Mutsuzluğun Nedenleri: İnsanlar neden mutsuz olurlar? – Bertrand Russell

Bertrand RussellHayvanlar sağlıklı oldukları ve yeterince yiyecek buldukları sürece mutludurlar. Düşününce insanların da mutlu olmaları gerekir diyorum, ama günümüzde böyle olmadığı, daha doğrusu büyük bir çoğunluğun mutlu olmadığı görülüyor. Siz de mutlu değilseniz, bir tek kendinizin bu durumda olmadığınızı bilmelisiniz. Eğer mutluysanız, tanıdıklarınızdan kaçının mutlu olduğunu kendinize sorun bakalım. Dostlarınızı gözden geçirirken yüz çizgilerini okumaya, günlük hayatınızda karşılaştığınız kişilerin ruhsal durumlarım sezmeye çalışın. Blake bir şiirinde şöyle diyor: Her gördüğün çehrede bir ifade, Zaaf, hüzün belirtisidir.

Hepsi birbirinin aynı olmasa bile, her yerde böylesine bir mutsuzlukla karşılaşırsınız. Diyelim ki, modern şehirlerin en tipiği olan New York’ta bulunuyorsunuz. İş saatlerinde kalabalık bir caddede, hafta tatilinde bir anayolda ya da akşamleyin bir dans salonunda durun, benliğinizden ve düşüncelerinizden sıyrılın, çevrenizde bulunanların kişiliklerini benimsemeye çalışın. Göreceksiniz ki, bu değişik kalabalıkları oluşturanların her birinin bulunduğu konumla ilişkili bir derdi vardır. îş zamanı kalabalığında, endişe, aşırı dikkat, hazımsızlık, işinden başka her şeye karşı ilgi eksikliği, eğlenip gülme gücünden yoksunluk, başka insanları fark etmeme üe karşılaşacaksınız. Hafta tatilinde bir anayolda, hepsi rahat, bazıları çok zengin, eğlence yerlerine giden erkekler, kadınlar göreceksiniz. Hepsi arabalarım aynı hızla sürerler. Yoldaki en yavaş giden arabanın hızına uyarlanmıştır hepsinin hızı. Bu arabaları sürenler çevredeki manzaraları izleyemezler, çünkü başlarım yana çevirdikleri anda kaza yapabilirler. Arabaların içinde bulunanların hemen hepsinin dileği, önlerindeki arabayı geçmektir, ama bunu araba kalabalığı nedeniyle yapamazlar; önlerindeki arabayı geçmeyi düşünmeyecek olsalar, anlatılamaz bir can sıkmasına kapılırlar, yüzlerini bir hoşnutsuzluk ifadesi kaplar. Zenciler ne zaman bir arabaya doluşup yola çıksalar hepsi neşelenirler, ama bunlar da hatalı davranışları nedeniyle çevrelerinde hoşnutsuzluk yaratırlar, sonunda da bir kaza yapıp polisin eline düşerler: Tatil günü eğlenmek yasaya aykırıdır.

Bir de insanları bir şenlik gecesinde izleyin. Hepsi, dişçide bağırıp çağırmamaya karar verir gibi mutlu olma kararıyla gelmiştir. İçkiyle sevginin neşeye açılan kapılar olduğuna inanılır, onun için hemen ayaküstü sarhoş olunarak, eğlence arkadaşlarının nefretleri fark edilmemeye çalışılır. Yeterince içildikten sonra erkekler ağlamaya ve annelerinden gördükleri şefkate lâyık olmayışlarından yakınmaya başlarlar. Alkolün onların üzerindeki bütün etkisi, ayıkken baskı alanda tuttukları günahkârlık duygusunu serbest bırakmaktır.

Bu farklı mutsuzlukların nedenleri, kısmen toplumsal düzende, kısmen de bireysel psikolojide bulunur ki, sonuncusu da, aslında büyük ölçüde toplumsal düzenin bir ürünüdür. Mutlu olanların sayısını artırmak için sosyal düzende ne gibi değişiklikler yapılması gerektiğini daha önce yazmıştım. Bu kitapta savaşın, ekonomik sömürünün, korku ve gaddarlık öğretiminin nasıl ortadan kaldırılabileceğini belirleme çabası göstermiyorum. Savaş çıkmaması için bir sistem bulmak, uygarlığımız için hayati bir gereksinimdir, ama insanlar yaşam yükü altında ezilip durmaktansa, birbirlerini yok etmeyi tercih edecek derecede mutsuz oldukları sürece, böyle bir sistem oluşturma olasılığı yoktur. Üretimden, en çok gereksinimi olanlara az ya da çok bir pay ayırmak, yoksulluğun sürüp gitmesine engel olmaya çalışmak gereklidir, ama özellikle zenginler mutsuzken, herkesi zengin etmenin ne yaran olur ki? Korku ve gaddarlık eğitimi elbette kötüdür, ama bu duyguların tutsağı olanlardan da, başka türlü bir eğitim vermeleri beklenemez. Bu düşünceler bizi bireyin, tek insanın sorununa götürür. Yani bir adam ya da bir kadın, değişme özlemiyle yanıp tutuşan toplumumuzda, kendi mutluluğunu gerçekleştirmek için ne yapabilir? Bu sorunu incelerken ele alacaklarım, mutsuz olmaları için büyük dış nedenleri bulunmayan kişiler olacaktır. Beslenmelerine ve barınmalarına yeten bir gelirleri, sıradan bedensel etkinliklerini sürdürmeye elverişli sağlıkları olduğunu kabul edeceğim. Çocuklarının tümünü yitirmek ya da halk önünde rezil olmak gibi büyük felaket olasılıklarım yok sayacağım. Bunlar üzerine söylenecekler vardır ve bunlar önemli şeylerdir, ama söylemek istediklerimin dışında kalırlar. Benim amacım, uygar ülkelerdeki insanların çoğunun, görünür hiçbir dış nedeni olmadığından kaçınılmaz sanıldığı için katlanılması çok zor olan her günkü mutsuzluklarına çareler önermektir. Ben, bu gibi mutsuzlukların daha çok hatalı dünya görüşlerinden, hatalı ahlâk kurallarından, yanlış yaşama alışkanlıklarından kaynaklandığına inanıyorum, çünkü bütün bu yanlışlıklar, insan ya da hayvan mutluluğunun temeli olan şeylere doğal hevesin ve iştahın yok olmasına yol açarlar. İşte ben, orta karar bir şansın yardımıyla bu hevesi ve iştahı yeniden kazandırarak insanları mutlu edecek değişiklikleri açıklamak istiyorum.

Savunmaya çalıştığım düşünceyi, belki de en iyi, kendi yaşamımı kısaca anlatmakla açıklayabilirim. Ben de herkes gibi mutlu ya da mutsuz olarak doğmadım. “Dünyasından bezgin ve yüklü günahlarla” çocukluğumda en çok sevdiğim ilahiydi. Beş yaşımdayken şöyle düşünüyordum: “Yetmiş yaşıma kadar yaşarsam, demek ki bu güne kadar ömrümün on dörtte birine katlanmış bulunuyorum.” Yaşayacağım yıllar bana hemen hemen dayanılmaz gibi geliyordu. Ergenlik çağımda, yaşamaktan nefret ediyor, sürekli olarak kendimi öldürmenin eşiğinde bulunuyordum; kendimi öldürmedimse biraz daha matematik öğrenmek istediğim içindir. Şimdiyse, tam aksine, yaşamdan zevk alıyorum ve her geçen yıl duyduğum zevk artıyor. Bu da, hayatta en çok neleri istediğimi keşfetmiş ve birçoğunu ele geçirmiş olmamdan kaynaklanıyor. Ayrıca bazı isteklerimi, örneğin bir şey hakkında kuşku götürmez bir bilgi sahibi olmak gibi, elde edilmesi olanaksız olduklarından bir yana bırakmayı becerebilmemin de bunda önemli bir payı var. Ama en çok, sadece kendimi düşünme huyumdan vazgeçmem yararlı oldu. Koyu bir din eğitimi görmüş her insan gibi ben de, günahlarım, çılgınlıklarım, eksikliklerim üzerinde düşünür dururdum. Kendi gözümde kuşkusuz haklı olarak iler tutar yanı bulunmayan biriydim. Sonra yavaş yavaş kendime de, kusurlarıma da aldırış etmemeyi öğrendim, dikkatimi dışımda olan şeylere yöneltmeye başladım, örneğin dünya durumuyla, ilgi duyduğum bilimlerle, hoşlandığım kişilerle ilgilenmeye başladım. Dış ilgilerin de insana bazı acılar çektirebileceği doğrudur: Dünya savaşa sürüklenmiş olabilir; bazı konularda bilgi edinmek güç olabilir; dostlar ölebilirler. Ama bu gibi acılar hayatın niteliğini yok etmezler; oysa örneğin kendimize karşı duyduğumuz nefret bu niteliği ortadan kaldırabilir. Üstelik canlı kaldığı sürece dış ilgilerin her biri bazı uğraşılara yol açar ki, bunlar da can sıkıntısına karşı en iyi koruyuculardır. İnsanın kendisiyle ilgilenmesiyse, hiçbir zaman verimli bir uğraşıya yol açmaz. Ancak anı defteri tutmaya, psikanaliz uzmanına başvurmaya, belki de kendini dine adamaya neden olabilir. Ne var ki, dini yaşamın günlük uğraşıları benliğini unutturuncaya kadar kişi mutlu olamaz. Dinden ileri geldiği sanılan mutluluksa, temizlik işçiliğiyle de elde edilebilir; tabu kişi bu işte çalışmak zorunda olmak koşuluyla. Başka türlü tedavi edilemeyecek derecede kendi içine kapananlar için mutluluğa kavuşmanın tek yolu, dış dünya ilgilenmektir.

İçe kapanıklığın birçok çeşidi vardır. En yaygın olanları: Günahkâr, kendine tutkun (narsist), megalomandır.

“Günahkâr” demekle, günah işleyen demek istemiyorum: günah, yorumlayışımıza bağlı olarak ya herkes tarafından işlenir ya da hiç kimse işlemez. Benim söylemek istediğim, günahkâr olduğunu düşünen kimsedir. Böyle birisi sürekli olarak kendi hoşnutsuzluğuna hedef olur; eğer dindarsa bunu Tanrı’nın hoşnutsuzluğu olarak yorumlar. Hayalindeki kendisiyle, kendisi hakkında gerçeğe dayanan bilgisi sürekli çatışma halindedir. Eğer bu kişi, ana kucağında öğrendiklerini bilinçli düşünce yoluyla bir yana atmışsa, günahkârlık duygusu bilinçaltının çok derinlerine gömülmüş olabilir; o zaman sadece sarhoş olduğunda ya da uyurken ortaya çıkar. Yine de her şeyin tadım kaçırmaya yeter. Çünkü kişi içten içe, çocukluğunda öğretilen yasakları hâlâ yasak saymaktadır: Sövmek kötüdür, içki içmek kötüdür, sıradan iş kurnazlıkları kötüdür ve hepsinin üstünde cinsellik kötüdür. Kişi, bunların hiçbirini yapmaktan geri kalmaz ama kendisini alçaltığı için zehirli zevkler olduklarını düşünür. Bu kişinin tüm benliğiyle isteyeceği tek zevk, çocukluğundan aklında kalan annesinin onu onaylayan okşamalarıdır. Bu zevkin kapısı artık kendisine kapalı olduğu için de, geriye kalan her şey boştur. Mutlaka günah işlemesi gerekiyorsa, o da tam anlamıyla günah işlemeye karar verir. Sevgilisinde anne şefkati arar, ama bunu kabul edemez, çünkü cinsellik duyduğu bir kadına, ana hayali yüzünden, saygı duyamaz. Uğradığı bu hayal kırıklığıyla gaddarlaşır, sonra bundan pişmanlık duyar ve yeniden hayali bir günah, yine gerçek bir pişmanlık; bu kısır döngü böylece sürüp gider. İşte, ilk bakışta utanmasız gibi görünen birçok kişinin ruhsal yapısı aslında budur. Bunları yanlış yola saptıran şeyse, elde edilmesi mümkün olmayana, örneğin anneye ya da anne yerini tutacak bir şeye bağlanmaları ve saçma sapan ahlâk kurallarının küçük yaşta zihinlerine kazınmış olmasıdır. Anacıl “lekesizlik”in bu kurbanlarının mutluluğa kavuşmak için atacakları ilk adım, çocukluk inançlarından ve bağlarının baskısından kurtulmak olmalıdır.

Kendisine tutkun olan, kendisini günahkâr gören tipin tam karşıtıdır; eğilimi kendine hayran olmak, başkalarının da hayranlığım kazanmaktır. Bu, bir noktaya kadar doğaldır ve hor görülmemesi gerekir, yalnızca aşırı durumlarda önemli bir kusur olur. Birçok kadında, özellikle zengin sosyete hanımlarında, aşkla sevme eğilimi kalmamış, bunun yerini bütün erkeklerce sevilme isteği gibi zorlu bir istek almıştır. Bu tür bir kadın, herhangi bir erkeğin sevgisini kazanıp da bundan emin olduğunda, o erkek artık onun işine yaramaz. Daha seyrek görülmekle birlikte bu erkekler için de böyledir; bunun klasik örneğiyse Liaisons Dangereuses’in (Tehlikeli İlişkiler) kahramanıdır. Kibir bu düzeye ulaşınca, hiç kimseye gerçek bir ilgi duyulmaz; bunun sonucu olarak da sevgiden, gerçek anlamıyla, gönül doyurucu bir haz alınamaz. Sevgiden başka şeylerdeyse, daha büyük başarısızlıklarla karşılaşılır. Örneğin, kendisine tutkun olan birisi, usta ressamlara gösterilen saygıyı görünce resim yapmaya başlayabilir, ama ressamlık onun için bir amaca ulaşma aracından başka bir şey değildir; bu işin tekniğiyle hiçbir zaman ilgilenmez. Aslında her konuya kendisiyle ilgisi açısından bakar. Bunun sonucuysa, beklediği alkışlar yerine, alaylar, başarısızlık ve hayal kırıklığıdır. Romanlarda, kahramanının kişiliğinde kendilerini idealize eden yazarlar için de durum aynıdır. Herhangi bir işte ciddi bir başarı, o işin malzemesine karşı duyulan gerçek ilgiye bağlıdır. Politikacıların birbiri ardınca başarı sağlamaları, kendine tutkunluğun, yerini, toplumsal ilgilere ve savunulan davalara bırakmasından kaynaklanmaktadır. Yalnız kendisiyle ilgilenen, hayran olunmaya değer değildir ve ona hayran da olunmaz. Bu nedenle, dünyadaki işi-gücü dünyayı kendisine hayran etmek olan bir insanın bu amacına ulaşma olasılığı bulunmaz. Ulaşsa böyle tam anlamıyla mutlu olmasına olanak yoktur, çünkü insanların içgüdüleri hiçbir zaman tamamen bendi değildir; bu nedenle kendine tutkun olan, kendisini yapay bir biçimde sınırlandırmaktadır. İlkel insanlar iyi ava olmakla övünürlerdi, ama av peşinde koşmaktan da zevk duyarlardı. Kibir, belirli bir noktadan sonra işten alınan zevki öldürür, bunun sonucu olarak da umursamazlığa ve can sıkıntısına yol açar. Kendini beğenmenin kaynağı genellikle çekingenlik ve sıkılganlıktır; bundan kurtulmanın çaresiyse, kendine saygının artmasıdır. Ama bunun da yalnızca dış ilgilerle uğraşılar sonucunda kazandan başarıyla elde edilmesi gerekir.

Megaloman (kendini büyük görme hastası) sevimli olmaktan çok güçlü olmak, korkulan olmak istemesi bakımından kendine tutkun olan hastadan ayrılır. Kendim büyük görme hastası birçok deli vardır; ayrıca adı tarihe geçmiş büyük adamların çoğu kendini büyük görme hastasıdır. İktidar aşkı, tıpkı gurur gibi, insan doğasının güçlü bir öğesidir ve bir dereceye kadar hoş görülebilir; yalnız aşırı olduğu ya da gerçeğe değil hayale dayandığı zaman üzücü olur. İnşam ya mutsuz ya budala, hatta hem mutsuz hem budala yapar. Kendisini kral sanan bir deli mutludur, ama bu, aklı başında hiç kimsenin özenmeyeceği bir mutluluktur. Büyük İskender, hayal ettiklerini gerçekleştirebilecek yeteneklere sahip olmakla birlikte, ruhbilim yönünden bir megalomandı. Hayallerini gerçekleştirdikçe daha büyük, ulaşılması olanaksız hayaller kurmaya başladı. Bilinen fatihlerin en büyüğü olunca kendisinin Tanrı olduğuna inanmaya başladı. Acaba mutlu bir adam mıydı? Sarhoşluğu, çılgınca öfkesi, kadınlara karşı soğukluğu, Tanrılık savı da gösteriyor ki mutlu değildi. İnsan doğasının diğer öğeleri zararına, bir tek öğenin işlenip geHştirilmesinden ya da insanları kendi yükselişi için bir hammadde gibi görmekten gerçek bir gönül doyumu sağlanamaz, ister deli olsun, ister sözüm ona aklı başında; kendini büyük görmek, aşırı bir alçalabilmenin sonucudur. Napolyon, okulda arkadaşlarının arasında aşağılık acısı çekmiştir, çünkü arkadaşları varlıklı soylu ailelerin çocukları oldukları halde, kendisi burslu, yoksul bir öğrenciydi. Göçmenlerin yurda dönmelerine izin verdikten sonra, eski okul arkadaşlarının önünde eğilmelerinden çok hoşlanmıştı. Ne büyük mutluluk! Ama bu, onda Çar karşısında da aynı gönül doyumunu yaşama isteğinin oluşmasına yol açmış, bu da ona Saint-Helene yolunu açmıştır. Hiçbir insanın gücü sınırsız olamayacağı için, doyumsuz olanlar eninde sonunda aşamayacakları engellerle karşılaşacaklardır. Bunun böyle olduğunu ancak bir deli bilmez, hatta eğer yeterince yüksek bir konumdaysa, bu gerçeği kendisine söyleyenleri hapseder de, öldür de. Şu halde politik baskıyla psikolojik baskı el ele gitmektedir. Ve nerede psikolojik baskı varsa, orada mutluluk yoktur. Ölçülü güç, mutluluğu artırabilir, ama amaç olarak benimsenirse, dışımızda olmasa bile içimizde mutlaka felâkete yol açar.

Görülüyor ki, mutsuzluğun psikolojik nedenleri çok ve çeşitlidir. Tipik olarak mutsuz kişi, gençliğinde gönül doyumundan yoksun bırakılmış, doyamadığı bu şeyi diğer doyum biçimlerinden daha önemli görür olmuş, böylece hayatına tek taraflı bir yön vermiş, aynı zamanda o doyum için gerekli girişimlerde bulunmak yerine bütün dikkatini doymak üzerinde toplamıştır. Günümüzde bu durumun daha ileri bir biçimi çok yaygındır. Buna göre, kişi öylesine çaresiz bir durumdadır ki, gönül doyumu aramak yerine, bu eksildiğini unutabilmek için eğlenceye yönelir; kendisini “zevk”e verir. Yani, daha sorumsuz yaşayarak hayali çekilebilir hale getirmek ister. Örneğin, sarhoşluk geçici bir intihardır; mutsuzluğu bir süre için unutmaktır. Kendini büyük görenle kendine tutkun olan, mutluluğa kavuşmak için yanlış yol tutmuş olmalarına karşılık, mutluluğun mümkün olduğuna inanırlar; ama nasıl olursa olsun sarhoş olmak isteyen, unutmaktan başka çıkar yol bulunmadığına inanmış demektir. Onun durumunda olan birisinin ilk yapması gereken, kendini mutluluğun özenilecek bir şey olduğuna inandırmaktır. Mutsuz olanlar, tıpkı rahat uyuyamayanlar gibi, mutsuzluklarıyla gururlanırlar. Bunların gururlanmaları, kuyruğunu yitiren tilkinin durumuna benzemektedir; eğer böyleyse, hastalığın tedavisi yeniden kuyruk büyütmenin yolunu göstermekle mümkündür. Ben şuna inanıyorum ki, nasıl mutlu olunacağım bilen insanların pek azı, mutsuz kalmak ister. Böyle kimseler yoktur demek istemiyorum. Vardır ama sayılan önemsenmeyecek kadar azdır. Bunun için, okurlarımın mutsuz değil, mutlu olmak istediklerini düşünmekteyim. Bu isteklerini gerçekleştirmelerine yardıma olabilecek miyim bilmiyorum, ama ne olursa olsun bir kez denemenin zararı yoktur.

Bertrand Russell
Mutlu Olma Sanatı
Orjinal isim: The Conquest of Happiness | Say Yayınları | Kişisel Gelişim Dizisi

“Mutsuzluğun Nedenleri: İnsanlar neden mutsuz olurlar? – Bertrand Russell” üzerine bir yorum

  1. Insan once, tercubeli bir psikiyatristin yardimi ile cocukluguna ve gecmisi uzerinde derin bir sekilde yogunlasip gun ve gun kendine bir yol bulmali bu calisma esnasinda.Bu gecmise ve cocukluga inme calismasi her gun olmali.Ve bir iki yil sonra verimini gorup hissediyorsun…Hissettigin andan itibaren artik mutlulugun gecmisde ve cocuklugunda gizlendigini daha nett fark edip calismalarini siklastirip mutluluga dogru daha hizli gitmen gerektigini anliyorsun.Once gecmis ve cocukluga inmenin yollari uzerinde durulmali.Dis dunya baglantisi sonra gelir.Once en onemlisi iyi bir pisikiytrist bulmak.Gerisi pisikiyatristin yardimiyla zamanla geliyor..

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Jean-Paul Sartre: Cellatlarına saygı duyan kurbanlardan nefret ediyorum…

“'Ben' deyince bir boşluk duygusuna kapılıyorum. Öyle unutulmuşum ki, kendimi iyice hissetmek elimden gelmiyor. Benden kalan bütün gerçeklik, var olduğunu...

Kapat