün etkisiyle en güçlü ahlaki huzursuzluğun içinde bulunan binlerce insanın eylemlerini birkaç sözcükle anlatma ihtiyacından doğan yalanlar vardır.

Çarpışma anlatımlarında genellikle şu öncülerin şu noktaya atağa geçtiğini ve sonra geri çekilme emri verildiği vb. yazar, sanki resmi geçitlerde on binlerce insanın iradesini tek bir iradeye dönüştüren o disiplin, tam da yaşamla ölümün karşı karşıya geldiği o eylem sırasında da işe yarayacakmış gibi. Savaşa katılmış olan herkes bunun ne kadar yanlış olduğunu bilir; buna karşın tebliğler ve içlerinde yer alan askerî tasvirler bu varsayıma dayanır. Çarpışmadan hemen sonra bütün orduyu bir gezin, hatta ertesi, sonraki günlerde, tebliğler daha yazılmamışken gezin ve bütün askerlere, kıdemlilerden en kıdemsizlere dek herkese olayın nasıl olduğunu bu kadar trajik, bu kadar olay zenginliğine sahip ve bu kadar bize yakın bir dönemi, çok değişik kaynaklardan gelen canlı hikâyelere sahip bir dönemi incelerken, aklımızın tarihsel olayları gerçekleştiren nedenleri kavramakta yetersiz kaldığını açıkça gördüm. 1818 yılının olaylarının nedeninin Napoleon’un savaşçı ruhu ve İmparator Aleksandr Pavloviç’in yurtsever kararlılığı olduğunu (herkese çok olağan gelen bir şekilde) söylemek, tıpkı Roma İmparatorluğu’nun çökmesinin nedenlerinin birtakım barbarların halklarını batıya yönlendirmesi, belli bir Roma imparatorunun da devletini beceriksizce yönetmesi olduğunu söylemek ya da dev gibi aşılmaz bir dağın son işçi ona son kazma darbesini indirdiği için çöktüğünü söylemek kadar saçmadır.

Milyonlarca insanın birbirini öldürmeye çalıştığı ve yarım milyon insanın öldüğü böyle bir olayın nedeni tek bir insanın iradesi olamaz: Bir insan nasıl bir dağı deviremezse, tek bir insan 500 bin kişinin ölmesine de yol açamaz. Peki nedenler nedir? Bazı tarihçiler nedenin Fransızların savaşçı ruhu, Rusya’nın yurtseverliği olduğunu söylüyor. Başkaları Napoleon’un askerlerinin taşıdığı demokratik öğeden ve Rusya’nın Avrupa’yla ilişkiye girme zorunluluğundan bahsediyor. Ama milyonlarca insan birbirlerini öldürmeye nasıl kalkıştı, kim emretti bunu onlara? Herhalde herkes bunun kimse için daha iyi olmayacağını, daha kötü olacağını açıkça görüyordu; neden yaptılar bunu? Bu anlamsız olayın nedenleri üzerine geriye dönük sonsuz sayıda çıkarım yapılabilir ve yapılıyor da; ama bu açıklamaların engin sayısı ve hepsinin aynı havadan çalması, sadece bu nedenlerin sonsuz sayıda olduğunu ve hiçbirine neden adı verilemeyeceğini kanıtlıyor. Dünyanın yaratılışından beri öldürmenin fiziksel ve ahlaki açıdan kötü olduğu bilindiği halde, neden milyonlarca insan birbirini öldürdü?
Demek bu o kadar kaçınılmaz bir şekilde zorunluydu ki, bunu yapan insanlar, arıların sonbaharda birbirlerini yok ederek yerine getirdiği, erkek hayvanların birbirlerini yok etmesine yol açan, doğaya ait o zoolojik yasayı uygulamış oluyorlardı. Bu korkunç soruya başka bir yanıt verilemez.

Bu gerçek apaçıktır ve her insan bunu doğuştan bilmektedir, bu yüzden eğer insanda kendisini herhangi bir eylemde bulunduğu zaman hep özgür olduğuna inandıran duygu ve bilinç olmasaydı, bunu kanıtlamaya gerek de olmazdı.
Tarihi genel bir bakış açısından incelerken, olayların gerçekleşmesini sağlayan bu ebedî yasaya tartışmasız bir şekilde inanırız. Ama kişisel bir bakış açısından bakarken, bunun tersine inanırız.
Başka bir insanı öldüren insan, Neman’ı geçme emrini veren Napoléon, bir göreve atanmayı rica eden siz ve ben, elimizi kaldırır indirirken, her davranışımızın temelinde akla bağlı nedenlerin ve irademizin yer aldığına ve böyle ya da başka türlü davranmanın bize bağlı olduğuna kuşku duymadan inanırız ve bu inanç bizim için o kadar içkin ve değerlidir ki, tarihin ve suç istatistiklerinin bizi başka insanların eylemlerinin iradesizliğine inandıran sonuçlarına rağmen, bütün davranışlarımızda kendimize ait bu özgürlük bilincini görürüz.

Bu çelişki çözümsüz görünüyor: Bir davranışı gerçekleştirirken, onu kendi irademle gerçekleştirdiğime inanıyorum; bu davranışa onun insanlığın ortak yaşamına katılması (onun tarihsel anlamı) açısından bakarken, bu davranışın önceden belirlenmiş ve kaçınılmaz olduğuna inanıyorum. Buradaki hata nedir? İnsanın olup biten bir olayın etkisiyle sözde özgür bir dizi çıkarımı geriye dönük olarak değiştirme yeteneğiyle ilgili psikolojik gözlemler (bunu başka bir yerde ayrıntılı bir şekilde ele almayı tasarlıyorum), insanın özgür bilincinin belli türden davranışları gerçekleştirirken hatalı olduğu varsayımını doğruluyor. Ama aynı psikolojik gözlemler, özgürlük bilincinin geriye dönük olarak değil, anlık ve kuşku götürmez olduğu başka türden davranışlar olduğunu da kanıtlıyor. Maddeciler ne derse desin, bu eylem bir tek beni ilgilendirdiği ölçüde, bir eylemi gerçekleştirebilir ya da ondan kaçınabilirim kesinlikle. Şu anda kesinlikle sadece kendi irademle elimi kaldırıyor ve indiriyorum. Şu anda yazmayı bırakabilirim. Şu anda okumayı bırakabilirim. Şu anda düşüncemi Amerika’ya ya da herhangi bir matematik sorununa yöneltmek kesinlikle benim irademe bağlı ve bütün engellerin ötesindedir. Kendi özgürlüğümü yaşarken, kendi elimi havaya kaldırabilir ve zorla indirebilirim. Bunu yaptım. Ama yanımda bir çocuk duruyor, elimi onun üzerinde kaldırıyorum ve aynı güçle çocuğun üzerine indirmek istiyorum. Bunu yapamam. Bu çocuğa köpek saldırıyor, köpeğe ister istemez el kaldırırım. Cephedeyken alayın manevralarına ister istemez katılırım. Bir çarpışma sırasında alayımla birlikte saldırıya geçmeden ve çevremdeki herkes kaçarken ben de ister istemez kaçarım. Mahkemede sanık sandalyesinde otururken ister istemez konuşurum ya da ister istemez ne konuşacağımı bilirim. Gözüme yönelik bir saldırı olduğunda ister istemez gözümü kırparım.

Yani iki tür davranış vardır. Biri irademe bağımlıdır, diğeri irademden bağımsızdır. Ve çelişkiyi yaratan hata, sadece benim benliğime, benim varlığımın en yüksek uğraşlarına bağlı olarak her davranışa yasal bir şekilde eşlik eden özgürlük bilincini, yanlış bir şekilde, başka insanlarla birlikteyken gerçekleştirdiğim ve başka iradelerin benim irademle örtüşmesine bağlı olan davranışlar için de geçerli saymaya çalışmamdadır. Özgürlük ve bağımlılık alanlarının sınırını belirlemek çok güçtür ve bu sınırların belirlenmesi psikolojinin temel ve başlıca hedefi olmaktadır; ama, en yüksek özgürlüğümüzün ve en yüksek bağımlılığımızın ortaya çıkma koşullarını gözlerken, eylemimiz ne kadar soyutsa ve bu yüzden de başka insanların eylemlerinden ne kadar uzaksa, o kadar özgür olduğunu ve tersine, eylemimiz başka insanlara ne kadar yakınsa, o kadar özgürlükten uzak olduğunu görmemek olmaz.

Başka insanlarla kurulan en güçlü, en kopmaz, en zorlu ve sürekli ilişki, başka insanlar üzerinde iktidar sahibi olmak denen, aslında gerçek anlamı onlara en yüksek bağımlılık olan ilişkidir.
Yanlış ya da değil, ama çalışmamın devamında da buna tümüyle inandığım için, ben, doğal olarak, 1807 ve özellikle de 1812 yıllarının, bu önceden belirlenme yasasının en güçlü bir şekilde örnek oluşturduğu tarihsel olaylarını anlatırken, olayları yönettiğini sanan, ama aslında olaylara bütün diğer katılımcılardan özgürlükten daha uzak insani eylem kattıklarına inandığım kişilerin eylemlerine önem veremedim. Bu insanların eylemleri benim için sadece, bana göre tarihi yöneten o önceden belirlenme yasasının ve özgürlükten en uzak davranışı yapmaya zorlanan insanı, kendi imgeleminde, kendi kendine özgür olduğunu kanıtlamak amacını taşıyan bir dizi geriye dönük çıkarımlara sürükleyen o psikolojik yasanın somut örnekleri olması ölçüsünde önemliydi.

Mart 1868
Russkiy Arhiv
Çeviri: Sabri Gürses 
Savaş ve Barış – Can Yayınları

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
“Bu kinin nedenini anlamak istiyordum” Bir Dinozorun Anıları – Mina Urgan
Sabahattin Ali’den bir mektup: Sevgili Aliye’ciğim, benim için dünyada her şey sensin
Kapat