İyi Yürekli! Demiryolu Müteahhiti ve Bir Kere Çavuş Olmuş Abo – Aziz Nesin

Geçenlerde iyiliksever milyonerlerimizden biri öldü. Gazetelerimiz, merhum milyonerin yaptığı iyilikleri yaza yaza bitiremediler. Hazret-i Muhammed «üzkür-ül-mevtâ bilhayr» buyurmuşlar. ölüleri «hayr ile» anacağız. Dirilerin kötülüklerini söyleyemezsiniz, yazamazsınız; isbat hakkı yok, bir; şeref, haysiyet dalgası var, iki. ölülerin kötülükleri söylenemez, yazılamaz; ölüler hayır ile anılacak. Bu demektir ki, kötünün kötülüğü, ne öldükten sonra, ne diriyken açığa vurulamaz. Kötülük de ortaya çıkarılmadı mı, yok demektir. Kötülüğü ortadan kaldırmanın en kolay yolu da bu olsa gerek.
Haa… ne diyordum? iyilikseverden söz açmıştık. Ben o iyiliksever milyoneri çok iyi tanırım. Gazetelerde okudunuz ya, çeşmeler yaptırmış, okul yaptırmış, bağışlarda bulunmuş…
Çoktur iyilikleri. Bana da çok iyiliği oldu. Bugün tanınmış bir tüccarsam, durumumu ona borçluyum.
İyiliksever milyonerin yaptığı iyiliklerden en küçüğünü size anlatacağım: Abo’ya yaptığı iyiliği.
Olay oldukça eskidir..  Bizim milyoner o zaman daha milyoner de değil, iyiliksever de… Milyonerliği, iyilikseverliğinden çok daha eskidir. Önce milyoner, ölümüne pek az kala da iyiliksever oldu. Mirasçıları da hiçbir zaman onun bu iyilikseverliğini kabul etmediler ya… Oğullarıyla, kızları, «Babamız son günlerinde iyice bunamıştı.
Yaptığı iyiliklerin hiçbirinin hükmü yoktur» diye mahkemeye başvurdular. Dâvayı kazanırlarsa, babalarının yaptığı bütün iyilikleri geri alacaklar, iyiliksever milyonerin bağışta bulunduğu hayır cemiyetleri, merhumun çok aklı başında olduğunu, oğullarıyla kızları da, bunak ve deli olduğunu iddia ediyorlar. Her iki tarafın da ellerinde doktor raporları var.
Bana kimsenin bir şey sorduğu yok ama, iyiliksever milyonerle uzun yıllar beraber çalışmış biri olarak, şunu söyleyeyim. Ben de milyonerin oğullarıyla, kızlarının düşüncesindeyim. Yetmiş yaşına kadar hiç kimseye yetmiş paralık iyilik yapmamış olan birinin, yetmiş yaşından sonra, ölümüne iki ay kala birdenbire kesenin ağzını açıp da, parasının kırkta birini iyilik diye savurması delilik, bunaklık değil de nedir?
Her neyse… Biz gelelim Abo’ya yaptığı o küçük iyiliğe.
O zamanlar yol müteahhidiydi. Ben de onun kâtibiydim.
• Ameleler için bir kantin açacaksınız, dedi.
• Başüstüne, dedim.
• Burası dağ başı .. Ameleler yiyecek bir şey bulmak için çok sıkıntı çekiyorlar, dedi.
Daha o zaman, onun ne iyi bir kişi olduğunu anlamıştım. Bana elli lira verdi.
— Kasabadan zeytin, imansız peynir, yaz helvası, ekmek, sovan alırsınız, dedi.
Yağı alınmış tulum peynirine «imansız peynir» denildiğini o zaman öğrenmiştim.
Bu peynir imansız mı imansızdı. Basmışlar tuzu. İmansız peynir dedikleri, tuz ve kıl. Elli gram yedin mi, bir teneke de su içersin, yine de için yanar. Ama karnın da şişer, doydum sanırsın.
Kasabadan aldıklarımızı eski bir çadıra koyduk. Burası kantin oldu. Ben, o zamanın parasiyle, otuz lira aylıkla kantincilik yapıyordum. Otuz lira deyip geçmeyin. Ameleler, günde otuz kuruşla, elli kuruş arasında gündelik alırlardı.
Patron elime bir liste verdi. Bu listede bizim amelelerin adları yazılıydı. Haftanın son günü, a-mele başı, amelelere yuvarlak mukavvalar dağıttı. Bu mukavvaları, patron kendisi yapmıştı. Bir yüzünde patronun imzası, öbür yüzünde de, «yüz para», «beş kuruş» diye değeri yazılıydı. Bunlar para yerine geçiyordu. Amele bası, elindeki listeye göre, her ameleye bu mukavvalardan verdi. Ceplerine mukavvaları dolduranlar.
— Hay Allah Mitayitten razı gele… diye kantine koştular.
Kantini açtığımızın üçüncü günü onların elinde mukavva kalmamıştı. Kantinde de mal bitmişti. Patron mukavvaları benden aldı. Bana yine elli lira verdi. Ben de kasabadan yine zeytin soğan, imansız peynir, ekmek aldım, getirdim. Ama amelenin elinde kantinden bir şey almak için mukavva kalmamıştı. İşte o zaman patron,
— Elindeki listede hafta sonunda amelelerin alacakları para yazılıdır. Listeye bak, ona göre borca mal ver dedi.
Ameleler borca yiyorlardı. Hafta sonunda kantine borçları kesildikten sonra,
ellerine daha az mukavva geçti.
Kantindeki mallar bittikçe, ben gidip kasabadan hep aynı çeşit mal getiriyordum. Kantinin sermayesi hiçbir zaman elli bir lira olmadı, hep elli lira. Bir zaman geldi, mukavvalar ortadan temelli kalktı. Çünkü, hafta sonunda, hepsi de kantine borçlu çıkıyorlardı. Bir zaman sonra öyle oldu ki, ameleler üç ay mukavva almadan çalışsalar, yine kantine borçlarını zor öderlerdi. İyiliksever patron, hiçbir zaman onlara kantin kredisini kesmiyordu. Patronun bu iyiliğine karşılık ameleler doğrusu pek iyi davranmadılar. Yorganını omuzlayan gitti. Bizden üç, dört kilometre geride başka demiryolu müteahhitleri vardı. Demiryolunun asıl büyük müteahhidi ,elini ise sürmemiş, yolu parça parça, küçük müteahhitlere vermişti. Bizim patron da o zaman bu küçük müteahhitlerdendi. Haftalığı üç lira, beş lira olan ameleler, kantine borçları on lirayı geçince,
— Patronun anasını eşek kovalasın! diye söve saya, yamalı yorganlarını sırtlayıp,
başka bir müteahhidin yanına gidiyorlardı.
Bize kazık atan ameleler başkalarının yanma giderken, başka müteahhitlere kazık atanlar da bize geliyorlardı. O bölgenin bütün köylüsü kantinlere borçluydu. Bu gidişle, önce kantinlerin, sonra da müteahhitlerin iflâs etmeleri gerekiyordu. Önüne gelen, kantinden yiyor, içiyor, haydi başka müteahhidin yanına…
Ama bir zaman sonra, ameleler değiştirecek müteahhit bulamayınca, biz de amele sıkıntısı çekmeğe başladık. İş zamanında yetişmeyecek. O zaman bizim patron bir yol buldu. Bize gelen amelelerin nüfus kâğıtlarını alıyordu. Bir kere nüfus kâğıdını veren, bir daha gidemiyordu. Bu ameleler, yanlarında yamalı yorganlarıyla, yırtık nüfus kâğıtları olmadan hiçbir yere gidemezler. Bütün sermayesi elli lira olan kantine elli lira borcu olan ameleler vardı da, yine bizim kantin batmıyordu. İçinden çıkılır bir hesap değil. İyilik dersen bu kadar olur. Haftalığı beş liraya gelen ameleye, elli lira borç vermek, ne demek… Bu sefer, amele milletinin nüfus kâğıtlarını da gözleri görmez oldu.
Kantine borcu elli lirayı asan, nüfus kâğıdını bırakıp savuşuyordu. Kantinde iki bavul dolusu nüfus kâğıdı birikti. Tanesi ellişer liradan bunlar dünyanın parası. Ama kime nüfus kâğıdını götürseniz, size elli lira verir… Elli para etmez bunlar… Bizim patronun bu iyiliği sürüp gitse, memlekette nüfus kâğıdı kalmayacak, gelen nüfus kâğıdını bırakıp, kantinden imansız peyniri, ekmeği, soğanı yiyip gidecekti. Bu gidişe, ne nüfus kâğıdı dayanır, ne imansız peynir…
Arada kendi yaptığım iyiliği de anlatmadan geçmiyeyim. Ameleler,
— Aman ağa, beş gayme virek, vir şu nifis teskiresini!.. diye yalvarmaya başladılar.
Patronun iyiliği az gelmiş gibi, bir iyiliğe de ben başladım. Bu yüzden epey karışıklık oldu. O zamana kadar adının Ali olduğunu sananlar, Mehmet olduklarını, Mehmetler, Yusuf, ya da Hasan olduklarını öğrenip şaştılar biraz. Askerliğini yapanlar, bir daha askere çağırıldıkları gibi hiç askerlik yapmamış olanlardan da çoğu, hiçbir zaman askere çağırılmadılar. Bekâr delikanlıların haberleri olmadan evlenip, üç, dört çocuk babası oldukları anlaşıldı. Ama köyler, kasabalar birbirine karışınca şaşkınlık büsbütün arttı.
Aradan yıllar geçti. Hâlâ gazetelerde, ölünün nüfus kütüğünde diri, dirinin ölü gösterildiği gibi haberleri okursunuz. Bana öyle gelir ki, bu karışıklık, benim iyilik olsun diye beş liraya nüfus kâğıdı dağıtmamdan beri sürüp gidiyor. Başkaları da benim gibi iyilik yapmışlarsa, işin içinden çıkmaya boşuna uğraşıyorlar.
Derken patron işi çaktı. O da şöyle oldu. Bir kış günüydü. Çadırında üşümüş.
Bana,
— Getir şu nüfus kâğıtlarını sobada yakalım
da ısınalım, dedi.
Benim elimde o zaman üç seker sandığı dolusu nüfus kâğıdı var. Aman, dedim, zaman, dedim. Olmadı.
— Bana şu nüfus kâğıtlarını ellişer kuruştan satın, dedim.
O zaman patron dalgayı çaktı. Ama biz de bir sandık nüfus kâğıdını yakmış bulunduk. Bana,
— Utanmıyor musun, dedi, ekmek yediğin yere kemlik etmeğe nasıl elin varıyor?
Günah değilmi elin fakir fukaralarına…
Sonra patronla uyuştuk. Beş liraya sattığım her nüfus kâğıdından bir lira komisyon alıyordum. İşte Abo belâsı da bu yüzden oldu. Abo adında bir amele geldi. İlk haftası kantinden kırk paralık birşey almadı. Hafta sonu gelince, amele başı ona altı liralık mukavva verdi. İkinci hafta yine kantine uğramadı. Olur şey değil. Amele başı, patrona,
• Abo’yu işten çıkaralım, dedi.
Patron iyiliksever adam,
• Olmaz, dedi.
Abo’yu nasıl çıkarırsın? Dört amelenin kırdığı taşı bir başına kırıyor! Köyünden gelirken heğbesine yufka doldurmuş. Kurumuş yufkaları dere suyunda ıslatıyor, dağdan ot toplayıp bu yufkanın arasına koyuyor, dolma gibi büküp yiyor. Bunun adına da «dürme» diyor.
— Aman patron, şu Abo’yu çıkaralım. «Dürme» yemek ameleler arasında bir âdet olursa, heğbesine yufkayı dolduran gelir. Kantin top atar. Başkaları da görüp alışmadan Abo’yu kovalım, dedimse de, patron iyi yürekli olduğundan beni dinlemedi.
Abo her hafta sonu, 6-7 liralık mukavva alıyor. Abo üç ay çalıştı. Üç ayın sonunda yağlı kasketi mukavvalarla dolu, geldi.
— Hesabımı kesin, gidiyrim… dedi.
Patron mukavvaları saydı. Abo’nun yetmişüç lira alacağı var. Yahu, bu ne iş…
Bizim kantinin bütün sermayesi, elli lira… Bütün bu işler hep elli lirayla dönüyor.
Patron,
— İyi Abo, gündeliklerini vermişiz. Güle güle git, dedi.
Abo,
— Beğ, bu kâhatlar başha yirde geçmiy… Mitayit parası istemiyrim, temiz para istiyim… dedi.
Daha önce başka müteahhit, Abo’ya bu numarayı yapmış. Bu sefer ben, mukavvaların yırtıklarını ayırdım,
— Bunlar geçmez, dedim.
• Geçeni ver, dedi,
Patron, parasını verdi. Abo,
• Nifis tezkiremi de virin. dedi.
Bavuldan bir tane çıkarıp verdim.
• Bu değil.
Abo’nun okuması yazması yok.
• Bu Abo…
• Değil. Sen beni gandıriysin…
Abo bir belâ… Sandıkta bir dolu nüfus kâğıdı var. Abo’nunkini nasıl bulursun?
• Bu senin Abo…
• Değil. Benimkinin gabığı yırtıhdı.
Bir tane kabı yırtık verdim.
— Değil. Benimkinin arhası çızıhtı.
Abo’ya yutturmanın imkânı yok. Verdiğim nüfus kâğıtlarının hiçbirini beğenmiyor.
• Bu da değil. Ahan benimkinin bu yaprağı gırpıhdı.
• Bu öyleyse…
— Bu heç değil. Benimkinin altı gopuhdu. Baştan savulacak gibi değil. Abo bir insan azmanı.
Bütün nüfus kâğıtlarını bir bir elledim. Abo’nunki yok. Demek ben onun nüfus kâğıdını birisine beş liraya satmıştım.
— Abo, sana iki nüfus kâğıdı vereyim, üç, dört, beş nüfus kâğıdı vereyim, diyorum.
— Iıh!.. Benimkini vir beğ! Diyor
Sonunda patron,
— Ulan Abo, sana bir kötülük edeyim, ömrün oldukça sürün! dedi.
Dedi, ama bunu yalnız ben duydum. Patron, elini, Abo’nun omuzuna koydu, — Abo be… Ben senden çok memnunum, dedi, neden çıkıyorsun işten? Gel seni amele çavuşu yapayım da kal burda…
Abo’nun suratı birden yumuşadı,
— Sağolasın beğ, dedi.
Abo hemen o gün kasabaya gitti. Kasabadan bir döndü ki, Abo’yu kimse tanımaz. Ayağındaki, iple bağlı lâstikleri atmış, gıcır gıcır körüklü bir çizme giymiş. Eski ceketinin yamalardan kumaşı belli değildi. Onu da değiştirmiş. Başına da yepyeni bir kasket geçirmiş. Haa, kamçıyla düdüğü aman unutmayalım. Abo’nun sağ elinde bir de kamçı var, körüklü çizmesine pat pat vuruyor. Öbür elindeki düdük de hep ağzında. Amele çavuşluğuna başlar başlamaz, ilk işi de düdüğü fırt fırt öttürmek oldu.
Hazret-i İsa, sağ yanağına vurana solunu da uzat, demiş. Siz şu patronun iyilikseverliğine bakın. Kim yapar beyim. Zebellâ gibi Abo karşına dikilip sana kafa tutsun, sonra sen tut onu amele çavuşu yap. Abo yatıp kalkıp, «Allah razı olsun beğden…» diyor.
Akşam bana geldi, köyündekilere mektup yazdırdı. Abo.
— Çaviş oldiğimizi yazdin mi? diyor.
Mektubun on yerine, Abo’nun çavuş olduğuna yazdık. Bu mektuplar bir hafta sürdü.
Abo düşünüp taşınıp bir akraba, bir askerlik arkadaşının adresini buluyor.
— Hele bubaa, bir mektip yazak kurban! Diye yanıma geliyor.
Kasabaya gidip, bir elinde düdük, öbüründe kamçıyla resim de çıkarttı, köye gönderdi.
Gelgelelim, Abo, amele çavuşluğunu kıvıramıyor. Düdük elinde fırtfırt durmadan çalıyor, kamçısını pat pat çizmesine vuruyor, ameleleri soluk almadan çalıştırıyor ama, Abo’nun yazması okuması yok. Eh doğrusu, akıldan yana da yavan… Amele çavuşluğu zor iş. O kadar amelenin ne kadar iş yaptıklarını, kaç metre küp taş kırdıklarını, gündeliklerini yazmak gerek. Abo yapamadı.
iyiliksever patron,
— Abo, darılmaca yok, yapamıyorsun bu işi… dedi.
Abo da, «Yapıyorum!» diyemedi, hiç sesini çıkarmadı.
— Sen yine amele ol!
Abo,
— I-ıh beğ, yapemem, dedi, emele milleti bikere düşmen oldi bene…
Abo, «Allah râzii olsin…» diye dua ederek bizden ayrıldı. Patronun iyiliğine karşılık da, nüfus kâğıdı, diye direnmedi. Bir başka nüfus kâğıdı, bir de eline bizde amele çavuşluğu yaptığını bildirir kâğıt verdik. Abo dua ederek gitti.
Abo, bizden çıkınca, öbür müteahhitlerin yanına gidiyor, amele çavuşuyum, diyor.
Abo’yu alıyorlar, aldıkları gün de işten çıkarıyorlar.
Abo, ne yapsın? Bir kere Abo, Abo çavuş olmuş Çavuşluk resimler çıkarmış.
Çavuş olduğunu köyüne yazmış. Dört gün de çavuşluk yapmış. Abo, birtürlü çavuşluktan aşağı inip amelelik yapamıyor, yediremiyor kendine. Çavuşluğu da beceremiyor. Abo, sürüm sürüm süründü. Daha da sürünüyor. Şimdi istanbul’da.
Bizim eline verdiğimiz «çavuşluk» kâğıdını saklıyor hâlâ. iş buluyor bulmasına, ama iki gün sonra sepetliyorlar.
iyiliksever milyonerin ölümünden birkaç gün sonra Abo’yu yolda gördüm. Abo bitmiş.
• Merhaba Abo çavuş, dedim.
• Merhaba beğ, dedi, bizim patron mefat etmiş, duydin mi? Ne eyi bir zat idi.
Allah razi olsin…
Abo, ağlıyacak gibiydi. İşte geçenlerde ölen iyiliksever milyonerin birden hatırladığım en küçük iyiliklerinden biri budur. Milyoner belki çoktur ama, onun gibisi yoktur, intikam almak için çavuş yapıp sürüm sürüm süründürdüğü Abo’ya bile «Allah razı olsun» dedirtmesini bilirdi.

Abo Çavuş
Aziz Nesin (Bay Düdük)

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Adolf Hitler’in Ölüm Fabrikaları: Toplama Kampları ile Holocaust (Soykırım) – Tanıl Bora

Hitler, 28 Şubat 1926'da Hamburg Milliyetçiler Kulübü'nde yaptığı bir konuşmada şöyle demişti: "Bir hareket Marksizmle mücadele etmek istiyorsa, tıpkı onun...

Kapat