O Darbeler Kime Karşı Yapıldı? – Mario Levi

Salvador Allende, yirmi yıl kadar önce, binlerce insanın ölümüne ya da çeşitli biçimlerde kaybolmasına yol açan o kaçınılmaz askerî darbeden birkaç saat sonra intihar etti… Önlenemeyecek, yılların akışında, onurlu bir hayatın anlatımına dönüşecek bir vedaydı bu…

Bu olaydan beş yıl kadar sonra, Madrid’in hayalimdeki İspanyol karakterini birçok özelliğiyle yaşatan eski bir otelinde, Santiagolu bir bakır tüccarına rastladım. Laf lafı açtı, bu darbeyi hazırlayan koşulları ve sonuçlarını konuşmaya başladık. Ona bu trajik sonun bende uyandırdığı duygudan söz ettim. Bu intihardan hepimiz kendimize göre bir hayat dersi çıkarmalıydık. Allende döneminin savunulacak bir yanı olmadığını, Avrupalıların Şili’de olup bitenler konusunda gereğinden fazla romantik davrandıklarını ve her duyduğuma inanmamam gerektiğini söyledi o da bu sözlerim üzerine.

Toplumsal kavgaların Türkiye’de her geçen gün giderek büyüyen, içinden çıkılamaz bir kaosa dönüştüğü, 12 Eylül darbesinin henüz yapılmadığı günlerdi. Bakır tüccarı olduğunu söyleyen bu orta yaşlı insanın sözlerine, o yıllardaki tüm heyecanımla kayıtsız kalamamıştım. Sorunlarını ‘uygar dünya’ya yeterince anlatamamış ülkelerin insanları değil miydik ikimiz de ?.. Birbirimizi bir daha göremedik. Otelin yaşlı sahibesi, ertesi gün ondan, oteline arada sırada uğrayan, neler yaptığını hiçbir zaman tam anlamıyla anlamadığı biri olarak söz edecekti…

Uzun yıllar sonraysa, 1983 yılında İngiltere’de, ülkelerinden on yıldır ayrı yaşayan Şilili sürgünlerle tanışacaktım. 12 Eylül darbesi, gösterilmek istenenden çok daha büyük bir tahribat yapmıştı… O sürgünleri anlamam da çok kolaydı… Ama bu darbelerin, yıllar geçtikçe, çok daha sağlıklı bir biçimde değerlendirileceğini de biliyordum. Tıpkı Arjantin’de, Brezilya’da, Yunanistan’da ve tüm dil ya da kültür farklarına karşın, bizimkine aslında çok benzeyen ülkelerde olduğu gibi…

Yaralar onca zamana karşın bütünüyle sarılamadı ne yazık ki. Harcanan o hayatların hikâyesi, bu ülkelerde, istense de istenmese de, uzun yıllar hatırlanacak ve anlatılmak istenecek…

Ya bugün?..

Günümüz için geçerli, görmezlikten gelinemeyecek bir başka gerçek de var ama. Demokrasi söyleminin gereklerini, olası tüm aldatmacalarına karşın, hayata daha çok geçirmek, tabuları, biraz ürkekçe de olsa, daha çok yıkmak istiyoruz artık. Bizleri gelecekte bekleyen kimi tehlikeleri göz ardı etmeksizin, yeni olasılıklara olanaklarımız ölçüsünde bağlanmak zorundayız. Geleceğin Türkiye’sini, düşünmenin yanı sıra, hayal etmeyi de bilen bir insan gücüyle kurmamız gerektiğini, artık iyiden iyiye anlamalıyız. Çevre sorunlarının sosyal adalet sorunları kadar önemli olduğu gerçeğini göz ardı edebilecek lükse sahip değiliz artık. Dünyanın sorunları aynı zamanda bizim de sorunlarımız çünkü. İnsan, kendisi için hayatî önem taşıyan birçok kaynağı sorumsuzca tüketen, bu da yetmezmiş gibi, bu tüketimi uygar olduğunu iddia eden ülkelerde yücelten garip bir varlık sanki artık. Bilgisayarlara her geçen gün biraz daha çok teslim oluyor, serüven alanlarımızı hızla yitiriyor, bireysel kimliğimizi giderek öğüten yeni tanrılar yaratıyoruz. Dünya küçüldükçe de aramızdaki mesafe büyüyor bu yüzden. Çünkü bu ‘birlik’i ayakta tutmanın bir bedeli var.

Cinayetlerin tarihiyle yaşamak

Darbeler daha iyi ve doğru bir dünya adına yapılmıştı oysa. Birileri birilerine, umut dolu bir geleceğin sözünü vermişti. O darbeleri hazırlayan, ‘haklı ve yasal’ kılan koşullar o kadar önemsizleşiyor ki, bu yaşadıklarımız ve yaşayabileceklerimiz düşünüldüğünde… Toplumsal barış ve birlik adına başkalarını öldürmeyi de göze alanlar, hayatlarının beklemedikleri bir anında o korkunç boy aynasıyla elbette karşı karşıya kalacak, kurban ile celladın aynı kısır hikâye içinde yıllardır buluştuğunu anlayacak. O darbelerin aslında kime yapıldığı daha iyi anlaşılacak o zaman da…

Herkesin bir hikâyesi olduğuna ve olması gerektiğine inanmak istiyorum bir de. Geleceğin insanlarına birbirimizi anlamsız düşünceler ve cinayetlerle tüketmekten başka şeyler de yaptığımızı nasıl anlatabiliriz aksi halde ?..

Allende’nin bir hikâyesi vardı kuşkusuz. Ama bakın, böyle bir hikâyeden nerelere ve kimlerin hikâyesine vardık. O günlerin hikâyesi de böyle bir hikâye, gerçeği, böyle bir gerçekti diyebilirsiniz. Ama bu gerçek bizi şimdi hangi hikâyeye götürüyor ?.. Ya da birkaç yüzyıl sonra, dünyanın artık çok farklı bir dünya olduğu günlerde, bu cinayetler oradan nasıl görülecek ?..

Cinayet deyip geçmeyin… Bugün hâlâ o kadar çok öldürmeyle bir arada yaşıyoruz ki…

Mario Levi
Bir Yaz Yağmuruydu

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz