İnsanların Mutsuz Olmasının Bir Nedeni Olarak Yorgunluk – Bertrand Russell

Birçok yorgunluk çeşidi vardır; bunlardan bazıları, diğerlerine göre mutluluğa daha fazla engel olur. aşırı olmamak şartıyla, sadece vücut yorgunluğu mutluluk yaratabilir, rahat bir uykuya ve iyi iştaha yol açar, tatil günleri eğlencelerine heveslendirir.

Ama aşırı olunca ciddi zararları olur. Çok ileri toplumlar hariç, köylü kadınlar otuz yaşında fazla çalışma nedeniyle çökerler. Sanayileşmenin ilk zamanlarında çocuklar ağır işlerde ve fazla çalışmaktan serpilip gelişememiş birçoğu küçük yaşta ölmüştür. Sanayileşmenin yeni başladığı Çin’de ve Japonya’da da aynı şey olmaktadır, Bu durum Güney Amerika ülkelerinde de bir dereceye kadar yaşanmaktadır. Bedensel çalışma, belirli bir noktadan sonra işkence olmakta ve çok zaman hayaü çekilmez bir yük haline getirmektedir. Neyse ki modern dünyanın en ileri bölgelerinde bedensel çalışmanın ağırlığı en aza indirilmiştir. İleri toplumlarda bugün rastlanan en tehlikeli yorgunluk şekli, sinirsel yorgunluktur. Ne gariptir ki bu yorgunluk türü hali vakti yerinde olanlar arasında daha çok göze çarpıyor ve bu yorgunluğa gündelikçilerde, işadamları ile fikir işçilerinden daha az rastlanıyor.
modern hayatta sinirsel yorgunluktan kaçınmak zordur. Bunun birinci nedeni, şehirde çalışan adamın, çalışma saatlerinde ve özellikle evi ile işyeri arasında geçen sürede katlanmak zorunda kaldığı gürültüdür. Gerçi şehirde yaşayanlar bu gürültülerin çoğunu duymamayı öğrenmiştir, ama yine de neden oldukları yorgunluktan kurtulamaz ve bunları duymamak için harcadığı bilinçaltı çaba nedeniyle yorgunluğu büsbütün artar. Farkına varmadığımız yorgunluk nedenlerinden birisi de yabancılarla sık karşılaşmamızdır. İnsanda da, tıpkı öbür yaratıklar gibi, kendi türünden olan yabancıları dost ya da düşman olarak değerlendirme içgüdüsü vardır. Yeraltı trenlerine binilip-inilirken yaşanan telaş sırasında bu içgüdünün dizginlenmesi gerekmektedir; dizginleme ise, zorunlu olarak bir arada olunan yabancılara karşı genel bir öfke . duygusu yaratır. Sabahları işe gitmek için binilecek toplu taşıma araçlarına yetişme telaşı da hazım zorluğuna yol açar. Sonuç olarak, kara paltolu işçi, yazıhanesine gelip de günlük işine başladığında, sinirleri çoktan yorulmuştur ve karşısına çıkacak her inşam çekilmez birisi olarak görmeye hazırdır. Aynı ruh durumunda bulunan patron da, memurunun bu düşüncesini düzeltmek için bir şey yapamaz. İşten atılma korkıısu saygılı davranma zorunluluğu getirir, bu zoraki davranış da sadece sinirlerin biraz daha gerilmesine yol açar. Mümkün olsa da haftada bir kez, çalışanlar işverenin kulağını çekebilseler ya da onun hakkındaki olumsuz düşüncelerini yüzüne karşı söyleyebilselerdi, sinir gerginliği büyük ölçüde azalırdı; ne var ki bu da kendine göre dertleri bulunan patron için durumu düzeltmiş olmazdı, işçi için kovulma korkusu neyse, patron için de iflas etme korkusu odur. Evet, bazıları, bu gibi korkularını fazla büyütür, ama işini o düzeye getirinceye kadar genel olarak patronlar da yıllar boyu mücadele etmişler, bu arada dünya üzerinde olup bitenleri izlemek ve rakiplerinin kurdukları kumpasları boşa çıkarmak için de çok çaba harcamışlardır. Bütün bunlabrm sonucu olarak da sinirleri yıpranmıştır; üstelik endişe etmeye öylesine alışmışlardır ki, artık gerek kalmadığı halde bu alışkanlıklarından kurtulamazlar. Evet, işyerini babasından devralan doğuştan varlıkldar da vardır ama bunlar da genel olarak, ne yapar eder kendilerine varlıklı doğmamış kimselerinkine çok benzeyen endişeler bulurlar. Kumar oynadıklar için babalarından tepki alırlar; eğlenceye düşkünlüklerinden uykularından özveride bulunur bedenlerini yıpratırlar ve yaşlandıklarında tıpkı babaları gibi mutluluk yeteneklerini köreltmiş olurlar. Gönüllü ya da gönülsüz, isteyerek ya da gereksinim yüzünden, çağdaş insanların çoğu sinir bozucu bir yaşam sürer ve alkolün yardımı olmadan eğlenemeyecek kadar yorgun olur.
Düpedüz budala olan varlıklıları bir yana bırakıp ekmek parası için çok çalışanların durumunu ele alalım. Bunlarda yorgunluk, daha çok endişeden ileri gelir; oysa endişe duymayı, daha uygun bir hayat felsefesi ve biraz daha fazla zihin disiplini ile önlemek mümkündür, insanların çoğu, düşüncelerini kontrol etmekte yetersizdir. Yani, henüz herhangi bir şey yapamayacakları aşamada, kaygı verici konuları düşünmemeyi beceremezler. Iş üzüntülerini yataklarına kadar götürürler ve yarının zorlukları ile başa çıkabilmek için güçlerini yenilemeleri gereken gecelerini, o anda hiçbir şey yapılamayacak sorunları düşünerek geçirirler; düşünürler ama çözüm üretecek şekilde değil, uykusuzluk nedeni olan yan deli bir şekilde düşünürler. Sabahleyin ise, geceden kalma zihin yorgunluğu ve uykusuzluk nedeniyle sağlıklı düşünemezler, sinirleri gerilir, ufacık bir engel karşısında bile öfkelenirler. Akıllı insan, sorunlarını gerektiği zaman düşünür; başka zamanlarda ise başka şeyler düşünür; gece hiçbir şey düşünmez. Ama büyük buhranlar, örneğin iflasın yakın olması ya da eşten kuşkulanılması durumunda bile, elden bir şey gelmediği bir sırada ilgili konu düşünülmemelidir demek istemiyorum. Bunu ancak zihin disiplini çok iyi olanlar yapabilir. Ama şuadan günlerin şuadan güçlükleri, bunlarla ilgilenme zamanı dışında, bir yana buakılabilir. Beynin düzenli çalıştırılabilmesi durumunda hem mutluluğun, hem de yeteneğin artışı, insanı şaşırtacak kadar büyük olur; düzenli çalışan bir bejin de herhangi bir sorunla gerektiği zaman yeterince uğraşır; her an ve boş yere uğraşmaz. Güç ya da endişe verici bir karar alınması gerektiğinde olanca aklınızı o iş üstünde toplayıp kararlarınızı verin, karar verdikten sonra da, yeni bir gerçekle karşılaşmadıkça, o karan yeniden gözden geçirmeye kalkışmayın. Kararsızlık kadar yorucu ve yararsız bir şey yoktur.
Üzüntüye neden olan şeyin önemsizliğinin ayrımına varalabilme durumunda birçok endişe ortadan kaldırılabilir. Zamanında epey konferans verdim; başlangıçta dinleyici karşısında heyecanlanır, bu nedenle de çok kötü konuşurdum, bu iş bana öyle zor gelirdi ki, konferanstan önce bacağım kırılsa da konuşma yapmaya çıkamasam diye dua eder, sinir gerginliğinden bitkin bir duruma düşerdim. Derken, iyi de, kötü de konuşsam çok önemi olmadığına kendimi inandırdım; öyle ya, her iki halde de evrende bir değişiklik olmazdı. O zaman anladım ki, iyi ya da kötü konuştuğuma ne kadar az önem verirsem, konuşmam o kadar iyi oluyordu; böylece sinir gerginliği yavaş yavaş azalıp sonunda yok oldu. Sinir gerginliğinin büyük bir bölümü bu yöntemle önlenebilir. Yaptığımız şeyler, sandığımız kadar önemli değildir; başarı ya da başarısızlıklarımız da sandığımız kadar önem taşımazlar. Büyük üzüntüler bile unutulabilir; mutluluğa yaşam boyunca son verecek gibi görünen felaketler bile zamanla kabuk bağlar ve acıları hemen hemen duyulmayacak derecede azalır. Üstelik bütün bu kişisel düşüncelerin üstünde ve ötesinde bir gerçek var ki, hiç kimse dünyanın çok büyük bir parçası değildir. Düşüncelerini ve umutlarını benliğinin üstünde bir şeye yöneltebilen birisi, dünyanın sıradan dertlerinde, tam anlamıyla bencil birisi için olası olmayan bir huzur bulabilir.
Sinir sağlığı denilen konu pek az incelenmiştir. Sanayi toplumunda yorgunluk psikolojisi üzerine önemli araştırmalar yapılmıştır ve kanıtlanmıştır ki, yeterince uzun bir süre aynı bedensel hareketi ya da beyinsel çalışmayı yaptığımızda çabuk yoruluruz. Ama bu, bilimsel çalışma yapılmadan da anlaşılabilirdi. Psikologlarca öğrenciler üzerinde yapılan yorgunluk araştırmaları bile genellikle kas yorgunluğu ile ilgilidir. Nedense bunların hiçbirisi, asıl önemli noktaya parmak basmaz. Oysa çağdaş yaşamda önemli olan duygusal yorgunluktur; salt entelektüel yorgunluk, tipkı beden yorgunluğu gibi, kendi ilacını kendisi hazırlar; bu ilaç uykudur. Örneğin, büyük hesap işleri gibi duygu ile hiçbir ilgisi olmayan entelektüel bir işle uğraşan kimse, her günün sonunda, o günün verdiği yorgunlukla uyuyacaktır. Fazla çalışmanın verdiği sanılan zarar, çoğunlukla bu nedene dayanmaz; daha çok, bazı üzüntü ya da endişelerden ileri gelir. Duygusal yorgunluğun kötülüğü ise, dinlenmeye engel oluşudur. İnsanın yorgunluğu arttıkça, onu üzerinden atması güçleşir. Asabi çöküntünün belirtilerinden biri ise, yapılan işin son derece önemli olduğuna ve bir süre dinlenmenin felakete yol açacağına inanılmasıdır. Ben doktor olsaydım, işini önemli gören her hastama, bir süre dinlenmesini öğütlerdim. İşten ileri geliyormuş gibi görünen sinir bozuklukları, karşılaştığım her olayda, hastanın çalışma yolu ile kurtulmayı denediği bazı duygusal tedirginliklerin ürünüdür. Böyle bir kimse, işini bırakmaktan çok korkar, çünkü o zaman sorunlarını düşünmeye başlayacaktır. Sorun, iflas korkusu da olabilir ki, bu durumda kişinin işi ile tedirginliği arasmda doğrudan doğruya bir bağlantı vardır, ama bu durumda bile endişe onu öylesine uzun bir zaman çalışmaya zorlayabilir ki, doğru mantık yürütemez hale gelir ve daha az çalışıp çare düşünmek yerine durmadan çalıştığı için iflasını çabuklaştırmış olur. Her olayda sinir bozukluğunun nedeni iş değil, duygusal tedirginliktir.
Endişe psikolojisi, hiçbir bakımdan basit değildir. Zihin disiplininden, yani her şeyi zamanında düşünme alışkanlığından bahsediyorum. Her şeyi zamanında düşünmek önemlidir. Birincisi, günlük işleri daha az zihin çabası ile başarmayı olası kıldığı için, İkincisi, uyumaktan başka bir çare sağladığı için, üçüncüsü de, doğru ve yerinde kararlar verme gücünü artırdığı için. Ne var ki bu tür yöntemler bilinçaltına ulaşamaz, oysa tedirginliğin çok ciddi olduğu durumlarda, bilinçaltına inmeyen hiçbir yöntem fazla bir işe yaramaz. Psikologlar bilinçaltının bilinç üzerindeki etkisini büyük ölçüde tespit etmişlerdir. Oysa aslında bilincin zihin sağlığında büyük önemi vardır ve mantıklı inançların bilinçaltı dünyasında iş görmesi isteniyorsa bu konunun iyice anlaşılması gerekir. Bu gereklilik, endişe konusunda daha çok kendisini gösterir. Kişinin kendine: “O belanın başıma gelmesi pek o kadar korkunç bir şey değil.” demesi kolaydır, ama bu yalnızca bilinçli bir kanı halinde kaldığı sürece geceleri işe yaramayacak, korkulu düşlere engel olamayacaktır. Benim inancım şudur ki, eğer yeterince gayret edilirse, bilinçli bir düşünce bilinçaltına yerleştirilebilir. Bilinçaltının büyük bir bölümü, geçmişin bilinçli duygusal düşüncelerinden oluşmuştur. Böylesi düşünceler bilinçaltına gönderilebilir. Böylece bilinçaltı birçok yararlı iş yapabilir. Örneğin, ben şunu anladım: Oldukça zor bir konuda yazı yazacağım zaman, birkaç saat ya da birkaç gün o konuyu çok büyük bir yoğunlukta (gücümün yettiği en büyük yoğunlukta) düşünürüm; sonra işi sürdürmesi için bilinçaltıma emirler veririm. Birkaç ay sonra konuyu bilinçli olarak yeniden ele aldığımda işin tamamlanmış olduğunu görürüm. Bu yöntemi bulmadan önce, aylarca hiçbir ilerleme kaydedemez, üzülür dururdum, üzülmek de çözüm getirmediğinden aylar boşuna geçerdi; oysa şimdi, o ayları başka işlere ayırabiliyorum. Birçok bakımdan benzer bir işlem, üzüntüler için de uygulanabilir. Olası bir talihsizliğin çok kötü olabileceğini ciddi ve mantıklı olarak düşünün. Bu olası talihsizliğe cesaretle baktıktan sonra, kendinizi, bunun pek öyle korkunç bir felaket olmadığına inandıracak nedenler bulun. İnsan başma gelebilecek hiçbir şey evrensel önemde olamayacağına göre, böyle sağlam nedenler her zaman bulunabilir. En kötü olasılığa bir süre göz kırpmadan baktıktan ve gerçek bir inançla kendinize, “Eh pek o kadar zaran yok” dedikten sonra göreceksiniz ki endişeniz büyük ölçüde azalacaktır. Hatta endişeniz tamamen kalkıp, yerini bir tür sevinç alabilir. Bu işlemi birkaç kez tekrarlamak gerekebilir, ama eğer en kötü olasılığı tespit etmekte yan çizmemişseniz.
Bu yöntem, korkudan sakınma tekniğinin bir bölümüdür. Endişe de bir korku biçimidir ve bütün korku biçimleri yorgunluk yapar. Korku duymayan birisi, fazla günlük yorgunluk duymaz. Korkunun en zarar verici olanı, karşılaşmak istemediğimiz bazı tehlikeler olduğu zaman ortaya çıkar. Hiç olmadık anlarda zihnimize korkunç düşünceler saldırır; bunların niteliği kişiye göre değişir, ama herkesin bir şeyden korkusu vardır. Birisinde kanser, başkasında parasal sorun, bir başkasında yüz kızartıcı bir sırrının açığa çıkma korkusu olabilir; kimisi kıskançlıktan kıvranır, kimisi ise çocukluğunda duyduğu “cehennemde yanma” söylemlerinin doğru olma olasılığıyla titrer. Belki de korkuları ile başa çıkmakta yanlış bir yol seçmiş olan bu gibiler, korkmaya başlayınca düşüncelerini değiştirmeye, eğlence, iş ya da başka bir şey düşünmeye çalışırlar. Oysa her çeşit korku, korkuyla yüz yüze gelmekten sakınıldığında daha fazla artar. Bir kimsenin, düşüncelerinin yönünü değiştirmek için harcadığı çaba, görmek istemediği hayaleti daha da korkunçlaştırır; her çeşit korku karşısında yapılacak en doğru iş, korkuyu mantıklı ve sakin olarak, ama dikkati yoğunlaştırarak, korku ve konusunu her yönüyle tanıyıncaya kadar düşünmektir. Korkulanı tanımak onun korkunçluğunu yumuşatacak, konu tümüyle sıkıcı bir hale gelecek ve düşüncelerimiz, daha önce olduğu gibi irade gücüyle değil, konunun artık ilgi çekici olmaması nedeniyle başka yönlere çevrilecektir. Ne zaman herhangi bir şey üzerinde fazla düşünme eğilimi duyarsanız, yapacağınız en iyi iş, o konuyu sırnaşık çekiciliği sönüp gidinceye kadar düşünmek, hatta yeter gördüğünüzden daha fazla düşünmektir.
modern ahlakın yetersiz kaldığı noktalardan birisi de korku sorunudur. Erkeklerden, özellikle savaş zamanlarında fiziksel cesaret beklendiği doğrudur, ama cesaretin başka türleri beklenmez; kadınlardan ise hiçbir cesaret istenmez. Cesur bir kadın, eğer erkeklerin kendisinden hoşlanmasını istiyorsa, cesaretini gizlemek zorundadır. Her türlü cesarete sahip olup da, yalnızca bedenine zarar verecek tehlikelere karşı cesur olmayan bir adama da iyi gözle bakılmaz. Örneğin, halkın düşüncelerini umursamayış, bir meydan okuma sayılır ve halk, kendi otoritesini küçümsemeye kalkanı cezalandırmak için elinden geleni ardına koymaz. Bu ise, olması gerekenin tam tersidir. Erkekte olsun, kadında olsun cesaretin her türü, tıpkı askerin fiziksel cesareti gibi hayranlıkla karşılanmalıdır. Fiziksel cesaretin delikanlılar arasında yaygın oluşu da gösteriyor ki, cesaret, bunu isteyen çoğunluğun isteğine uygun olarak sağlanabilmektedir. Cesaret arttıkça endişe azalacak ve böylece yorgunluk da azalacaktır, çünkü günümüzde kadın-erkek herkesin sinirsel yorgunluğu, aslında büyük ölçüde, bilinçli ya da bilinçsiz korkularından ileri gelmektedir.
Yorgunluğun önemli nedenlerinden birisi de heyecan düşkünlüğüdür. Boş zamanlarını uyumakla geçirebilenler sağlıklı olur, ama çalışma saatleri sıkladır ve insan boş saatlerinde eğlenmek ister, işin kötüsü, elde edilmesi kolay ve en çekici olan hazlarm çoğu sinirleri yıpratır. Heyecan isteği bir noktadan öteye geçince ya ters yüz olmuş bir arzuya ya da içgüdüsel bir doymamışlığa döner. Mutlu bir evliliğin ilk günlerinde hiç kimse heyecan ihtiyaa duymaz, ama modern dünyada evlilik, çoğunlukla öyle uzun bir süre geciktirilir ki, evlenme ortamı oluştuğunda, heyecan geçmiş, yerini kısa süreli bir alışkanlık almıştır. Eğer bugünkü şartlar mali sorun olmadan bir adamın yirmi bir yaşında evlenmesine uygun olsaydı, birçok kimse, işleri kadar yorucu olan hazlardan, eğlencelerden uzak dururdu. Gelgelelim, uzun ve şerefli bir meslek hayatı olan yargıç Lindsey’in, büyüklerin zina suçu yüzünden başı derde giren gençleri korumak istediği için uğradığı saldın ve kötülemeler de gösteriyor ki, genç evlenmeyi olası kılacak çareler bulunmasını ileri sürmek, ahlaka aykırı sayılmaktadır. Bu konuyu “Çekememezlik” bölümünde ele alacağım için, şimdilik daha ileriye vardırmayacağım.
Uymak zorunda olduğu yasaları ve kuralları değiştirme olanağı bulunmayan bir kişi için çağdışı ahlakçılar tarafından düzenlenen bu durumla başa çıkmak zordur. Yalnız şunu da bilmek gerekir ki, doyurucu zevkler ulaşılmaz oldukça, hayata katlanabilmek için heyecana gereksinim duyulsa da, heyecanlandırıcı hazlar ve eğlenceler mutluluk vermezler. Böyle bir durumda olan tedbirli birisi, kendisini frenleyerek hem sağlığına hem de çalışmasına zarar verecek derecede yorucu olan hazlardan ve eğlencelerden uzak durur. Gençlerin içinde bulundukları güçlüklerin kökten yok edilmesi ise, ahlak kurallarının değiştirilmesiyle mümkün olur. Bu arada gençler de, nasıl olsa bir gün evlenebilecek duruma geleceklerini bilmeliler; böyle yapmaz da, mutlu bir evlilik yapamayacak şekilde yaşar, yani sinirlerini yıpratacak ve ılımlı hazlar için gerekli güçlerini yitirecek biçimde yaşarlarsa, akıllıca davranmamış olurlar.
Sinirsel yorgunluğun en kötü özelliklerinden birisi de, kişi ile dünya araşma bir perde gibi gerilmesidir. Bu durumda dış dünyanın etkileri kişiye soluk, kısık, cansızlaşmış olarak ulaşır; küçük oyunlar ve yapmacık kızgınlıklar dışında kişi insanlara ilgi duymaz, yemeklerden ya da açık havadan zevk almaz; bütün dikkatini yalnızca birkaç şey üzerinde toplayıp geri kalanlara aldırış etmeme eğilimi gösterir. Bu durum dinlenmeyi de olanaksız kılar ve gittikçe artan yorgunluk, doktor müdahalesini gerektiren bir noktaya gelir. Aslında bütün bunlar, daha önceki bölümde sözünü ettiğimiz, yeryüzüyle bağlantılarını yitirmiş olmanın bir cezasıdır. Ne var ki modern şehir halkının bu bağlantıları devam ettirebilmesi hiç de kolay değildir. Üstelik bu konu da toplumun büyük sorunlarından biridir ki, onu bu kitapta ele almayı düşünmüyorum.

Bertrand Russell
Mutlu Olma Sanatı

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
“Bir gün bir yerde tekrar karşılaşırsak eğer, Benimle yeniden tanış” Şiirin Gücü – Neruda

Kapat