İstanbul Coğrafyasında Azınlık Olmak: Siz de biliyor olmalısınız! – Mario Levi

Bir farklılığın, niteliği ya da beraberinde getirdiği sonuçlar ne olursa olsun, bir başkalığın hikâyesini, birilerine dilediğinizce anlatabilir misiniz ?.. Ne zaman biteceğini bilmediğim yolculuğumu, daha açık bir söyleyişle de yazarlık serüvenimi ya da izini pek de büyük hayallere kapılmaksızın sürmek istediğim bu uzun hikâyeyi anlatmayı tüm sakıncalarına karşın göze almama yol açan en önemli sorulardan biri olmalıydı bu. Büyük, çok büyük bir çoğunluğun ‘içinde’, yabancılanabilesi bir kimliği, bir farklılığı savunmanın, dahası korumaya çalışmanın savaşımını vermek… Bu tarihte yaşananlara ‘başka’ yorumlar getirmeyi elbette umabilirdim. Ancak, bireysel tarihimi göz önünde bulundurduğumda, ne yalan söyleyeyim, önleyemediğim bir tedirginlik, tanımlamakta biraz da zorlandığım bir ikircim kaplamıştı içimi.

Bir ‘yabancılığı’, bir ‘uyumsuzluğu’, giderek bir ‘yalnızlığı’ yaşamak, tüm kazanımlarına karşın her zaman istenilesi değildi sonuçta. Hangi kaynaklardan besleniyorsa beslensin, hakikiliğinde direnilecek bir yaşama uğraşının şöyle ya da böyle sınırlarını göstermeyi istemek, bir ‘başkalığın’ sesini, varoluş nedenlerini tanımlamaya, kendince irdelemeye çalışmak, çoğunluktan olmanın sakıncalı rahatlığına ya da çok sevdiğim bir dostumun dediği gibi utancına yeğlenebilirdi, biliyorum.

Gelgelelim ortada, bir seçimden çok, bir zorunluluğun beraberinde getirdiği sessiz sedasız bir isyan, ama aynı zamanda, bir kırgınlık da vardı. Azınlıktan olmanın yükünü taşımak, dahası, taşımayı bilebilmek… Serüvene, en azından anladığım ve inandığım biçimiyle, ancak böyle bir kendine dönüşten sonra çıkabilirdim. Soruları, korkuları ve kuşkuları göz ardı edemezdim tabiî. Birçok bakışın ve duruşun çoğunluğa göre yaşandığı ve benimsendiği, onaylanmış tarihin, özellikle de ‘görüş’ün, kendi dışındaki tercihlere her zaman ‘geçerlilik’ izni vermediği bir ortamda, atılacak kimi ‘beklenmedik’ adımların sakıncaları konusunda hazırlıklı olmamı sağlayan bir gelenekten, birazdan döneceğim, kendimce irdelemeye çalışacağım bir gelenekten uzun yıllar boyunca beslenmiştim çünkü.

Söz, tam da bu aşamada, ‘yazı’ma anlam veren arayışın kendisine geliyor. Toplumsal bir hafıza karşısında, bireysel tarihinin izlerini duymaya ve duyurmaya çalışan bir hikâye kahramanı olarak, ‘azınlıkta’ olmak ve var olmak neydi ?.. Sanıldığınca kolay açıklanabilir miydi bu çok sesli yalnızlık ?.. Farklılıkların birçok biçimini yaşamış bir insan kimliğiyle, bu sorulara yeterli yanıtları vermekte, tüm çabalarıma karşın iyiden iyiye zorlanmakta olduğumu söylemeliyim şimdi. Benim için azınlık kavramı, belli bir dinsel ya da etnik bir topluluğa ait olmanın ya da uluslararası tanımlamalara uygun düşebilecek bir konumlanmanın çok ötesinde bir anlamı da içeriyor çünkü. ‘Başkalığın’, sessizliklerden ve dilsizliklerden güç alan bir sürgünle de anlatılabileceğini söylemek, koşulları biraz fazla zorlamak mı olur bu durumda ?.. Bilemiyorum. Bildiğim, azınlıkta kalmanın zorunluluğuyla karşı karşıya bırakılmış, yazı dünyama şöyle ya da böyle geçmiş birçok insanın, paylaşılması, dile getirilmesi pek de o kadar kolay görünmeyen bir kırgınlığı birçok boyutuyla yaşamış olduğu, ileride yazmayı hayal ettiğim metinlerde soluk almaya ve vermeye devam edebileceği. Yaşadığımız bu topraklarda, ‘çoğunluk’ toplumunun, tarihsel gelgitlerde bile gösterdiği o birlikte, bir arada yaşama geleneğine karşın, devletin, kimi talihsiz tercihlerin etkisiyle gerçekleştirdikleri, dolayısıyla da yönlendirmeleri yüzünden, bugüne kadar birçok insan çok ağır bir bedel ödedi çünkü. Bu bilgiye sahip olanların ne demek istediğimi çok iyi anladığından eminim. Hayal kırıklıklarıyla beslenen gizli bir savaşım var biraz da burada. Siyasî, toplumsal, ideolojik savaşımların da ötesinde, çok daha derinde bir savaşım da diyebilirsiniz buna dilerseniz, herhangi bir dinin gereklerini yerine getirebilmenin yanı sıra, dinsizliği de seçebilme, cinsel tercihlerini açıkça savunabilme, dilediğince paylaşabilme, devlet otoritesini tüm kurumlarıyla, uygar bir birey kimliğiyle korkusuzca eleştirebilme, gelenekleri tartışabilme ya da olası hiçbir baskıyı üzerinde hissetmeksizin yorumlayabilme özlemiyle ilintili bir var olma beklentisi de… Bu özlemin belirli bir idealizmi gerektirdiği, idealizmin, nereden gelirse gelsin ya da nereye bakarsa baksın, güvenilirliğini, en azından ‘eski’ geçerliliğini çoktan yitirdiği, daha da önemlisi, yaşadığımız bu günlerde, üstüne üstlük medyaların bir çeşit tutsağı oduğumuz bir dünyada, ‘gereğince’ düşünebilme eyleminden yana olanaklarımızı önemli ölçüde yitirdiğimiz gerçeğini görmezlikten gelemiyorum elbette. Ancak bir kimliği, bir şekilde korumaktan, bir ‘başkalığa’ olabildiğince sahip çıkmaktan yana, içimde her şeye karşın beslemeye devam ettiğim bir umut da var. Birkaç insanla, birkaç sözcüğün yardımıyla buluşmamı sağlayabilecek bir küçük umut… Buna, kimi duyguları şöyle ya da böyle paylaşma gereksinimi de diyebilirsiniz. Kişisel yorumlar ve tercihlerle anlam kazanabilecek bu ‘başkalığın’, yaşadığımız topraklarda herkesin zorunluluğu olduğuna yürekten inanıyorum çünkü. Bunun tersi, bizleri, örnekleri ve sonuçları dünyanın çeşitli coğrafyalarında daha önce de görülmüş kimi kayıplara götürebilir. Çift taraflı bir kayıptır bu kuşkusuz. İçine, kimi tehlikeler karşısında, varlığını sürdürme kaygısıyla kapanan bir azınlık toplumu, kendini gereğince geliştiremez örneğin. Batı ülkelerinde, yüzyıllar boyunca getolarda yaşamaya zorunlu kılınmış Yahudi toplumları bunun en canlı kanıtıdır. Avrupa uygarlığının bugünlere gelmesine göz ardı edilemeyecek katkılarda bulunmuş Yahudiler, eserlerini, ancak bu getolardan çıkabildikten ve kurtulabildikten sonra üretebilmişler, kendilerini yaşadıkları ülkenin yurttaşları olarak görebilmişlerdir. ‘Kapalılığın’, azınlık toplumlarına kaybettirdiklerini böyle bir gerçeğe dayanarak açıklayabiliriz belki. Ancak böyle bir yitimin çoğunluk toplumlarına yansıması da pek istenilesi değildir. Bir toplumun derinliğini oluşturan en önemli etkenlerden biridir çünkü farklı yaşantıların ve duygu dünyalarının varlığı. Merkeziyetçi devlet yapılarında büyük eserlerin ya da düşüncelerin doğamayışı, biraz da böyle varoluşlara yeterli yaşam alanının sağlanamayışına bağlanamaz mı ?.. Azınlık kavramının tanımı konusunda yeniden anlaşmamız yeterlidir bu aşamada. Çok seslilik bir yerden sonra, insanca yaşamanın en önemli koşullarından birine dönüşür.

Azınlık toplumları, bu şehirde, kendisini ısrarla, bana kalırsa da biraz haksızca uygarlığın beşiği olarak göstermek isteyen Batı toplumlarındakinden çok farklı bir şekilde yaşadı tabiî, bu gerçeği görmezlikten gelemeyiz. Burada ‘bir yerde tutmanın ve durdurmanın’ ölçüsü ve şekli tartışma konusudur belki de. ‘Hikâyemiz’, birlikte, bir arada yaşama geleneğinin, kendisini ısrarla bir metropol olarak kabul ettirmeye çalışan İstanbul’da, zaman zaman utanç verici bir ayrımcılığın da yaşanmasını, üstelik gizliden gizliye hayata geçirilmesini engelleyemediğini hatırlatıyor. Yaşanan o günlerin zorunlu, dahası savunulabilir olduğunu söyleyenler çıkacaktır belki de aranızdan. Kimileriniz olayların açıklanabilir birden çok boyutu olduğunu bile söylemeye hazır, biliyorum. Ancak manzara, tüm söylenebileceklere rağmen, buradan çok farklı görünüyor. Kimi kırgınlıklar kolay kolay unutulamıyor çünkü. Gönüllü ya da zorunlu sürgünlerin yaşadıklarını siz de biliyor ve unutmamış olmalısınız.

Bu şehirde yaşananlar, işte biraz da bu nedenle, tüm kaçınılmazlıklarıyla o azınlık psikolojisinin inşa edilmesine zemin hazırladı. Kendini bir şekilde de olsa gizlemeyle, bir özdenetimden geçirmeyle, atılan ya da atılabilecek adımlarda, ‘Acaba ?’, ‘Ne olabilir ?’ gibisinden soruları birilerine sık sık sorma kaygısıyla anlam kazanan bir ruh halinden, dahası bir yaşama biçiminden söz etmek istiyorum. Bu durumdan kurtulmak, böyle bir duruşun doğruluğunu ya da yanlışlığını tartışma konusu yapmak kolay olamazdı, olamadı da geride bıraktığımız yıllarda. Bizim kuşak bu kabuğu biraz kırmış, en azından hissedilir bir biçimde çatlatmış gibi sanki. Bir aradalıkla, bu ülkenin geleceğinin kültürel entegrasyon, dahası ‘etkileşim’ üzerine kurulacağı başka türlü savunulamaz sonuçta.

Dört beş yıl önce tartışamayacağımızı sandığımız konuları bugün dile getirebiliyoruz üstüne üstlük. Yaşadığımız günleri konuşarak, paylaşmaya çalışarak daha değerli, anlamlı ve yarınlara umutla bırakılabilir bir hale getirmeliyiz. Bu şehirde söylenebileceklerden de çok değer yitirildi. O uzun hikâye yolcularını geriye getirme olanaklarını, ne yazık ki artık çoktan yitirmiş bulunuyoruz. Bu erozyondan gerekli dersleri çıkarabilecek miyiz ?.. Oncasına zengin ve her anlamda çok renkli bir birikime sahip olan bu şehirde biz de karınca kararınca izlerimizi bırakabilecek miyiz ?..

Beraber yaşamanın sorularını yeniden sormamız gerekiyor. Beraber yaşamanın soruları, evet; yepyeni insanlar, hayaller ve sevda sözcükleriyle… Uzun, çok uzun bir hikâyenin yolcusu olarak buradayım ben. Ya siz, neredesiniz ?..

Mario Levi
Bir Yaz Yağmuruydu

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Kötüye Beddua, Acıya Ağıt: Doğan Çelik ve ilk albümü: “Zewt” cafrande.org’ta

Kapat