Mutsuzluğun Nedenleri: Can sıkıntısı aslında bir olaylar özlemidir – Bertrand Russel

Bizim, atalarımızdan daha az canımız sıkılıyor, ama can sıkıntısından daha fazla korkuyoruz. Biliyoruz ki can sıkıntısı alın yazımız değildir ve yeterince çaba gösterip heyecan peşinde koşarsak ondan kaçınabiliriz.

Bence, insan davranışı üzerinde bir etken olarak, can sıkıntısına gerektiğinden az önem verilmektedir. Oysa ben şuna inanıyorum ki, can sıkıntısı, tarih boyunca büyük itici güçlerden birisi olmuştur. Günümüzde ise, eskisinden daha büyük ölçüde böyle olmaktadır. Can sıkıntısı, özellikle insanlarda görülen duygusal bir haldir. Evet, can sıkıntısı yaşayan hayvanlar da umursamaz hale gelir, bir aşağı bir yukarı dolaşır, esnerler, ama doğal bir durumda can sıkıntısı duyduklarını hiç sanmıyorum. Hemen hemen her an tetikte bulunmak zorundadırlar. Yiyecek aramak çok zamanlarını alır, ayrıca çiftleşmek için eş, ısınmak için barınak bulmaları gerekir. Can sıkıntısına yol açan etkenlerden birisi, şimdinin amaçsızlığı ya da çaresizliği nedeniyle atıl bir durumdayken, kaçınılmaz olarak düşünülen güzel anılarla bu durum arasındaki aykırılıktır.

Can sıkıntısı için başka bir ortam da, yeteneklerin tam olarak kullanılamadığı durumlardır. Canına kasteden düşmanlardan kaçıp kurtulmaya çalışmak bence hoş değildir, ama can sıkıntısı da yaşanmaz bu sırada. İnsanüstü sayılabilecek derecede gözü pek olmadıkça, asılmak üzere bulunan bir kimse can sıkıntısı duymaz. Aynı şekilde, Lordlar Kamarası’nda ilk konuşmasını yaptığı sırada esneyene rastlanmamıştır; yalnız Devonşayr Dükü dışında, o da bu yüzden bütün lordlarının saygısını kazanmıştır. Can sıkıntısı aslında bir olaylar özlemidir, hem de yalnız hoşa gidecek olaylar değil, bunalmı “kurbanının bir günü öbüründen ayırt etmesine yardım edecek herhangi bir olayın özlemidir. Can sıkıntısının karşıtı ise, haz değil heyecandır.

Heyecan, daha çok erkeklerde olmak üzere, insan benliğinin derinliklerine kök salmış bir istektir. Bence bu istek, avcılık çağında şimdikinden daha kolay karşılanmıştır. O çağda avı kovalamak heyecan vericiydi, savaş heyecan vericiydi, kadınlara kur yapmak heyecan vericiydi. Vahşi erkek, uyumakta olan kocanın yanındaki kadınla, hem de kocanın uyanırsa kendisini oracıkta öldüreceğini bile bile zina yapmaya kalkışabilir. Bence bu durumda can sıkıntısı yaşanmaz. Ama tarım çağı ile hayat durgunlaşmaya başladı; tabii soylular için değil, çünkü onlar, o gün bugündür hep avcılık çağını yaşamaktadırlar. Bugün, makinelere göz kulak olan adamın can sıkıntısı üzerine çok şeyler duyuyoruz, ama bence, modası geçmiş yöntemlerle ekip biçmenin can sıkıntısı da bundan aşağı kalmaz. Ben, bazılarının söylediklerinin aksine, makine çağı can sıkıntısını büyük ölçüde azaltmıştır diyorum. İşçilerin çalışma saatleri tekdüze geçmez, akşam saatlerinde de, eski zaman köylerinde bulunmayan eğlence olanakları vardır. Makineleşme yaygınlaşmadan önceki orta sınıfın alt tabakasının hayatını gözünüzün önüne getirin: Akşam yemeği yenilip de evin kadını ile kızları sofrayı topladıktan sonra herkes oturur ve o günün anlayışıyla “mutlu aile saatleri” başlardı. Aslında bunun anlamı şuydu: Baba yatmaya gitmiş, anne örgü örmekte, kızlar ise keşke ölseydik ya da Timbuktu’da olsaydık diye düşünmektedir. Okumalarına ya da odadan çıkmalarına izin yoktu ve bu duruma seve seve katlandıklarına inanılırdı. Şansları yardım ederse bir gün gelir evlenirler ve çocuklarına kendilerininki gibi iç sıkıcı bir gençlik çağı geçirtmek fırsatını bulurlardı. Kısmetleri yoksa evde kalmış yaşlı kızlar haline gelir, bütün yaşamlarını namuslu aile kızları olarak sürdürürlerdi. Vahşilerin kurbanlarına uyguladıkları kadar korkunç bir kader, yüz yıl önceki dünyanın nasıl olduğunu anlayabilmek için bütün bu can sıkıntılarının akıldan çıkartılmaması gerekir. Hele daha eski zamanlara baktığımızda, can sıkıntısının daha da fazla olduğunu görürüz. Bir ortaçağ köyündeki kış mevsiminin tekdüzeliğini gözünüzün önüne getirin. Halktan kimseler okuyup yazmasını bilmiyordur; aydınlanma mum ya da kandil ile yapılmaktadır; fazla soğuk olmayan odayı ocağın dumanları doldurmuştur. Yollar tümüyle kapanmış olduğundan, köyün dışından bir insan görmek hemen hemen olanaksızdır. Büyücü yakalamak için yapılan baskınların bir nedeni de can sıkıntısı olsa gerektir; böylece kış geceleri biraz olsun canlandırılmaya çalışılmıştır.

Bizim, atalarımızdan daha az canımız sıkılıyor, ama can sıkıntısından daha fazla korkuyoruz. Biliyoruz ki can sıkıntısı alın yazımız değildir ve yeterince çaba gösterip heyecan peşinde koşarsak ondan kaçınabiliriz. Günümüzde kızlar, hayatlarını kendileri kazanmaktadırlar, bu da, akşamları heyecan peşinde koşabilmelerine ve büyük annelerinin katlanmak zorunda kaldıkları “mutlu aile saatlerinden kaçabilmelerine olanak vermektedir. Şehirde yaşayan herkesin, hatta Amerika’da şehirden uzak yaşayanların da binip sinemaya gidebileceği bir otomobili, hiç değilse bir motosikleti vardır. Ve tabii evinde de bir radyosu bulunur. Bugün genç erkekler ile kızlar, eski günlerde olduğundan çok daha kolay buluşabilmektedirler ve her hizmetçi kız haftada en az bir gün Jane Austen’in kadın kahramanları kadar heyecanlanmak ister. Sosyal basamaklar yükseldikçe heyecan isteği daha fazla şiddetlenir. Yeterince parası olanlar, durmadan bir yerden bir yere gider, neşeyi, dansı ve içkiyi de yanlarında götürürler ama nedense, gittikleri her yerde, daha fazla heyecan ararlar. Hayatlarını çalışarak kazanmaları gerekenler ise, çalışma saatlerinde can sıkıntısına katlanmak zorundadırlar ama çalışma zorunluluğu bulunmayan zenginler de can sıkıntısından tam anlamıyla kurtuldukları bir yaşamın özlemini duymaktadırlar. Bu soylu bir amaçtır, kötülemek aklımdan bile geçmez ama korkarım ki bütün amaçlar gibi bunun gerçekleştirilmesi de sanıldığı kadar kolay değildir. Her şey bir yana, akşamlar eğlenceli, sabahlar can sıkıcıdır. Orta yaşlılık, sonra yaşlılık çağı gelecektir. İnsan yirmi yaşındayken, otuzuna geldiğinde hayatının sona ereceğini sanır. Ben elli sekiz yaşındayım, onun için bu görüşe artık katılmıyorum. Kişinin yaşam sermayesini, parasını harcar gibi harcaması belki akıllıca bir şey değildir. Belki hayatta biraz da can sıkıntısı bulunması gerekir. Can sıkıntısından kurtulma isteği doğal bir duygudur; bütün insanlar bu sıkıntıdan kaçmak isterler. Vahşiler, beyaz adamın elinden alkolü tattıklarında, yüzyıllardan beri yaşadıkları can sıkıntısından kurtulmuş, hükümetin araya girdiği zamanlar dışında çatlayıncaya kadar içmeye başlamışlardı.

Savaşlar, baskınlar, toplu öldürmeler can sıkıntısından kaçmak için yapılmış; hatta komşuyla kavga etmek, hiçbir şey yapmamaktan daha iyi görülmüştür. Can sıkıntısı ahlâkçılar için de önemli bir sorundur, çünkü insanoğlunun işlediği günahların en azından yansının amacı, can sıkıntısından kurtulmaktır. Ne var ki can sıkıntısı tamamen kötü bir şey değildir. Bunun iki çeşidi vardır: Biri inşam verimli yapar, diğeri ise aptallaştırır. Verimli yapanı uyuşturucu maddelerin yokluğunda, aptallaşüna olanı ise hayatî eylemlerin yokluğunda yaşanır. Uyuşturucunun hiçbir iyi yanı olmadığını söylemek istemiyorum. Örneğin öyle durumlar vardır ki, akıllı bir doktor sadece afyonlu ilaçlar verir, hem de bu durumla, yasakçıların sandıklarından daha sık karşılaşılır. Ama uyuşturucuya bağımlılık da küçümsenecek bir şey değildir. Bağımlıların uyuşturucu bulamadıklarında yaşadıkları can sıkıntısını gidermeleri için sabırdan başka önereceğim bir şey yok. Uyuşturucular için söylediklerim, bir dereceye kadar, her türlü heyecan için de geçerlidir. Fazla heyecanlı bir hayat yorucudur ve böyle bir yaşamda, heyecan duyabilmek için çıtayı sık sık yükseltmek gerekir. Bu, tıpkı aa bibere düşkün bir insanın durumu gibidir, yani başkalarının dayanamayacağı derecede aa bir biberin acılığını artık yetersiz bulan birisi gibidir. Gittikçe daha fazla heyecan isteğini dizginlemek de sonunda kaçınılmaz olarak can sıkıntısına yol açar. Fazla heyecan yalnız sağlığı tehlikeye düşürmekle kalmaz, her türlü isteği de körleştirir ki, bu da organik doyum yerine gıdıklanma isteğinin, mantık yerine zekânın, güzellikler yerine kaba şaşırtmacaların geçmesi nedeniyle olur. Heyecan karşıtlığını çok ileri götürmek niyetinde değilim. Belirli bir derecesi iyidir ama her şeyde olduğu gibi bu da bir nicelik işidir. Azı, hastalık derecesinde isteklere, fazlası ise yorgunluğa yol açar. Şu halde, mutlu bir hayat için, belirli derecede can sıkıntısına dayanabilmek şarttır ve bu, gençlere öğretilmesi gereken konulardan biridir.

Bütün büyük kitaplarda sıkıcı bölümler ve bütün büyük yaşamlarda ilgi çekici olmayan dönemler vardır. Çağdaş bir Amerikan yayınevi sahibinin, kendisine yayınlanmak üzere verilmiş Tevrat’ı ilk kez gördüğünü düşünün. Örneğin, “Soy Zinciri” bölümü hakkında bu editörün neler düşüneceğini kestirmek zor bir şey olmasa gerektir. Herhalde şöyle diyecektir: “Sayın Bayım, bu bölüm ilgi çekici olmamış; haklarında çok az bilgi verdiğiniz birçok insanın adını art arda sıralayarak okurların ilgisini çekemezsiniz. Tamam, öykünüze güzel başlamışsınız, doğrusu önce benim de ilgimi çekti, ama hemen her şeyi anlatmak istemişsiniz. Ayrıntıları çıkarın, yalnızca önemli olaylar kalsın, böylece kitabınızı makul bir uzunluğa indirdikten sonra, tekrar getirin.” modern okurun can sıkıntısı korkusunu bilen modern bir yayınevinin sahibi böyle söyleyecektir. Konfüçyüs döneminin klasikleri, Kından, Marx’ın Kapitali ve çok satmayan diğer kutsal kitaplar için de aynı şeyi söyleyecektir. En iyi romanların hepsinde sıkıcı bölümler vardır. Birinci sayfasından sonuncu sayfasına kadar göz kamaştıran bir romanın büyük bir yapıt olmaması çok olasıdır. Sokrat, arada bir şölenlerden zevk almış olabilir; baldıran zehri etkisini gösterinceye kadar yaptığı konuşmadan da herhalde epeyce haz duymuştur ama ömrünün büyük bir kısmını, öğleden sonra gezintiye çıkıp, belki yolda birkaç tanıdığa da rastlayarak, Ksantip ile birlikte sakin sakin geçirmiştir. Kant, hayatı boyunca Königsberg’den yirmi kilometre öteye gitmemiş. Darwin, dünyayı dolaştıktan sonra, yaşamının geriye kalan kısmını evinde geçirmiştir. Marx, bir ik| devrim kışkırtması yaptıktan soma, kalan günlerini British fyfuseum’da geçirmeye karar vermişti. Büyük adamların özelliği, sakin bir hayat ve dışarıdan bakılınca hiç de heyecan verici görünmeyen zevklerdir. Büyük başarılar çok çalışmakla elde edilebilir, hem de öylesine yoğun bir çalışma ki, insanda sadece güç tazeleyici tatil günü eğlenceleri hariç, yorucu eğlencelere dalmak için enerji bırakmaz. Bu güç tazeleyici eğlencelerin en iyilerinden bir tanesi de dağ sporlarıdır.

Tekdüze sayılabilecek bir yaşama katlanma becerisi çocuklukta kazanılır. Bu konuda modern anne-babaların suçu büyüktür; çocuklarına birbirlerine benzeyen günler geçirtmenin önemini kavrayamadıklarından, onlara sinema, tiyatro ve iyi yiyecekler gibi pasif eğlenceler sağlarlar. Çocukluk eğlenceleri, çocuğun çaba harcayarak çevresinden çıkaracağı yaratıcı eğlenceler olmalıdır. Tiyatro gibi heyecan verici, ama fiziksel çaba gerektirmeyen eğlenceler az olmalıdır. Heyecan, uyuşturucu maddenin doğasında vardır, ama kullandıkça daha fazla alınmasını gerektirir ve heyecanlanma sırasındaki edilgenlik içgüdüye aykırıdır. Bir çocuk, üpkı bir filiz gibi, en iyi şekilde, yeri değiştirilmemekle gelişir. Çok fazla yolculuk, çok değişik etkilenmeler gençler için iyi değildir ve büyüdükçe tekdüzeliğe dayanamamalarına neden olurlar. Tekdüzeliğin kendi başına herhangi bir özelliği olduğunu söylemek istemiyorum; demek istediğim şu ki, bazı iyi şeyler, belirli derecede tekdüzelik olmadan mümkün değildir. Örneğin, Wordsworth’un Prelüt’üne bakın. Her okuyan açıkça anlayacaktır ki, Wordsworth’un duyguları ve düşünceleri ne kadar değerli olursa olsun, çokbilmiş bir şehirli gence olanaksız gibi görüneceklerdir. Yapıcı ve ciddi bir amacı bulunan bir genç, eğer gerekli olduğuna inanırsa, büyük ölçüde can sıkıntısına katlanabilir. Ama ilgi dağıtıcı ve düzensiz yaşamı olan bir çocuğun beyninde, yapıcı amaçlar kolay kolay yer edemez, çünkü bu durumda aklı, uzak başarılardan çok, yakın hazlara yatkındır. İşte bütün bu nedenlerle, can sıkıntısına katlanamayan bir kuşak, küçük insanların, doğadaki yavaş gelişmeye dayanamayanların, her türlü içgüdüsü vazodaki çiçekler gibi ağır ağır kuruyanların kuşağı olacaktır.

Mistik kelimeler kullanmayı sevmem, ama söylemek istediklerimi, bilimsel olmayan şairane sözlerle ifade etmeden açıklayabileceğimi sanmıyorum. Biz, ne düşünürsek düşünelim yeryüzü yaratıklarıyız; yaşamımız dünya hayatının bir kısmıdır ve besinimizi, tıpkı diğer canlılar gibi yeryüzünden sağlarız. Yeryüzünün temposu yavaştır; güz ile kış, ilkbahar ile yaz kadar, hareket ve hareketsizlik de gereklidir. Bir çocuğun, ergen kişiden de fazla dünyadaki hayatın akışı ve dalgalanmaları ile bağını koparmaması gerekir. İnsanın yapısı doğadaki oluşlara uyum göstermiştir. Din, Paskalya Yortusu ile bunu kısmen canlandırmaktadır. Londra’dan dışarıya çıkarılmamış iki yaşındaki bir çocuğun gönlünde garip bir esrime (vedt) uyandı; ıslak toprağa diz çöküp, yüzünü çimlere sürdü ve zevk çığlıkları kopardı. Duyduğu haz ilkeldi, sadeydi ve çok büyüktü. Giderilmekte olan organik ihtiyaç öylesine derindir ki, bu açlığı duyanların, çoğunlukla akılları başlarında değildir. Birçok eğlencede, dünya ile böylesine bir yakınlaşma yoktur. Mesela kumar gibi eğlenceler sona erer ermez, insanın üstüne bir kirlilik, bir doymamıştık duygusu çöker ve kişi, neye olduğunu bilmediği bir açlık duyar. Bu gibi eğlenceler “sevinç” denilebilecek hiçbir şey sağlamazlar. Oysa yeryüzündeki hayatla temas edilen zevklerde doyurucu bir nitelik vardır; böyle hazlar, heyecanlı eğlencelerdeki kadar güçlü olmasalar bile, verdikleri mutluluk, duyulan haz sona erdikten sonra da devam eder. Belirtmek istediğim fark en basitinden, en uygarına kadar bütün uğraşıları içine almaktadır. Biraz önce anlattığını iki yaşındaki çocuk yaşamla birleşmenin en ilkel şeklini göstermiştir. Aynı şey, daha yüksek düzeyde şiirde bulunabilir. Shakespeare’in lirik şiirlerini üstün kılan özellik, bunların iki yaşındaki çocuğa toprağı kucaklatan duyguyla yüklü oluşlarıdır. “Hark, hark, the lark” (Bak, bak şu tarla kuşuna) ya da “Come on to these yellow sands”i (Gel bu altın kumsala) düşünün; bunlarda, o iki yaşındaki çocuğun anlaşılmaz ünlemlerle dile getirmek istediği duygunun daha olgun bir şekilde ifadesini bulacaksınız. Ya da aşk ile cinsel çekiciliği düşünün. Aşk öyle bir deneydir ki, onunla bütün benliğimiz, kuraklıktan sonra yağmur görmüş, bir bitki gibi canlanır, tazelenir. Aşksız bir cinsel birleşmede ise böyle bir hazzın zerresi bile yoktur. Kısa süreli haz sona erince, bir yorgunluk, bir tiksinti, bir yaşamın boş olduğu duygusu içimize çöker. Aşk, yeryüzü yaşamının bir kısmıdır, aşksız cinsiyet ise değildir.

modern şehir halkının çektiği can sıkıntısı, doğadan uzak kalışından kaynaklanır. Bu sıkıntı, yaşamı çöl yolculuğu gibi sıcak, tozlu ve susuz yapar. Diledikleri yaşam biçimini seçebilecek kadar varlıklı olanlar arasında rastlanan can sıkıntısı, her ne kadar ikilem gibi görünürse de, aslında can sıkıntısına düşme korkusundan kaynaklanır. Bunlar, verimli bir can sıkıntısından kaçayım derken çok daha kötüsüne tutulurlar. Mutlu bir yaşam, sakin bir yaşamla mümkün olur, çünkü gerçek hoşnutluk, ancak sakin bir ortamda yeşerebilir.

Bertrand Russel
Mutlu Olma Sanatı [Can Sıkıntısı ve Heyecan başlıklı bölüm]

1 – ” Vaizler”in yazan elbette Süleyman değil, ama yazan bu biçimde adlandırmak kolaylık sağlamaktadır.
2 – Coulton’un Aziz Francis ‘ten Darıte ‘ye Kadar adlı yapıtından alıntı; s. 57.
3 – Vera Meynell tarafından Masses and Man (Topluluklar ve İnsan) başlığı altında İngilizceye çevrilmiştir.

Share

Yorum yapın

Share
Devamını oku:
Asimilasyon Politikasının Nesiller Üzerindeki Etkisine Bir Örnek – Mesut Keskin*
“Bir zamanlar olduğumuz yere dönmeliyiz” Nostalghia: Bir Delinin Haykırışı – Andrei Tarkovsky
Özgürlük vaat eden liberalizmin bireyi insanlıktan çıkarıp böceğe dönüştürmesinin kısa öyküsü
Kapat