JOHN BERGER: BİZİ ŞAŞIRTAN KOŞAR BİZE DOĞRU ÖLÜM VE DOĞUMUN TERKİSİNDE

BİR ZAMANLAR

Kimlik sorulunca tren saatlerine bakmak ya da para ödemek için cüzdanımı açınca yüzün çıkıyor karşıma. Çiçek tozları dağlardan yaşlı Aravis daha genç dağlar kadar dayanıklı. Çiçek tohumlan hep saçılacak ama Aravis yaşlanacak tepelerle yaşıt olacak. Kalbin cüzdanında bir çiçek o kuvvet bizleri yaşatan dağlan yıpratan. VE YÜZLERİMİZ, KALBİM, FOTOĞRAFLAR KADAR KISA ÖMÜRLÜ.

İlki bir tavşandım yükseklikte bir dağ sınırındaydı. Nereye gidiyorsun? diye sordu Fransız sınır memuru. İtalya’ya dedim. Niye durmadın? dedi. Devam etmemi işaret ettiğinizi sandım dedim. Tam bu anda her şey birden unutuldu. Çünkü on metre kadar ötede yoldan bir tavşan geçiyordu. Kulak uçlarında sütlü kahve püsküller olan çelimsiz bir tavşandı. Görünüşte yavaş koşuyordu, ama canını kurtarmak içindi koşusu. Bazen böyle olabilir. Birkaç dakika sonra tavşan tekrar göründü. Bu kez peşinde ondan da yavaş koşan, sofradan apar topar kalkmış gibi görünen bir düzine kadar adamla geçtiler yoldan. Tavşan yukarılara, kayalık ve ilk kar yığıntıları arasına kaçtı. Sınır memuru tavşanı nasıl yakalayacaklarıyla ilgili komutlar yağdırıyordu – ben de böylece gazlayıp aştım sınırı. İkincisi bir kedi yavrusuydu. Ak pak toparlak bir yavru. Şöminesi ve bacaklarından biri kırık bir masası olan, duvarları beyaz badanalı, tabanı eğri büğrü bir mutfağın kedisiydi. Duvarların önünde durunca, kara gözleri de olmasa neredeyse görünmez oluyordu. Yüzünü duvara çevirdiğindeyse, duvarda kayboluyordu. Birden ileri ya da masaya sıçrayacak olsa, duvardan çıkacak bir hayvan görür gibi oluyordu insan. Var olup yok olma biçimi yavruya, evi gözeten tanrıların o gizemli içtenliğini bağışlamıştı.

Evi gözeten tanrıların hep hayvan olduğunu düşünmüşümdür. Bazen görünür, bazen yok olurlar, ama hep vardırlar. Masaya oturunca, yavrucuk bacaklarıma atılıyordu. Kürkü kadar ak, keskin dişleri vardı. Bir de pembe dili. Bütün kedi yavruları gibi sürekli oyun peşindeydi: Kendi kuyruğuyla, sandalye sırtlarıyla, yerdeki saçaklarla oynayıp duruyordu. Dinlenmek istediğindeyse, üzerine kıvrılabileceği yumuşak şeyler seçiyordu. Bir hafta boyunca hayranlıkla onu izleyerek şu sonuca vardım: Ak bir şey, bir havlu, bir kazak ya da çamaşır buldu mu, fırsatı kaçırmıyordu. Sonra da gözleri yumulu, ağzı kapalı öyle kıvrılıp ak duvarlar içinde gözden kayboluyordu. Pistoia’ya pek uzak olmayan tepeler arasında bir köy. Köy mezarlığı yüksek duvarlarla çevrili bir dörtgendi ve demir oyma kapıları vardı. Geceleri mezar taşlarının çoğu içlerindeki mumlarla ışıldamaya başlıyordu. Fakat mumlar elektrikle çalışıyor ve sokak lambaları ile birlikte yakılıyordu. Gece boyunca ışıldayan mumların sayısı sokak lambalarını geçiyordu. Mezarlığı geçince, yol keskin bir viraj yapmakta ve dönemeçten çiftliğe giden toprak bir yol uzanmaktaydı. İşte bu toprak yolda gri ördeklerden biriyle karşılaştım. Daha önce birkaç kez tüm aileyi bir arada görmüştüm. Genellikle, mezarlığın karşısındaki çalıların aşağısına düşen çim düzlükte toplanıyorlardı. Mezarlık ışıklarını ilk kez bir tan vakti gördüğümde gece-yeşili çimlerde kımıldanan ördekleri fark etmiştim. Bir dişi, bir erkek ve altı tane de yavrudan oluşan bir aile. Bu kez yalnızca erkek ördek vardı, yolun ortasında öyle durmuş, başı önüne eğik toprağı eşeliyordu. Daha bir dakika geçmeden tümüyle görünmez olmuş dişi ördeğin sırtına binmiş olduğunu fark ettim. Dişi ördek tekrar toz toprak içine gömülmeden önce erkeğin ayaklan arasından birkaç kez kanatlarını uzattı kapadı. Erkeğin gidiş gelişleri hızlandı. Sonunda doruğa ulaştıktan sonra dişinin üzerinden kalktı ve dişi tekrar görünür oldu. Dişinin yanından yola kaydı. Kurşun yemişçesine yere düştü ve bir yanı üzerine yığıldı, içi kurşun dolu, toprağa bulanmış cansız kuş biçiminde ufak gri bir torbaydı sanki. Dişi ördek etrafına bakınıp ayağa kalktı, kanatlarım çırpıp boynunu esnetti ve artık

yavrularının kendini bulabileceğinden emin dolaşmaya başladı. Bir gece Bosna’da, Prijedor yakınlarındaki kırlarda yürürken, otların içinde ışığı amber yeşili, kimsesiz bir ateşböceği buldum. Yerden alıp parmağımın üstüne koydum, o da bir yüzüğe oyulu elektrikli bir opal gibi ışıldayıp durdu. Eve yaklaştığımda, öbür ışıklarla yarışamadı ve ışığını söndürdü. Sonra onu yatak odasında çekmeceli bir dolabın üstünde duran birkaç yaprağın içine bıraktım. Işığı söndürünce, tekrar ışıldamaya başladı. Tuvalet masasının aynası tam pencerenin karşısındaydı. Yan yatınca aynada gördüğüm bir yıldız ve onun hemen altında dolabın üstünde duran ateşböceği oluyordu. Aralarındaki tek fark ateşböceğinin ışığının daha yeşil, daha donuk ve daha uzak olmasıydı.

İkimiz de öykü-anlatıcılarıyız. Sırtüstü uzanmış gece göğüne bakıyoruz. Öykülerin başladığı yerdir burası: Geceleyin dogmaları aşırıp bazen inanç olarak geri veren bu yıldız bolluğunun desteğiyle başlar öyküler. Yıldız kümelerini ilk keşfedip onlara ad verenler öykücülerdi. Bir avuç yıldız arasına düşsel bir çizgi çekince, kimlik ve birer imge kazanıyordu yıldızlar. Çizgiye işlenmiş yıldızlar bir anlatıya işlenmiş olaylar gibiydi. Yıldızların küme oluşturduğunu düşlemek kuşkusuz ne yıldızlan ne de onları çeviren kara boşluğu değiştirdi. Değiştirdiği şey insanların geceleyin göğü okuma biçimiydi. Zaman sorunu göğün karanlığı gibidir. Her olay kendi zamanına kayıtlıdır. Olaylar kümeleştirilebilir, zamanlan örtüşebilir, ama olaylar arasındaki ortak zaman kümeleşmenin ötesine bir “yasa” olarak geçmez. Kıtlıklar olayların trajik kümeleşmesi sonucu oluşur. Bir başka zamanda olduğu gibi, Büyükayı yine vardır ve kıtlığa kayıtsız kalmıştır. Bir tavşanın olsun, bir kaplumbağanın olsun, her ikisinin de yaşam süreleri hücrelerince düzenlenip belirlenir. Bir canlının olası yaşam süresi canlının organik yapısının bir boyutudur. İkisiyle de ilgisi olmayan bir soyutlama yapmaksızın tavşanın yaşam süresiyle kaplumbağanınkini kıyaslamak mümkün değildir. İşte insanoğlu bu soyutlamayı icat edip bitiş çizgisine önce hangisinin ulaşacağını bulmak üzere bir yarışma düzenledi. İki olguyu bağdaştırdığı sürece insan benzersizdir. Olgulardan biri kendi biyolojik organizmasına -bu bağlamda tavşan ve kaplumbağa gibidir- öbürü kendi bilincine aittir. Bu nedenle insanda bir arada işleyip bu iki olgunun karşılığı olan iki zaman vardır. Ana rahmine düşüp büyüdüğü, olgunlaşıp yaşlandığı ve öldüğü zaman ile bilincinin işlediği zaman. Zamanlarının ilki yine kendince anlaşılır. Bunun içindir ki, hayvanların felsefi sorunları yoktur. İkincisiyse değişik dönemlerde, değişik biçimlerde anlaşılmıştır. Gerçekten de her kültürün ilk hedefi, geçmişin gelecekle olan bağlantılarını anlayabileceği böyle bir bilinç zamanı anlayışı üretmek olmuştur. Çağdaş Avrupa kültürünün getirdiği açıklamaya göre -ki bu açıklama son iki yüzyıldır öbür açıklamaları iyice bastırmıştır bütün olaylara uygulanabilen tekdüze, soyut, çizgisel bir zaman yasası vardır ve bütün “zamanlar” bu yasaya göre karşılaştırılıp düzenlenebilir. Bu yasaya göre, Büyükayı ve kıtlık ikisine de kayıtsız kalan aynı hesaba aittir. Yine aynı yasaya göre, insan bilinci, öbür olgular gibi zaman içinde yer alan bir olgudan başka bir şey değildir. Böylece görevi bilinç-zamanını “açıklamak” olan açıklama, jeolojik bir katmanmışçasına edilgin bir tutum takınır bu bilinç karşısında. Modem insan sık sık kendi pozitivizminin kurbanı olmuşsa bu süreç, bilinçsel olgunun yarattığı zamanın ret ya da yok edildiği noktada başlamaktadır. Gerçekte hep iki zaman arasındayızdır: Gövdenin ve bilincin zamanı arasında. Bütün öbür kültürlerdeki ruh ve gövde arasındaki ayrım işte buradan kaynaklanır. Öncelik her zaman ruhundur ve yeri bir başka zamanın aktığı çizgidedir.

Bir zamanlar olmuştan artakalanlar şaşırtamaz bizleri. Yarın usulca ilerler kördür daha gözleri. Işık ve görebilme koşar birbirine, gün doğar kavuşunca ikisi açar gözlerini bir tay gibi iri iri. Mırıldanan nehir son bir kez sarılır sise. Doruklar şarkı söyler göklerde. Dur ve dinle buzağılar gibi süt emen makineleri. Isınmaya başlayınca hava ölçer yeşil tepeler dikliklerini. Kamyon şoförü sapıp aşar tanıdık bir geçidi ve

şaşırır bir başka tamdık anayurda girince. Az sonra otlar inek boynuzlarından daha ılık olur. Bizi şaşırtan koşar bize doğru ölüm ve doğumun terkisinde.

İnsanlar artık yeni bir zamansal boyutta yaşıyorlar

Marx 1872’de, “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor – Komünizm hayaleti. Eski Avrupa’nın bütün güçleri bu hayaleti defetmek için kutsal bir ittifak içine girdiler: Papa ve Çar, Metternich ve Guizot, Fransız radikalleri ve Alman polis ajanları” dediğinde, ikili bir bildiri sunuyordu. Zenginler şimdi olduğu gibi devrimden korkuyorlardı. İkincisiyse farklı türde bir bildiriydi. Her modem toplumun kendi geçiciliğinin farkında olduğunu hatırlatıcı bir rolü vardı. Tarih Fransız Devrimi’nden sonra oynadığı rolü değiştirdi. Bir zamanlar geçmişin bekçisiyken, şimdi geleceğin ebeliğini yapmakta. Artık, değişmez olanı değil, hiçbir şeyi olduğu gibi bırakmayan değişim kurallarını anlatıyor. Tarih her yerde bir ilerleme, bazen sosyo-politik, bazen de sürekli bir teknolojik ilerleme olarak görülmekte. Adalet için savaşan umutsuzluklara ve sömürülenlere umut aşılamakta. (Yüzyıl sonuna yaklaşırken Üçüncü Dünya’da bu umut dinsel inançla gitgide daha sıkı bir güçbirliği oluşturmaktadır.) Göreceli olarak zengin ülkelerde tarihin bu eşsiz ve gözü doymaz istekliliği modası geçmişliğin malı olup çıkmıştır. İnsanlar artık yeni bir zamansal boyutta yaşıyorlar. Bir zamanlar göreli bir süreklilik örneği olan toplumsal yaşam şimdi süreksizliğin kefili durumundadır. Dünyanın şimdiki durumu göz önüne alındığında, bu durum bir başka umut yeşertmekte. Ama bu umuda eş ağırlıklı olarak insanlar, yaşamlarının iki zamanlı oluşu bilmecesi karşısında kendilerini daha da yalnız hissetmekteler. Hiçbir toplumsal değer bilinç zamanının sorumluluğunu yüklenmiyor artık. Ya da daha doğrusu, yürürlükte olan hiçbir toplumsal değer bunun altından kalkamıyor. Bazı durumlarda devrimci bilinç -Che Guevara var aklımda şimdi- bu rolü yeni bir türde sergileyebiliyor.

John Berger
Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü
Metis Yayınları

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz