ÇİVİSİ ÇIKMIŞ DÜNYA: ZAMAN MÜTTEFİKİMİZ DEĞİL BİZİM, YARGICIMIZ – AMIN MAALOUF

16

Temmuz 1952 darbesinin ertesinde, dünyanın görünümü de onun düşüncelerini destekler gibiydi. Bütün bakışlar o dönemde İran’a çevrilmişti: İsviçre’de eğitim görmüş bir hukukçu, en az Nâsır kadar yurtsever olan, ama çoğulcu bir demokrasiden yana tavır sergileyen İran başbakanı Musaddık, İngiltere-İran Petrol Şirketi’yle kapışmaktaydı. Şirket o sırada devlete pek küçük bir pay ödüyor, bu payı da canının istediği oranda, kendisi belirliyordu. Musaddık gelirlerin yarısının ülkesine verilmesini istedi. İstediğini elde edemeyince, şirketin ulusallaştırılması konusunu parlamentoda oya sundu. İngilizlerin buna yanıtı korkutucu biçimde etkiliydi. İran petrolüne dünya çapında bir ambargo koyuldu, kimse artık bu petrolden almaya cesaret edemiyordu; ülke, çok kısa bir süre içinde, her türlü kaynaktan yoksun kaldı, ekonomi tıkandı. Mısır devriminin ilk yılı boyunca, zavallı Musaddık’ın diz çöktüğüne tanık olunacaktı; Ağustos 1953’te de yönetimden uzaklaştırıldı. Kısa bir süre için kendi isteğiyle ülkesinden ayrılmış olan şah da, bunun üstüne yeniden güçlenmiş durumda geri dönüp yirmi beş yıl ülkeyi yönetti.

İşte o yaz Mısırlı Hür Subaylar gencecik kralı tahttan indirmeye, anayasaya dayalı bir monarşiden vazgeçmeye ve otoriter bir cumhuriyet kurmaya karar verdiler.

Bir kararı etkileyebilecek ya da bir çatışmayı tetikleyebilecek bütün öğeler gözden geçirildiğinde, sonucu nedene bağlayan düz bir çizgi çizilemez asla. Nâsır’ın, Mısır devriminin yönünü belirleyen ve aynı zamanda, geniş ölçüde, Arap ulusalcılığını önce zirveye tırmandırıp ardından da uçuruma yuvarlayan seçimlerini anlayabilmek için, birçok verinin hesaba katılması gerekir. Kesinlikle ikincil bir önem taşımayan kişisel etkenin dışında, o yıllarda meydana gelen çeşitli gelişmeler de göz önünde bulundurulmalıdır; bunlardan bazıları doğrudan Soğuk Savaş’ın sürmesine, bazıları da eski Avrupa sömürge imparatorluklarının parçalanmasına ve genelde Batı karşıtı, tek partili Sovyetleri ve ekonomik güdümcülüğü kendine örnek alan ulusalcı bir Üçüncü Dünyacılığın ortaya çıkışma bağlıdır.

Nâsır, kuramsal olarak, başka bir yolu izlemeye karar verebilirdi. Olaylara bakıldığında, o zamanın düşünce tarzları ve güç ilişkileri göz önünde bulundurulduğunda, bunun zorlu ve tehlikeli olduğu görülüyordu.

Nâsır, 1956’da, Süveyş Bunalımı sırasında Arap halkının gözbebeği haline geldi; çünkü Batılı sömürgeci güçlere meydan okuma yürekliliğini göstermiş ve bu mücadeleden galip çıkmıştı.

O yılın Temmuz ayında, İskenderiye’de devrimin dördüncü yılı kutlamaları için düzenlenen bir toplantıda, birdenbire, radyodan canlı yayınlanan bir konuşma yapıp Süveyş Kanalı’ndaki, ülkesine yabancıların el koyuşunun simgesi durumundaki Fransız-İngiliz Petrol Şirketi’nin ulusallaştırıldığını duyurdu. Onu dinleyenler kendilerinden geçmişlerdi, bütün dünya şoktaydı; Londra ve Paris’te kıyamet kopuyor, soygundan, savaştan söz ediliyor ve uluslararası ekonominin karışabileceği söyleniyordu.

38 yaşındaki genç Mısırlı albay, kısa sürede dünya sahnesinin ön planına taşınmıştı. Sanki bütün dünya onun yandaşlarıyla muhalifleri arasında bölünmüş gibiydi. Bir tarafta, Üçüncü Dünya halkları, bağlantısızlar hareketi, Sovyet bloku ve Batılılar arasındaki, gerek ilkesel nedenlerden ötürü gerekse harcamaların durdurulması için sömürgecilik dönemine bir son verilmesini isteyen, sayıları gittikçe artan kesim; diğer tarafta da, İngiltere, Fransa ve İsrail; ve Nâsır’ın kendi ülkelerindeki istikrarı bozabileceğinden çekindiklerinden onlara gizliden gizliye destek olan bazı muhafazakâr Arap liderleri; bunlar arasından Irak Başbakanı Nuri Said Paşa, İngiliz meslektaşı Anthony Eden’a şunu öğütlemişti: “Hit him! Hit him now, and hit him hard! ” “Vurun ona! Şimdi vurun ve sert vurun! ” Herkes Musaddık’ın acılı yazgısını hâlâ anımsıyordu ve Mısır liderinin de aynı şekilde

cezalandırılmayacağı pek akla yatkın gelmiyordu. Bunun nedeni hem Batı’nın bu önemli deniz yolunun denetimini korumak istemesi hem de bu cezanın örnek oluşturacak olmasıydı.

Gerçekten de, “ona sert vurma” kararı verildi. Ekim sonunda, iki kanattan harekete geçildi: İsrailliler Sina Yarımadası’na bir kara saldırısı düzenledi, kanal bölgesine de paraşütle İngiliz ve Fransız komando birlikleri indirildi. Nâsır askeri açıdan yenilgiye uğramıştı; ama siyasal açıdan, özellikle ne kendisinin ne de düşmanlarının öngörebildiği bir tarihsel rastlantı sayesinde zafer kazanacaktı.

Aslında, tam da Paris ile Londra’nın Kahire’ye saldırının habercisi olacak ültimatomu verdiği gün, Imre Nagy yönetimindeki yeni Macar hükümeti çoğulcu demokrasiye döndüğünü ilan etmiş, böylece Moskova’nın hegemonyasına karşı açık bir isyan başlatmıştı. Tarih 30 Ekim 1956, Salı’ydı. Bunu izleyen günlerde, birbirine koşut iki dramatik olay meydana geldi: Royal Air Force, Kahire Havaalanı’nı bombalarken, Fransız ve İngiliz paraşütçüleri Port Said’e inerken, Sovyet zırhlı birlikleri Budapeşte’deki öğrenci gösterilerini kana bulamaya başlamışlardı.

Bu iki olayın aynı zamana denk gelmesi en çok Washington’ı kızdırdı. Başkan Eisenhower ve Dulles kardeşlerin -Dışişleri Bakanı John Foster ve CIA Başkanı Ailen- komünizmi can düşmanı belleyen yönetimi, Macaristan’daki olayları dünyadaki iki blok arasındaki çekişmede önemli bir evre olarak değerlendiriyordu. Gerçekten de Sovyet yöneticiler şaşkınlık içindeydi; Stalin’e özgü yöntemleri bırakma girişimleri şimdi onlara karşı dönmüştü; Merkez ve Doğu Avrupa’da egemenliklerini korumak için, şiddete başvurmaktan başka seçenekleri kalmamıştı. Tek başına kalmalarını sağlamak, uluslararası sahnede inandırıcılıklarını ortadan kaldırmak ve onlara esaslı bir siyasal bozgun yaşatmak için elverişli bir fırsattı bu.

Tam da bu sırada Mısır’a saldıran İngilizler, Fransızlar ve İsrailliler, dünyanın bakışlarını Sovyetlerin cezalandırmaya yönelik saldırısından başka tarafa çevirme olasılığı yaratmışlardı beklenmedik şekilde. Amerikalılar köpürüyordu. Daha yazın müttefiklerine Mısır saldırısına izin vereceklerini söylerlerken, şimdi yana yakıla durmalarını, operasyonu iptal etmelerini ve birliklerini geri çağırmalarını istiyorlardı. Süveyş daha sonra konuşulacak işti!

Ama ok yaydan çıkmıştı bir kere, Eden geri çekilemezdi artık, bunu istemiyordu da zaten. Washington’dan gelen ısrarlı talepler onu etkilemiyordu. Her zaman huysuzluk eden o müttefiklerini iyi tanıdığına inanıyordu. Önce ayak sürürler, müdahale etmemek için bahaneler uydururlardı; ilk başta İngilizlerin oraya gitmesi, onları cesaretlendirmesi, teşvik etmesi gerekiyordu. Sonrasında Amerikalılar işe koyulacaklar ve herkesten daha iyi savaşacaklardı. Onları Hitler’in savaşma sokmak için Churchill az mı ter dökmüştü! O dönemde, Amerika savaşa katılana dek, İngiltere’nin iki buçuk yıl boyunca, neredeyse tek başına dayanması gerekmemiş miydi? İran bunalımında da, aynı şey yinelenmişti. Amerikalılar kendi başlarına bırakılsalar, Musaddık hükümetine de, petrolün ulusallaştırılmasına da pekâlâ razı olurlardı; hem zaten o konuda İngiltere’den İranlıların ulusal isteklerini göz önünde bulunduran bir uzlaşmayı kabul etmesini istemişlerdi. O zaman da, Churchill’in, Eden’ın ve daha birçok sorumlunun Beyaz Saray’a ve Dışişleri Bakanlığı’na gidip Amerikalıları harekete geçmeye ikna etmek için dil dökmeleri, kanıtlar ortaya koymaları gerekmişti. Ardından, bir kez daha, onların müdahalesi kesin sonuca götürmüştü; hatta Musaddık’ın devrilmesini etkin biçimde düzenleyen de Amerikalılar olmuştu. Süveyş davasında da aynı şey olacak, diye düşünüyordu Eden. Washington komünizme karşı verilen savaşın ister Mısır’da, Macaristan’da, İran’da olsun, isterse Kore ya da başka bir yerde, her zaman aynı olduğunu anlayacaktı önünde sonunda.

Başbakan son derece yanılıyordu. Amerikalıların, atıldığı serüvende onu izlemeye niyetlerinin olmaması bir yana, kendisine o kadar kızıyorlardı ki, toplum önünde onu aşağılamaya kadar vardıracaklardı işi. O küçük aptal savaşının, Sovyetlerin ekmeğine yağ sürdüğünü anlamaması yüzünden, düşman gibi davranacaklardı Eden’a; bu, İki yüzyıldır Washington ile Londra arasında görülmemiş bir şeydi. Amerikan Hâzinesi yoğun biçimde İngiliz parası satışına başladı, bu da onun kurunun düş-meşine yol açtı; kimi Arap ülkeleri de Mısır’la dayanışma içinde Fransa ile İngiltere’ye petrol vermeyi kesince, ABD bu ülkelerin petrol eksiğini gidermeyi reddetti. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde, Amerikan heyeti askeri operasyonların durdurulmasını gerektiren bir çözüm önerisine destek çıktı; Paris ile Londra veto ettiğinde de, aynı öneri Genel Kurul’a sunuldu ve büyük çoğunlukla kabul edildi. Kanada ve Avustralya gibi İngiliz Milletler Topluluğu’nun önemli ülkeleri bile Eden’ın onların desteklerine güvenmemesi gerektiğini belli etmişlerdi.

İngiliz hükümetinin lideri ve Fransız meslektaşı Guy Mollet, en sonunda pes edip birliklerini geri çağırdılar. Bölgedeki askeri başarılarına karşın, kesin bir siyasal bozgun yaşamışlardı. İki Avrupalı güç, hâlâ dünya çapında imparatorluklara sahipmiş gibi davrandığından, yıkıcı bir tokat yemişti. Süveyş Bunalımı sömürge çağının bitişinin işaretiydi; artık başka güçlerle, başka bir dönemde yaşanılıyordu ve oyunun kuralları değişmişti.

Bu köklü değişimi başlatan kişi olan ve bu güç yarışından galip çıkan Nâsır, kısa sürede, dünya sahnesinde çok önemli bir figür halini aldı; Araplar için de, tarihlerindeki en büyük kahramanlardan birine dönüştü.

Nâsır dönemi uzun sürmedi. Genel olarak hesaplanırsa, Temmuz 1952’den Eylül 1970’e, demek ki darbesinden ölümüne kadar on sekiz yıl; yok eğer Arap halklarının topluca kendisine inandıkları süreyle kısıtlı kalınırsa, Temmuz 1956’dan Haziran 1967’ye, yani Süveyş Kanalı’nın ulusallaştırılmasından Altı Gün Savaşı’na kadar on bir yıl.

Bir altın çağ mıydı bu? Bilançosuna bakılırsa kesinlikle hayır, çünkü Mısır devlet başkanı ülkesini az gelişmişlikten kurtaramamış, çağdaş siyasal kurumlar oluşturamamış, diğer devletlerle birleşme tasarıları hep başarısızlığa uğramış ve bütün bunlara bir de İsrail karşısında aldığı büyük askeri yenilgi eklenmişti. Öte yandan, Arapların o yıllara ilişkin izlenimleri hâlâ aynıydı: Güçsüz, anlamsız ve küçük görülen figüranlar değil de, kendi tarihlerinin oyuncuları olmuşlardı bir süreliğine ve kendilerini özdeşleştirdikleri bir liderleri vardı. Övgülere boğulan bu lider, demokrat olmamasına, bir askeri darbeyle başa geçmesine ve hileli seçimlerle iktidarda kalmasına karşın, kendi ülkesinin sınırlarının dışında bile meşru görülürken, ister en eski hanedanların mirasçısı olsunlar, hatta isterse Peygamber’in soyundan gelsinler, ona karşı olan liderler hiç de meşru gelmiyordu halklara.

Araplar Nâsır’la birlikte onurlarına yeniden kavuştuklarını, öteki ulusların arasında yeniden başları dik biçimde yerlerini aldıklarını hissediyorlardı. O zamana dek, kuşaklardır, hatta yüzyıllardır, yaşamlarında bozgunlar, yabancı işgalleri, eşitsiz anlaşmalar, kapitülasyonlar, aşağılamalar ve dünyanın yarısını fethettikten sonra bunca alçalmanın utancı vardı yalnızca.

Her Arap içinde düşkün bir kahramanın ruhunu taşır ve kendisini hiçe sayanlara karşı intikam arzusuyla yanıp tutuşur. Birisi ona bunu vaat ederse, hem beklenti hem de güvensizlikle kulak kabartır ona. Ama kısmen ya da simgesel biçimde de olsa, bu fırsat sunulursa ona, coşar.

Nâsır kardeşlerinden yeniden başlarını dik tutmalarını istemişti. Onların adına, sömürge güçlerine meydan okumuş; onların adına, “üçlü saldırıya göğüs germiş; onlar adına, zafere ulaşmıştı. Bu durum, anında coşkunluk yaratmıştı. On milyonlarca Arap yalnızca onu görüyor, yalnızca onu düşünüyor, yalnızca onun adına ant içiyordu. İnsanlar bütün dünyaya karşı onu desteklemeye, hatta kimi zaman onun için ölmeye hazırdı. Elbette, gözleri kapalı biçimde, bıkıp usanmadan alkışlıyor, adını haykırıyorlardı. Başarı kazandığında, arkasından hayır duaları ediyorlar; başarısızlığa uğradığındaysa, onun düşmanlarını lanetliyorlardı.

Gerçekten de, yükselişler ve düşüşler yaşandı; Nâsır yılları, şimdi bakıldığında hareketli bir satranç partisini andırıyordu, öyle ki oyuncular önce bir haneyi işgal ediyor, sonra baskı karşısında oradan çekiliyor, derken biraz sonra yeniden o haneyi ele geçiriyor, bazen önemli bir taşını yitiriyor, ama çok geçmeden rakibinin de önemli bir taşını alıyordu; bu da beklenmedik bir “mat”a yol açacak son hamleye dek sürüyordu.

Örneğin, Şubat 1958’de, Süveyş Savaşı’ndan tam on beş ay sonra, Nâsır galip biçimde Şam’a girdi; Suriye’de halk onu öyle seviyordu ki ülkeyi yönetenler iktidarı ona bırakmaya karar vermişlerdi. Güneydeki yönetim bölgesi Mısır, kuzeydeki yönetim bölgesi de Suriye olan bir “Birleşik Arap Cumhuriyeti” kuruldu. Eski Arap birliği düşü gerçekleşme yolundaydı sanki. Daha da iyisi, büyük Nâsır cumhuriyeti, Selahaddin Eyyubi’nin sekiz yüzyıl önce kurduğu krallığı anımsatıyordu her haliyle; Selahaddin Eyyubi 1169’da Kahire’de iktidara geçmiş, 1174’te de Şam’ı fethetmişti, böylece Kudüs’teki Frank Krallığını kıskacına almıştı. Bu arada, Selahaddin Eyyubi’nin lakabı da “Nâsır”, yani “zafere ulaştıran”dı.

Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin kuruluşunu izleyen aylarda, Beyrut’ta, Süveyş Bunalımı sırasında Fransızlar ile İngilizlere destek olmakla suçlanan Devlet Başkanı Şamun’a karşı bir ayaklanma patlak verdi; başkanın istifası isteniyordu, bazı Nâsırcılar Lübnan’ın Mısır-Suriye Devleti’ne bağlanmasını önermeye kadar vardırdılar işi. Birçok başka ülkede de az ya da çok şiddetli ulusalcı kargaşalar çıkmaya başlamıştı.

Her ikisi de 23 yaşındaki ve aynı Haşimi hanedanından gelen iki gencecik hükümdarın yönettiği, Batı yanlısı Irak ve Ürdün krallıkları bu meydan okumalara karşılık olarak, kendileri de birlikçi bir Arap krallığı kurmaya karar verdiler. Ama bu “karşı-birlik” ancak birkaç hafta ayakta kalabildi; 14 Temmuz 1958’deki kanlı bir darbe, Irak monarşisini alaşağı ederek bu tasarıyı sona erdirdi; bütün kraliyet ailesi öldürüldü ve Nâsır’ın eski düşmanı Nuri Said Paşa Bağdat sokaklarında kalabalık tarafından linç edildi.

Nâsırcı ulusalcı dalga “Okyanus’tan Körfez’e”, hızla bütün Arap âlemini kaplayacak gibiydi. Domino kuramının böylesi bir ritimde işlediğine daha önce hiç tanık olunmamıştı. Bütün tahtlar sallanıyordu, krallar her an düşürülme korkusuyla yaşıyorlardı, özellikle Kral Hüseyin zavallı Iraklı kuzenininkine benzer bir yazgıyla karşılaşmaktan endişeleniyordu.

Washington ve Londra 14 Temmuz’da bir toplantı yaptılar ve doğrudan tepkilerini ortaya koymaya karar verdiler. Hemen ertesi gün, Amerikan donanması Lübnan kumsallarına yanaştı; iki gün sonra, İngiliz komandoları Ürdün’e çıktı. Bu, Nâsır’a, bir adım daha atarsa, Batı’yla doğrudan askeri çatışmaya gireceğini göstermenin bir yoluydu.

Bu karşılık, istenilen etkiyi yarattı. Ulusalcı dalgada bir gerileme yaşandı. Lübnan’daki ayaklanma yoğunluğunu yitirdi ve Başkan Şamun görev süresinin sonuna dek başta kaldı. Ürdün’de, Kral Hüseyin devrilmedi; daha birçok çeşitli tehlikeye göğüs germesi gerekecekti -askeri ayaklanmalar, kendisine ve yakınlarına karşı düzenlenen suikastlar-, ama bu ilk saldırıyı atlattıktan sonra, tahtını korumayı başaracaktı.

Nâsır ise bunun üstüne iki ciddi başarısızlığa daha uğrayacaktı. Irak’ta, darbenin mimarları içinde Kahire’yle aynı çizgiyi izlemek isteyenler ile ondan ayrılmak isteyenler arasında kısa süre içinde çatışmalar yaşanmaya başlanmıştı, sonuçta da reisin dostları yenilgiye uğratılmış ve bertaraf edilmişti. Yeni rejimin güçlü ismi General Abdülkerim Kasım, Birleşik Arap Cumhuriyeti’ne katılmak yerine, bütünüyle Irak’a özgü ve açıkça sola dönük bir devrimin sözcüsü süsü verdi kendine. Böylece, çok geçmeden, Nâsır’ın amansız düşmanı haline geldi ve bu iki adam arasında ölümüne bir mücadele başladı. 7 Ekim 1959’da, Bağdat’ın göbeğinde, Kasım’ın zırhlı arabası kurşun yağmuruna tutuldu. General hafif sıyrıklarla çıktı arabadan; bacağından yaralanan saldırgan kaçıp Suriye topraklarına sığınmak üzere sınırdan geçmeyi başardı. 22 yaşındaki ulusalcı bir militandı bu, adı da Saddam Hüseyin’di.

Öteki başarısızlığı Nâsır için daha da yıkıcı oldu. 28 Eylül 1961 sabahının ilk saatlerinde, Şam’da bir askeri darbe oldu. Kahire’yle olan birliğin sona erdiği duyuruldu, Suriye yeniden bağımsız olacaktı. Arap ulusalcıları bu eylemi “ayrılıkçı” olarak niteleyip darbecileri sömürgecilere, Siyonizm’e, gericiliğe ve petrol üreticisi monarşilere uşaklık etmekle suçladılar. Ama o dönemde Suriye halkının Mısır egemenliğine katlanmakta gitgide daha zorlandığını herkes biliyordu, çünkü Mısır özellikle gizli servisler aracılığıyla çalışmalar yürütüyordu. Şam da, tıpkı Bağdat gibi, İslam âleminin tarihi başkentlerinden biridir; Bağdat, Abbasi halifesinin başkentiyken, Şam da Emevi halifesininkidir. Her iki kent de Kahire’yle kardeş olmak istiyordu, ama onun uşağı olmayı kabul edemezlerdi. Halk arasında, özellikle Nâsır’ın ulusallaştırma girişimlerinin büyük zarar verdiği kent burjuvazisinde ve toprak sahiplerinde buna benzer duygular hâkimdi.

Mısır reisinin yıldızı geri dönüşü olmayan biçimde sönüyor gibiydi. Kuşkusuz Arap ülkelerinin çoğunluğunda halkın hâlâ gözdesiydi. Ama bölgedeki ve Batı’daki rakipleri artık daha rahat soluk alıyor, başlangıçtaki ulusalcı dalganın geride kaldığını düşünüyorlardı.

Derken, dalga yeniden kabardı, üstelik eskisinden daha güçlü ve daha yoğun biçimde.

1962 yazında, bağımsız Cezayir’in başına Nâsır’ın ateşli bir hayranı olan Ahmed Ben Bella geçti. Eylül’de, Mısır örneğinden esinlenen “Hür Subaylar” Yemen imamlarının gerici mi gerici monarşisini devirdiler; cumhuriyet ilan edildi, Nâsır da bu ülkeye gereken her türlü yardımı yapacağına söz verdi; kısa süre sonra, binlerce Mısır askerinin Arap Yarımadası’nın güneyine çıktığı görüldü, petrol üreticisi monarşileri korkudan türetmişti bu durum.

8 Şubat 1963’te, Arap ulusalcı subaylar Bağdat’ta yönetime el koydular; Kasım hemen idam edildi, cesedi de televizyonda gösterildi; Nâsır’ın sadık müttefiki Abdüsselam Arif yeni devlet başkanı oldu. Bir ay sonra, 8 Mart’ta, buna benzer bir darbe de Şam’da gerçekleşti, “ayrılıkçılığa” son verildiği duyuruldu; Mısır ve Irak’la, belki ayrıca Yemen, Cezayir’le ve neden olmasın, yarın da Lübnan’la, Libya’yla, Kuveyt’le, Sudan’la, Arabistan’la vb. birleşmek isteniyordu artık.

Birdenbire, birkaç ayda, Nâsır’ın Arap birliği düşü dirilmiş gibiydi, üstelik şimdi hiç olmadığı kadar canlıydı. Iraklı ve Suriyeli yeni yetkililer, tasarısı 17 Nisan 1963’te görkemli biçimde ilan edilen yeni birliğin koşulları üstünde uzlaşmak üzere Kahire’ye gittiler. Böylece, üç büyük imparatorluk başkentini -Kahire, Bağdat, Şam- bir araya getirecek güçlü bir Arap devleti kurulacaktı. Arap ulusalcılığı daha önce eşine rastlanmamış bir zaferin arifesinde görünüyordu. Yandaşları coşkulu, rakipleri telaşlıydı. Ama iki taraf da o dönemde çözülmenin ne kadar yakın olduğunu hayal bile edemezdi.

Dalganın yeniden gerilemesi en az kabarması kadar hızlı olacaktı. Yeni birlik üstünde uzlaşmayı izleyen haftalarda, Kahire görüşmelerinin aslında çok kötü geçtiği öğrenildi. Aynı Panarap partiye, Baas’a -“Yeniden Doğuş”- bağlı Suriyeli ve Iraklı yetkililer, Nâsır’ın yeni devletin başkanı olacağı ama bölgede asıl iktidarı onlara bırakacağı bir ortaklıktan yanaydılar, İlk birleşme girişimindeki hataları anımsayarak, ülkelerinin Mısır liderinin emirlerine uyacak bir tür kral naibi tarafından yönetilmesini istemiyorlardı. Nâsır ise ne güvendiği ne de yakınlık duyduğu bu Baasçıların egemenliğindeki bir devletin kâğıt üstündeki başkanı olmaya hiç niyetli değildi. Evet, iki hükümet darbesinin mimarıydılar belki, ama Arap birliğinin bayrağını taşıyan asıl kendisiydi, Nâsır’dı, halklar onunla özdeşleştiriyorlardı kendilerini, başlarına onun geçmesini istiyorlardı, başkasının değil. Bu uyuşmazlık, kısa sürede, şiddetli bir çekişmeye dönüştü; Bağdat’taki düello geçici olarak Mısır devlet başkanının lehine sonuçlandı; ama Suriye’de Nâsırcılar Baasçılara karşı ayaklandığında, isyan kan dökülerek bastırıldı; yüzlerce kişi öldü.

Yemen’de, Suudi Arabistan’dan yardım alan kralcılar yeni cumhuriyet rejimine şiddetle karşı çıkıp görevdeki Mısır birliğini güç duruma düşürmeyi başardılar; girişilen serüven askeri, mali ve ayrıca, bazı askerlerin “kurtarıcı” gibi değil de, işgalci, hatta kimi zaman yağmacı gibi davranmalarından ötürü manevi açıdan da felakete dönüşmüştü.

Nâsır’a bir darbe daha: Haziran 1965’te, dostu Ben Bella askeri bir darbeyle düşürüldü; yeni Cezayir Devlet Başkam Huari Bumedyen kısa sürede Kahire’yle arasına mesafe koydu.

Amin Maalouf
Çivisi Çıkmış Dünya
Uygarlıklarımız Tükendiğinde
Çeviren: Orçun Türkay

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz