İnsanların Mutsuz Olmasının Bir Nedeni Olarak Çekememezlik – Bertrand Russell

Mutsuzluğun en büyük nedenlerinden birisi de çekememezliktir. Bana kalırsa çekememezlik, en yaygın ve kökü derinlerde olan bir tutkudur. Bir yaşına gelmemiş çocuklarda bile net olarak görünür olan bu eğilimi, eğitmenin son derece yumuşak şekilde ele alması gerekir. İki çocuktan birisine biraz fazla ilgi gösterilmesi, diğerinin hemen dikkatini çeker ve üzülmesine neden olur. Çocuklara bakan herkes, hak dağıtımında adil olmak zorundadır. Ama çocuklar kıskançlıklarını (ki bu da çekememezliğin bir türüdür) dile getirmekte büyüklere oranla daha az açık yüreklidirler. Bu duygu, çocuklar kadar ergenler arasında da yaygındır. Örnek olarak kadın hizmetçileri ele alalım:

Hiç unutmam, evli olan hizmetçimize, hamile olduğu için ağır şeyler kaldırmamasını söylemiştik; bunun ilk sonucu, diğer hizmetçilerin de ağır şeyler kaldırmamaları olmuş, bu gibi işleri kendimiz yapmak zorunda kalmıştık. Çekememezlik, demokrasinin temelidir. Heraklit, Efes halkı, “aramızda hiç kimse birinci olmayacak” dediği için hepsinin asılması gerektiğini ileri sürmüştür. Eski Yunan devletlerindeki demokratik hareketlerin hemen hemen tamamının çekememezliğe dayandığını düşünüyorum. Aynı şey modern demokrasi için de geçerlidir. Evet, demokrasinin en iyi yönetim şekli olduğunu söyleyen ülkücü bir kuram vardır. Bu kuramın doğru olduğuna inanıyorum. Ama pratik politikadallarının hiçbirisinde, büyük değişikliklere yol açabilecek güçte, ülkücü kuramlar yoktur; büyük değişiklikler olunca, bunları haklı göstermek için ortaya atılan kuramlar her zaman asıl tutkuyu gizlemek içindir. Ve demokratik kuramlara hareket enerjisi veren de hiç kuşkusuz çekememezlik tutkusudur. Kendisini halka adadığı için herkesin saygısını kazanmış olan Bayan Roland’m anılarını okuyun. Göreceksiniz ki, son derecede ateşli bir demokrat olmasına yol açan neden, ne zaman bir soylunun şatosuna gitmişse, hep hizmetçiler dairesine kabul edilmiş olmasıdır.

Saygıdeğer kadınların arasında çekememezlik önemli bir yer tutar. Yeraltı treninde oturuyorsunuz, güzel giyinmiş bir hanım giriyor içeriye, vagondaki kadınların gözlerine dikkat edin. Göreceksiniz ki, her biri (belki de o kadından daha güzel giyimliler dışmda), bu kadına kötü niyetli bakışlar fırlatmakta ve onda bir kusur bulmak için çırpınmaktadır. Dedikodu, bu tür kötü niyetin bir belirtisidir; nitekim delil ne kadar önemsiz ya da asılsız olursa olsun, başka bir kadın hakkmdaki kötü bir söylentiye hemen inanılır. Kibirli bir ahlak inana da aynı işi görür, şöyle ki, bu inanca aykırı hareket edenleri çekemezler ve onların bu suçları nedeniyle cezalandınlmaları ahlak gereği sayılır. Erdemin bu özel şeklinin ödüllendirici olduğu da kuşku götürmez.

Aynı şeye erkekler arasında da rastlanır; yalnız şu farkla ki, kadınlar diğer bütün kadınları kendilerine rakip olarak gördükleri halde, erkekler bu duyguyu ancak kendi meslektaşlarına karşı beslerler. Siz hiç, bir artisti başka bir artiste övme düşüncesizliğinde bulundunuz mu? Bir politikaayı, aynı partiden başka bir politikacıya övdünüz mü? Eğer böyle bir şey yaptıysanız, büyük bir olasılıkla, bir kıskançlığa yol açmışsınızdır. Leibniz’le Huyghens’in yazışmaları arasında, Newton’un delirdiğinden yakınılan bazı mektuplar vardır. “Eşsiz bilge Bay Newton’un aklını yitirme talihsizliğine uğraması ne aaklı değil mi?” diye yazmışlar. Bu iki ünlü kişi, mektuplarmda hoşnutluk içinde yalancıktan gözyaşları dökmekteydiler. Gerçekteyse, bu dedikodunun çıkmasına yol açan bir-iki garip davranıştan başka, onların bu ikiyüzlü davranışlarına gerekçe gösterilecek bir şey yoktu.

Sıradan insan kişiliğinin özellikleri içinde çekememezlik en kötüsüdür; çekememezlik, yalnız kötülük yapma eğilimine yol açmaz, kişiyi mutsuz da eder. Çekemez olanlar, kendilerinin olanlardan sevinç duyacaklarına başkalarının elindekiler yüzünden acı çekerler. Başkalarının avantajlarını yok etmek, aynı avantajlardan kendileri yararlanmak isterler. Eğer bu duygu başıboş bırakılacak olursa, bütün erdemleri yok eder, hatta becerilerin en iyi biçimde ortaya konulmasına engel olur. İşçi işyerine yaya giderken, doktor hastasına neden otomobille gidiyor? Başkaları soğukta titrerken, bilim inşam neden sıcak odalarda çalıştırılıyor? Dünya için büyük önem taşıyan özel yetenekli bir adam, evinin ağır ve bıktırıcı işlerini neden kendisi yapmasın? Çekememezlik, bu gibi sorulara yanıt bulamaz. İyi ki, insanda bu duyguyu etkisiz kılacak başka bir duygu, hayranlık duygusu da vardır, insanoğlunun mutluluğunu artırmak isteyenler, çekememezliği azaltıp hayranlığı artırmaya çalışmalıdırlar.

Çekememezlik nasıl tedavi edilir? Bir ermiş için, ermişlerin bile birbirlerini çekememeleri olağan ise de nefsim yok etmenin bir yolu vardır. St. Simenon Stylites, bir başka ermişin, daha yüksek ve daha dar bir sütunun üzerinde, daha uzun bir süre durduğunu duysaydı, bundan hoşnut olur muydu? Ben kuşkuluyum. Ama ermişleri bir yana bırakacak olursak, sıradan kadınlar ve erkekler için çekememezliğin ilacı mutluluktur; işin güçlüğü, çekememezliğin mutluluğa büyük bir engel oluşundadır. Çocuklukta başa gelen talihsizliklerin çekememezliği artırdığını sanıyorum. Kız ya da erkek kardeşinin kendisinden üstün tutulduğunu gören bir çocuk, çekememezlik alışkanlığı edinir ve hayata atıldığı zaman, çocukluğunda yaşadıklarına benzer haksızlıklara karşı duyarlı olur, böyle bir haksızlığa uğradığında hemen fark eder; kendisine haksızlık yapılacağı kuşkusuyla yaşar. Böyle birisi, sanırım mutlu değildir ve hayal ettiği haksızlıklar nedeniyle arkadaşları için çekilmez olur. Bir kez kendisini hiç kimsenin sevmediğine inanmaya başladıktan sonra da, davranışları ile giderek bu inancını doğru çıkarır.

Anne-babaların evlat sevgisinin kıt oluşu da aynı sonuca yol açan başka bir talihsizliktir. Kendisinden üstün tutulan kız ya da erkek kardeşi olmayan bir çocuk, başka ailelerin çocuklarını daha fazla sevdiklerini fark edebilir. Bu durumda, hem başka çocuklara, hem de kendi anne-babasına nefret duyar; büyüdüğü zaman da kendisini İsmail gibi hisseder.
. Bazı mutluluklar her insanın doğuştan hakkıdır; bunlardan yoksun olan birisi, hemen her zaman, doğru yoldan sapar ve dünyadan nefret eder.

Ama başkalarını çekemeyen birisi de şöyle diyebilir: “Bana çekememezliğin ilacı mutluluktur, demek neye yarar? Başkalarını çekememem nedeniyle mutlu olamıyorum, siz de bana mutlu olmadıkça çekememezlikten kurtulamayacağımı söylüyorsunuz.” Ama hayat aslında hiçbir zaman bu kadar mantıklı değildir. Çekememezlik duygularının nedenlerini kavrayanlar, bu duygularını aşma yolunda büyük bir adım atmış olurlar. Her zaman karşılaştırmalar yaparak düşünmek çok kötü bir alışkanlıktır. Güzel bir şey olunca, bunun tadı çıkarılmalı, başkalarınınki kadar güzel olmadığı düşünülmemeli. Başkalarını çekemeyen birisi, “Güneşli bir gün, mevsim de bahar, kuşlar cıvıl cıvıl ve ağaçlar tepeden tırnağa çiçek açmış ama duyduğuma göre Sicilya’da bahar bundan bin kat daha güzelmiş; Helikan korularındaki kuşlar daha tatlı öterlermiş ve Sharon gülleri benim bahçemdeki güllerden daha göz abaymışlar.” diye düşünebilir. O böyle düşündükçe de güneş donuklaşır, kuşların avılüsı tatsız cırlamalar gibi algılanır, çiçekler de dönüp bakmaya bile değmez olurlar. Böyle düşünen birisi hayatın bütün hazlarını olumsuz karşılar.

Kendisine, “Evet,” der, “gönlümün kadını çok güzel, onu seviyorum, o da beni seviyor ama Seba Melikesi kim bilir ne kadar güzeldi! Ah, Süleyman’ın eline geçen fırsatlar benim elime geçseydi!” Bu gibi karşılaştırmalar yersiz ve budalacadır; hoşnutsuzluğumuzun nedeni, ister Seba Melikesi, isterse kapı komşumuz olsun, boşunadır. Akıllı bir adam için, elinde bulunanlar, başkalarının sahip oldukları nedeniyle değerlerini yitirmezler. Çekememezlik, gerçekte kısmen töresel, kısmen de entelektüel bir kötü duygu olup her şeyi olduğu gibi değil de, başka şeylerle ilgileri açısından görmekten ileri gelir. Diyelim ki aylık gelirim gereksinimlerimi karşılayacak düzeyde; hoşnut olmam gerekir. Ama benden hiçbir bakımdan üstün olmayan birisinin benimkinin iki katı aylık sildiğim öğreniyorum. Bu durumda eğer başkalarını çekemeyen birisiysem, aylığını gönül doyuruculuğunu hemen kaybeder, haksızlığa uğradığımı düşünerek kendi kendimi yemeye başlarım. Bütün bu durumların çaresi zihinsel disiplin, yani boş şeyler düşünmeme alışkanlığıdır. Her şey bir yana, mutluluktan daha çok kıskanılacak ne vardır? Ve eğer ben, kıskançlıktan kendimi kurtarabilirsem mutluluğa kavuşabilir, üstelik kıskanılacak birisi olurum. Benim iki katını aylık alan da, kendisinin iki katı aylık alanı düşünerek acı çekmekte ve bu böylece sürüp gitmektedir. Şan ve şeref istiyorsanız Napolyon’a imrenebilirsiniz. Ama Napolyon da Sezar’ı çekemiyordu, Sezar İskender’i, İskender de hiçbir zaman yaşamamış olan Herkül’ü çekemiyordu denilebilir. Demek oluyor ki, yalnızca başarı ile çekememezlik duygusundan kurtulamazsınız, çünkü tarihte ya da efsanelerde sizden daha büyük şeyler başarmış olanlar vardır. Hazlarm tadını çıkararak, işinizi yaparak, belki de yanlış olarak daha talihli olduklarını düşündüklerinizle kendi durumunuzu karşılaştırmaktan kaçınarak çekememezlik duygusunu yok edebilirsiniz.

Fazla alçakgönüllülüğün, çekememezlikle büyük bir ilgisi vardır. Alçakgönüllülük bir erdem olarak kabul edilir ki,
bu da doğrudur. Alçakgönüllü olanların cesaretlendirilmeye gereksinimleri vardır ve çoğu zaman, kolaylıkla başarabilecekleri işleri bile yapmaya çekinirler. Alçakgönüllü olanlar, çevrelerinde bulunanların kendilerinden daha başarılı olduklarına inanırlar. Bu yüzden çekememezliğe, çekememezliğin mutsuzluğuna ve kötü niyetliliğe eğilimli olurlar. Bir çocuğa değerli olduğunun öğretilmesi gerektiğine inanıyorum. Bir tavus kuşunun, başka bir tavus kuşunu kuyruğundan dolayı çekemediğini sanmıyorum, çünkü her tavus kuşu kendi kuyruğunun dünyada en güzel kuyruk olduğu kanısındadır. Bunun sonucu olarak da, tavus kuşları sakin, rahat, barışsever kuşlardır. Tavusa kendini beğenmenin kötü bir şey olduğu öğretilmiş olsaydı, kuşcağızm nasıl mutsuz olacağını bir düşünün. Kuyruğunu açmış dolaşan başka bir tavusu gördüğünde kendi kendine şöyle diyecekti: “Benim kuyruğumun bundan daha güzel olduğunu düşünmemeliyim, çünkü bu, kendimi beğenmişliktir ama keşke kuyruğum daha güzel olsaydı! Şu iğrenç kuş da, kendi güzelliğine öylesine inanmış ki! Tüylerinden birkaçını çekip koparsam mı acaba? O zaman belki onunla kendimi karşılaştırmaktan çekinmeme gerek kalmaz.” Ya da, kendisininkinden daha güzel kuyruğu olan tavus kuşuna tuzak kurarak, onun tavus davranışına aykırı davrandığı için kötü birisi olduğunu kanıtlayacak ve tavusların toplantısında bunu herkese anlatacaktır. Böylece git gide, kuyruğu çok güzel olan bütün tavusların kötü olduklarını ve tavuslar ülkesi kralını, iki üç sarkık kuyruk tüyü bulunan alçakgönüllü kuşu araması gerektiğine inandıracaktır. Sonra da, güzel olan tavuslara ölüm cezası verdirtecek, böylece sonunda, gerçekten görkemli bir kuyruk, geçmişin karanlıklarında gömülü soluk bir aru olarak kalacaktır. İşte, ahlak maskesi takmış çekemezin zafer düşüncesi böyledir. Oysa her tavus kuşunun kendisini en güzel sandığı bir yerde böyle bir düşünceye gereksinim duyulmaz. Her tavus yarışmada birincilik ödülü bekler ve her biri kendi dişisine değer verdiğinden, onun oyunu aldığı için birinciliği kazandığına inanır.

Çekememezlik, rekabetle sıkı sıkıya ilgilidir. Ulaşmamızın olanaksız olduğuna inandığımız iyi bir şansı kıskanmayız. Toplumsal katlar değişmez olursa en aşağı katta bulunanlar, zengin ile yoksul arasındaki farkın Tanrı’dan olduğuna inandıkları sürece, daha üst basamaklarda bulunanları kıskanmazlar. Dilenciler, kendilerinden daha fazla para toplayan dilencileri kıskanırlarsa da, milyonerleri kıskanmazlar. modern dünyadaki toplumsal kararsızlık ile sosyalizmin ve demokrasinin eşitlik tezi, çekememezliğin hedefini uzaklaştırmış tır. Bugün için bu, daha adil bir toplumsal düzene kavuşabilme yolunda katlanılması gereken bir kötülüktür. Eşitsizlikler mantıklı bir biçimde incelendiğinde, bunların, daha üstün bir erdeme dayanmaları dışında haksızlık oldukları görülür ve çekememezliğin yok edilmesi için, haksızlıkları ortadan kaldırmaktan başka çare olmadığı anlaşılır. Bundan dolayı, çağımızda, çekememezliğin geniş bir yeri vardır. Yoksul, varlıklıyı çekemez; yoksul ulus, varlıklı ulusu çekemez; kadınlar, erkekleri çekemez; namuslu kadınlar, namuslu olmadıkları halde ceza görmeyen kadınları çekemezler. Her ne kadar çekememezlik, değişik toplumsal katlar, değişik uluslar, değişik cinsler arasında eşitlik sağlamanın itici bir gücü ise de, çekememezlik sonucu elde edilecek eşitliğin de en kötüsünden bir eşitlik, yani talihsizlerin yüzünü güldürmek yerine, talihlilerin hazlarını azaltan bir eşitlik olacağına kuşku yoktur. Özel yaşamda zararlı olan tutkular, genelde de zararlıdırlar. Çekememezlik gibi bir kötülükten iyilik çıkmasını beklememek gerekir. Bu nedenle ülküsel amaçlarla toplumsal düzende değişiklikler ve sosyal adalette ilerlemeler olmasını isteyenler, bu değişiklikleri çekememezlikten başka güçlerden beklemelidirler.

Bütün kötü şeyler birbirine bağlıdır ve bunların her biri diğerinin nedeni olabilir; özellikle yorgunluk, pek çok zaman çekememezliğe yol açabilir. Birisi, yapmak zorunda olduğu iş için kendisini yetersiz bulunca, hoşnutsuzluk duyar ki bunun da, işi daha az çaba gerektirenlere karşı çekememezliğe dönüşmesi olasıdır. Şu halde, çekememezliği azaltmanın bir yolu da yorgunluğu azaltmaktır. Ama bundan daha önemli olan, içgüdüyü doyurucu bir yaşam sağlamaktır. İşle ilgili sanılan çekememezliklerin çoğunun asıl kaynağı cinseldir. Mutlu bir evliliği olan birisi, ailesini normal şartlarda yaşatmaya yeterli geliri olduğu sürece, başkalarının daha varlıklı ya da başarılı olmaları karşısında çekememezlik yapmaz. İnsan mutluluğu için gerekli olan şeyler basittir; hem de öylesine basit ki> kurnaz olanlar, gerçekten ne eksikleri olduğunu açıklamaya bir türlü yanaşmazlar. Daha önce sözünü ettiğimiz, her iyi giyimli kadına çekememezlikle bakan kadınlar, kesin olarak söyleyebiliriz ki aslında içgüdüsel yaşamlarında mutlu değildirler, içgüdüsel mutluluğa Anglo-Sakson dünyasında, özellikle kadınlar arasında pek seyrek rastlanır. Uygarlık, bu bakımdan yanlış yola sapmış görünmektedir. Eğer çekememezlik azaltılmak isteniyorsa, bu durumun düzeltilmesi gerekir, eğer düzeltilmezse hepimizin içi nefret dolacaktır. Eskiden insanlar sadece komşularını çekemezlerdi, çünkü başkaları hakkında pek az bilgileri olurdu. Bugün ise, iletişim olanaklarının artması nedeniyle hiç tanımadıkları insanlar hakkında bile genel olarak çok şey biliyorlar. Filmlerden izledikleriyle zenginlerin yaşam biçimlerini bildiklerini sanıyorlar; gazeteler ve televizyon yoluyla diğer ulusların yaptıkları kötülüklerin çoğunu öğreniyorlar; propaganda yoluyla derisinin rengi farklı olanların ne gibi alçaklıklar yaptıklarından haberleri oluyor. Sanlar beyazlardan tiksiniyor, beyazlar karalardan nefret ediyor ve böyle sürüp gidiyor. Bütün bu nefretin propagandayla yaygınlaştırıldığını söyleyebilirsiniz ama bu yüzeysel bir açıklama olur. Peki, dostluk propagandası neden düşmanlık propagandasından daha az başarılı oluyor? Bunun nedeni şudur: Bugünkü haliyle uygar insanoğlu nefrete dostluktan daha fazla eğilimlidir. Nefrete eğilimlidir, çünkü yaşamından hoşnut değildir, çünkü yaşamın anlamını yitirdiğini, dünya nimetlerinin tadını başkalarının çıkardığını kendisinin bir çoğundan yararlanamadığını hissetmektedir.

Uygar insan yaşamındaki hazlar la eğlencelerin toplamı hiç kuşkusuz ilkel topluluklardakinden büyüktür, ama aynı zamanda başka neler yapılabileceği de çok iyi bilinmektedir. Çocuklarınızı hayvanat bahçesine götürdüğünüzde, eğer cambazlık yapmıyor ya da fıstık yemiyorlarsa, maymunların bakışlarındaki üzüntüyü görebilirsiniz. İnsan, neredeyse onların da insan olmak istediklerini, ama bu işin sırrını bir türlü çözemediklerim sanır. Evrim yürüyüşünde yollarını şaşırmışlar, yeğenleri ilerlemiş, onlar geride kalmışlardır. Uygar insanın zihnine de buna benzer bir tedirginliğin yerleşmiş olduğu görülmektedir. Kendisinden daha üstün bir şeyin, uzanıp alabileceği bir yerde durduğunu biliyor ama bunu nerede ve nasıl bulacağını bilemiyor. Umutsuzlukla, kendisi durumunda olan yitik, mutsuz insanlara öfkeleniyor. Evrimde öyle bir yere geldik ki, henüz son durak değil ama bu dönemi çabuk geçmemiz gerekiyor, yoksa çoğumuz yolda telef olacak, geri kalanlarımız da kuşku ve korku ormanında yolunu kaybedecek. Demek oluyor ki, çekememezlik ve onun etkileri kötüyse de her bakımdan kötü değildir. Bir yönüyle kahramanca katlanılan bir acının ifadesi, belki de ölüme ve yokluğa gidenlerin acısıdır. Uygar insanın, bu umutsuzluk çıkmazından kurtulabilmek için, görüşünü ve zekâsını geliştirdiği kadar gönlünü de genişletmesi gerekir. Nefsim yenmeyi, bunu yaparken de özgürlüğünü kazanmayı öğrenmelidir.

Bertrand Russel
Mutlu Olma Sanatı

Share

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Nasrettin Hoca Üzerine – Mehmet Fuat
Schopenhauer: Kötümserliğin Kısa Tarihçesi – J. Frohschammer
Kapat