Mutluluğa Kavuşma Savaşında Çaba ve Kabullenmenin Rolü – Bertrand Russell

Ölçülü olma (her şeyin ortası) öğretisi ilgi çekici değildir ve ben gençken bu düşünceyi küçük görüp reddettiğimi anımsıyorum, çünkü o günlerde hayran olduğum şey, kahramanlık gerektiren aşırılıklardı. Ne var ki, gerçek her zaman ilgi çekici değildir ve birçok şeye, başka bir nitelikleri olmadığı halde, ilgi çekicilikleri yüzünden inanılır. Ölçülü olmaya gelince, ilgi çekici olmayabilir, ama pek çok durumda yararlı olan bir öğretidir.

Ölçünün elden bırakılmaması gereken bir durum da çaba ile kabullenme arasında denge sağlamakla ilgilidir. Çabanın da, kabullenmenin de ateşli taraftarları vardır. Kabullenmeyi ermişlerle mistikler öğütlemişlerdir. Çaba öğretisiyse ehliyet uzmanlarıyla pazısı güçlü Hıristiyanlarca öne sürülmüştür. Bu birbirine zıt iki inanan her birinde bir gerçek payı varsa da tam gerçeklik yoktur. Ben bu bölümde, denge noktasını bulmaya çalışacağını ve çabanın üstün göründüğü durumla işe başlayacağım.

Çok ender durumlar bir yana, mutluluk yalnızca uygun koşulların bir araya gelmesiyle olgun bir meyve gibi kucağa düşmez, çabayla erişilebilir. Bunun için kitaba Mutlu Olma Sanatı adını verdim. Zira sakınılabilir ya da sakınılamaz bunca dertle, bunca hastalık ve psikolojik karışıklıkla, bunca didinme, yoksulluk ve kötü niyetle dolu bir dünyada mutlu olmak
isteyen her kadın ve erkek, her insana ayrı ayrı saldıran bir sürü mutsuzluk nedenini alt etmenin yolunu bulmak zorundadır. Bazı ender durumlarda çaba harcamaya gerek duyulmayabilir. Büyük bir mirasa konmuş, sağlığı yerinde, zevkleri sade, iyi huylu birisi, rahat yaşadığından, “bütün bu kavga ve gürültüler ne için?” diye sorabilir. Tembel yaradılışlı güzel bir kadın, eğer kendisinden fazla iş beklemeyen varlıklı bir erkekle evlenmişse, şişmanlamaktan korkmamaktaysa, çocuk bakımından da şanslıysa, tembelliğin tadını çıkarabilir. Ama bu gibi durumların sayısı azdır. İnsanların çoğu varlıklı değildir; birçoğu iyi huylu olarak doğmamıştır; çoğu, sakin ve düzenli bir yaşamı dayanılmaz derecede sıkıcı bulan, bir dalda durmayan bir kişiliğe sahiptir; sağlık, hiç kimsenin kesin olarak güvenemeyeceği bir nimettir; evlilikse her zaman mutluluk kaynağı olmamaktadır. Bütün bu nedenlerden dolayı mutluluk, kadınların ve erkeklerin çoğu için tanrıların bir lütfü değil, bir başarıdır ve mutlu olmak büyük bir çaba gerektirir. İçsel çaba (manevi gayret) kabullenme çabasını da kapsayabilir; onun için biz şimdilik yalnızca dış çabayı ele alacağız.

Geçimini sağlamak zorunda olan her kadın ve erkeğin ekmek parası için çabalama gereksinimi apaçık bir gerçekliktir. Evet, Hint fakirinin, yalnızca avcunu uzatarak sadaka ile çaba harcamadan geçimini sağladığı doğrudur, ama Batı ülkelerinde resmi makamlar bu şekilde gelir sağlamaya iyi gözle bakmazlar. Üstelik sıcak ve az yağışlı ülkelerde kolay olan bu geçim yolu, Batı ülkelerinin iklim şartlarında o kadar kolay değildir. Çok az insan, karda kışta ılık bir odada çalışmak varken, sokaklarda aylak dolaşmayı tercih edecek kadar tembeldir. Bu yüzden Batı’da kabullenme tek başına gelir getiren yollardan birisi değildir.

Batı ülkelerinde yaşayan insanların çoğunluğu için mutluluk, geçimini sağlamaktan daha fazla bir şeydir, çünkü bu insanlar başarı duygusunu da tatmak isterler. Bilimsel araştırma gibi bazı uğraşılarda, başarı duygusunu, fazla gelir elde etmeyenlerin de tatması mümkündür, ama uğraşıların çoğunda kazanç başarının ölçüsü olmuştur. Sorunun burasında, kabullenmenin iyi olduğu bir noktaya gelmiş bulunuyoruz, çünkü rekabet dünyasında göze çarpan başarılar çok azdır.

Evlilik, koşullara bağlı olarak, çaba gerektiren ya da gerektirmeyen bir iştir. İngiltere’de erkeklerin, Avustralya’da kadınların durumunda olduğu gibi, cinslerden birinin sayıca az bulunduğu yerlerde, bunların evlenmek için çaba harcamalarına, kural olarak gereksinimleri yoktur. Sayıca çok olan cinsler için ise durum tersinedir. Çok oldukları ülkelerde kadınların harcadıkları çabanın büyüklüğünü anlamak için kadın dergilerindeki ilanlara bakmak yeter. Erkeklerin çoğunlukta bulunduğu Ülkelerdeyse erkekler, silah kullanmakta yetkinlik gibi daha etkili yöntemleri benimserler. Bu da doğaldır, çünkü erkek çoğunluğu uygarlığın sınır çizgisi üzerinde bulunur. İngiltere’de tek taraflı bir salgın hastalık çıksa da çoğunluğun erkeklere geçmesine neden olsaydı, erkekler ne yapardı bilmiyorum; geçen çağın kadınlara saygılarıyla ünlü olan kibarlarına dönerlerdi herhalde.

Çocuk yetiştirmekte başardı olmak için gereken çabanın büyüklüğü, hiç kimsenin yadsıyamayacağı kadar açık bir gerçektir. Kabullenmeye inandan ve hayata yanlış olarak “manevi” açıdan bakılıyor denilen ülkeler, çocuk ölümü fazla olanlardır. Hekimlik, sağlığı koruma, mikroplarla savaş, besin ayarlaması gibi işler, dünya işlerine inanmadan yürütülemez; bunlar maddi çevreye yöneltilmiş bilgiyi ve enerjiyi gerektirirler. Maddeyi hayal sananların, pisliği de kuruntu sanmaları ve bu yüzden çocuklarının ölümüne neden olmaları olasılığı vardır.

Daha genel olarak dendebilir ki, doğal arzuları sönmemiş olan her insanın normal ve yasal amacı, şu ya da bu türlü bir iktidara sahip olmaktır. Sahip olmak istediği iktidar, tutkularının en güçlü olanlarına bağlıdır; kimisi insanların etkinliklerine egemen olmak ister, kimisi düşüncelerine, kimisi de duygularına. Kimisi maddi çevreyi değiştirmek amacını taşır, kimisi de entelektüel üstünlük duygusu arar. Halka hizmetin her türlüsünde bir iktidar isteği bulunur; yalnızca yasal olmayan yollardan servet edinmek amacıyla yapılan hizmetler bunun dışındadır. İnsanlığın sefaletini görüp de acı çeken, eğer bu çektiği acı gerçek ve içtense, iktidara sahip olmayı sefaleti ortadan kaldırmak için ister. Hiç iktidar isteği duymamak için insanlara hiç ilgi duymamak gerekir. Şu halde iktidar isteğinin bazıları, iyi bir topluluk oluşturmak için sahip olunması gereken niteliklerdendir. Ayrıca, ters yöne çevrilmiş olmamak koşuluyla, her iktidar isteği karşılıklı çaba harcanmasını gerektirir. Batı anlayışına göre bu, hiçbir olağanüstülüğü olmayan bir hükümdür, ama bugün Batı ülkelerinde “Doğunun akıllılığı”na, tam da Doğu bu aklı bırakmak üzereyken, kur yapanların sayısı az değildir. Bu gibiler, yukarıdan beri söylediklerimizi kuşkuyla karşılayabilirler, eğer öyleyse, söylediğimize iyi etmişiz demektir;
Mutluluğa kavuşma savaşında kabullenmenin de rolü vardır ve çabanın oynadığı rolden daha az gerekli değildir. Akıllı olan, önlenmesi mümkün talihsizlikler karşısında elini, kolunu bağlayıp oturmamakla birlikte, kaçınılmaz talihsizlikler için ne zamanını ne de duygularını boşa harcar, hatta önlenmesi mümkün olanlar için harcayacağı çaba, asıl amacına doğru ilerlemesini durduracaksa, onlar için bile hiçbir şey yapmaz. Çoğu kimse en küçük aksaklık karşısında endişe ya da öfkeye kapılır ve bu yüzden daha yararlı olarak kullanabileceği enerjisini boşa harcar. Gerçekten önemli amaçlar peşinde koşarken bile, herhangi bir başarısızlık düşüncesiyle zihin huzurumuzu bozacak kadar kendimizi o amaca kaptırmamız doğru değildir.

Hıristiyanlık, Tanrı iradesine boyun eğmeyi öğretir, bu öğüdü kabul etmeyenler için de bütün işlerinde buna benzer bir şeyin bulunması gerekir. Pratik bir işte ustalık o uğraşıya kattığımız duyguyla orantılı değildir; aslına bakılırsa, bazen duygu ustalığa engeldir. Tutulması gereken yol, kişinin elinden geleni yapması ve sonucu kadere bırakmasıdır. Kabullenme iki türlüdür, birinin kökü umutsuzluk, diğerinin ise gerçekleşmesi mümkün olmayan umuttur. Birincisi kötü, İkincisi iyidir. Herhangi ciddi bir başarı sağlama umudunu yitirecek derecede yenilgiye uğrayan birisi, umutsuzluktan ileri gelen kabullenmeyi öğrenip benimsemiş olabilir; o zaman da bütün ciddi girişimleri bir yana bırakır. Umutsuzluğunu dinsel deyimlerle ya da “İnsanın gerçek işi kabullenmedir” öğretisiyle gizleyebilir, ama iş yenilgisini ne şekilde maskelemeye çalışırsa çalışsın, o artık gerçekten hiçbir işe yaramayan mutsuz bir insandır.

Kabullenmesi, gerçekleştirilmesi mümkün olmayan umuda dayanan birisi ise daha farklı davranır. Gerçekleştirilemeyecek olan bir umut, büyük ve kişilik dışı bir umuttur. Giriştiğim kişisel etkinlikler ne olursa olsun, ölüm ya da bazı hastalıklar beni alt edebilir, düşmanlarımca yenilgiye uğratılabilirim, başarıya götürmesi olanaksız, yanlış bir yol seçmiş olduğumu görebilirim. Tam anlamıyla kişisel umutların boşa çıkmasına engel olunamayabilir, ama kişisel amaçlar insanlığın daha geniş amaçlarının bir bölümüyse, başarısızlık tam bir yenilgi sayılmaz. Büyük buluşlar peşinde koşan bir bilim insanı başarısızlığa uğrayabilir ya da kafasına yediği bir yumrukla işini yanda bırakmak zorunda kalabilir, ama o konuya salt kendisinin bir şeyler katmasını değil de, bilimin gelişmesini gönülden istiyorsa, umutsuzluğu, bencil amaçlarla araştırma yapan adamın düşeceği umutsuzluk kadar büyük olmayacaktır. Çok gerekli bir reform üzerinde çalışmakta olan birisi, bütün çabalarının savaş yüzünden boşa gittiğini görebilir ve gerçekleştirmek istediği yeniliği görmeye ömrünün yetmeyeceğine inanmak zorunda kalabilir. Ama bu kişi, kendisinin olmadığı bir geleceğe ilgi duyuyorsa yenilik konusunda tam bir umutsuzluğa düşmesine gerek yoktur.

Ele aldığımız bu durumlarda kabullenmek çok zordur. Boyun eğmenin daha kolay olduğu durumlar da vardır. Bu
gibi durumlarda yalnızca ikinci derecedeki amaçlar engelle karşılaşırken, hayatın asıl amaçları yönünde başarıyla ilerlemeye devam edilir. Örneğin, önemli bir işle uğraşan birisi, evliliğinde mutsuz olduğu için umutsuzluğa düşmüşse, gerekli kabullenmeyi göstermeyebilir. Eğer işi gerçekten kendisini sarmışsa, bu gibi tedirginlikleri, üzerinde durulmaya değmez olarak karşılar.

Bıraksak hayatımızın çok büyük bir bölümünü kaplayacak küçük dertler vardır ki, bazıları bunlara da katlanamaz. Bir treni kaçırdıkları zaman çileden çıkarlar, yemekleri iyi pişmemişse tepeleri atar, şöminenin tütmesi durumunda umutsuzluğa kapılırlar, temizleyicideki giysileri zamanında gelmeyince esnaf takımının tümünden öç alacaklarına yemin ederler. Bu gibi insanların böyle önemsiz aksaklıklar için harcadıktan enerji uygun bir biçimde kullanılsaydı, imparatorluklar kurmaya ve tekrar parçalamaya yeterdi. Akıllı olan, hizmetçinin almadığı tozu, aşçının pişirmediği patatesi, çöpçünün süpürmediği çöpleri görmez. Zamanı varsa bunları düzeltmek için gerekeni yapmaz demek istemiyorum. Yalnızca bunlar yüzünden soğukkanlılığını yitirmez demek istiyorum. Üzüntü, endişe ve öfke hiçbir işe yaramayan duygulardır. Bunlara kendilerini fazla kaptıranların sözünü ettiğimiz kabullenme olmadan bunların üstesinden gelebilecekleri şüphelidir. Bir adamın, işinde uğradığı başarısızlığa ya da mutsuz bir evliliğin başına açtığı dertlere katlanmasını mümkün kılan benlik dışı büyük umutlar üzerine dikkatini toplaması, o adamın, treni kaçırdığı ya da şemsiyesini çamura düşürdüğü zaman da sabırlı olmasını mümkün kılar. Sinirli bir adamı bundan daha azmin iyileştirebileceği bence kuşkuludur.

Üzüntülerin baskısından kurtulmuş bir insan; hayatın, endişe edip durduğu günlerdekinden çok daha sevinçli bir iş olduğunu görecektir. Daha önce sinirine dokunan dostları artık yalnızca eğlendirici gelecektir. Bay A., Aynaroz Kadısı’nın öyküsünü üç yüz kırk yedinci kez anlatırken, bu yasayı aklında iyi tutmuş olmasından hoşlanarak bir öykü de kendisi anlatıp konuyu değiştirmeye kalkışmayacaktır. Sabah erkenden treni yakalamak için koştururken ayakkabısının bağı kopacak olursa, uygun küfürleri savurduktan sonra, bu olayın evrensel açıdan pek o kadar önemli olmadığını düşünecektir. Tam evlenme teklifinde bulunacağı sırada, can sıkıcı bir komşunun çıkagelmesi karşısında, böyle bir felaketin Adem dışında her insanın başına gelebileceğini, Adem’in bile güçlükle karşılaşmış olduğunu anımsayacaktır. Garip benzetmeler ve hoş yakıştırmalar yardımıyla küçük tedirginliklerden avuntular çıkarmama sayısız yolları vardır. Her uygar kadın ve erkeğin, solmasından ya da yırtılmasından korktuğu bir fotoğrafı vardır sanırım. Böyle bir korkudan kurtulmama en iyi çaresi bir tek fotoğrafa değil, bir galeri dolusuna sahip olmaktır. Hele portrelerden bazıları gülünç olursa daha iyidir, çünkü kişinin kendisini gün boyunca bir trajedi kahramanı görünüşünde seyretmesi doğru olmaz. İnsanın kendisini komik bir oyundaki soytarı gibi görmesini ileri sürmüyorum, çünkü böyle yapanlar daha can sıkıcı olurlar; duruma en uygun rolü seçmek biraz incelik ister. Kendinizi unutabilir de hiç rol yapmazsanız tabii en iyisidir. Ama rol yapmak ikinci bir huyunuz halini almışsa, kendinizi bir repertuvarda sayarak tekdüzelikten sakınmanız gerekir.

Çalışkan insanların birçoğu, en küçük bir kabullenmenin ya da en hafif bir mizahın çalışma enerjilerini ve irade güçlerini silip süpüreceğini sanırlar. Bence yanılıyorlar. Yapılmaya değer olan her iş, önemi ya da başarılma kolaylığı hakkında kendimizi aldatmadan da yapabilir. İşlerini ancak kendilerini aldatarak yapabilenler, “gerçeklere katlanma” kursuna gitseler daha iyi olur, çünkü hayallerle desteklenme gereksinimi, yaptıkları işi yararlı olmaktan çıkarıp zararlı olmaya götürür. Zarar vermektense hiçbir şey yapmamak yeğdir. Dünyadaki yararlı uğraşların yarısını, zararlı işlerle savaşmak oluşturur. Gerçekleri öğrenmek için harcanan zaman boşa harcanmış olmaz, çünkü bundan sonra yapılan iş, çalışabilmek için durmadan kendi kendilerini şişirmek gereksinimi duyanların yaptığı işten çok daha az zararlı olur. Kendimizle ilgili gerçeklerle yüz yüze gelme isteğinde belirli bir kabullenme vardır; kabullenmenin bu biçimi başlangıçta acı çektirir, ama kendini aldatmanın neden olabileceği hayal kırıklıklarına karşı bir koruyucu, daha doğrusu tek koruyucudur. İnanılması her gün biraz daha güçleşen şeylere inanmak için harcanan çaba kadar yorucu ve usandıran hiçbir şey yoktur. Böyle bir çaba zorunluluğundan kurtulmaksa güvenilir ve uzun ömürlü bir mutluluğun vazgeçilmez koşuludur.

Bertrand Russell
Mutlu Olma Sanatı

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Dünyada en önemli şey kendini bilmektir” Montaigne – Stefan Zweig

Kapat