“Bir gün bir yerde tekrar karşılaşırsak eğer, Benimle yeniden tanış” Şiirin Gücü – Neruda

Şiirin verimlilik sınırlarını, savaşlar, ayaklanmalar ve büyük toplumsal değişimlerin arasında, akla sığmaz bir genişliğe ulaştırmak, çağımıza nasip oldu.

Sıradan insanın şiirle tartışıp anlaşması, ya kırıcı yoldan ya da kırgınlıkla gerçekleşti. Kimi zaman tek başına, kimi zaman da yığınlar bir araya geldiğinde.

Kendi halinde, ilk kitaplarımı yazdığımda, mısralarımı yıllar sonra alanlarda, sokaklarda, fabrikalarda, konferans salonlarında ve tiyatrolarda okuyacağımı aklıma bile getirmemiştim. Şili’nin bütün köşe bucağına sokuldum ve şiirlerimi milletimin insanlarına kucak kucak dağıttım.

Santiago’da, Şili’nin halkça pek sevilen büyük pazar yeri Vega Central’da başımdan geçenleri size anlatayım. Gün doğarken sayısız taşıt, el arabası ve kamyon; çevrenin sebze, yemiş ve besin maddelerini, her şeyi öğütüveren doymak bilmez başkente sunmak üzere, bu pazar yerine taşır. Sayısı pek kabarık olan çıplak ayaklı ve düşük gündelikli hamallar, o semtin aşağılık meyhanelerinde, köşe başı kahvelerinde ve gece barınaklarında bitkisel bir hayat yaşar.

Günün birinde bir adam gelip beni otomobille aldı. Binerken nereye gideceğimi pek bilmiyordum. Adamın cebinde Espana en el corazon (İspanya Gönüllerde) kitabım vardı. Vega hamalları sendikası lokalinde bir konuşma yapmaya çağrıldığımı otomobilde öğrendim.

Harap yapıya girince, Jose Asuncion Silva’nın “Nocturne” şiirinde esen soğuk rüzgârı her yanımda hissettim. Karakışta olduğumuz için değil sadece, çevre de soluk kesiyordu.

Sandıklar ya da sıralar üstüne oturmuş elli kadar erkek beni bekliyordu. Kimisi bir çuvalı önlük gibi beline sarmış. Kimisi de üst üste yamalı file gömlekler giymişti. Şili’nin buz gibi temmuz soğuğunda vücutlarının üstü çıplak titreşenler de vardı.

Bu olağanüstü dinleyicilerden beni şöylesine ayıran küçük bir masanın arkasına oturdum. Hepsi beni süzüyordu. Ülkemin halkının suskun ve kömür karası gözleriyle. İhtiyar Lafertte’i anımsadım. Lafertte, hiç kıpırdamayan bu korkusuz insanlar için bir gün öyle bir deyim kullanmıştı ki, elimde olmadan gülmüştüm. Bir gün güherçile düzlüklerinde dolaşırken: “Bak şuraya!” demişti. “Salonun arkasında duvara yaslanmış iki Müslüman, gözlerini bize dikmiş bakıyor. Bir de harman yerleri olsa, çöllerin korkusuz müminlerinden hiç farkları kalmaz.”

Karşımdakilere nasıl davranmalıydım? Onlara nelerden söz açmalıydım? Hayatımın neleri onları ilgilendirir? Bir karara varamamıştım. Salondan gizlice kaçma isteğine kapılmak üzereydim. Önümde duran kitabı alıp şöyle başladım:

“Bir süre önce İspanya’daydım. Oralarda şiddetli çatışmalar oldu ve silahlar patladı. Olup bitenler üzerine yazdıklarımı dinleyin!”

Espana en el corazon (İspanya Gönüllerde) kitabımı hiçbir gün kolay anlaşılır bir kitap saymadığımı belirtmek isterim. Açıklığa kavuşma çabaları vardır ama, biçim açısından büyük ve çok yönlü acı girdaplarıyla yüklüdür.

Birkaç sıra okuyup birkaç söz ekledikten sonra buradan ayrılmak istiyordum. Fakat hiç de öyle olmadı. Şiirleri birbiri ardınca okuyup sözlerimi derin sular gibi yutuveren sessizliği benliğimde hissetmeye başlayınca ve kapkara kaşların ve gözlerin şiirimi zorlu bir duygululukla izlediğini görünce, kitabımın tam yerini bulduğunu, amacına vardığını anladım.

Okudum ve okudum. Şiirimin ses uyumlarından heyecanlanmıştım. Yüzüstü bırakılmış insanların iç dünyaları ve mısraların arasında kuruluveren bağlantıyla allak bullak olmuştum.

Şiir okumam bir saat sürdü. Gitmeye davranınca, adamlardan biri kalktı. Beline çuval bağlamış olanlardan biriydi. Yüksek sesle: “Hepimiz adına size teşekkür etmek istiyorum,” dedi. “Bugüne kadar hiçbir şey bizleri böylesine bir güçle etkilememişti.”

Sözlerini bitirince hıçkırıklarını tutamadı. Bir çoğu da ağlıyordu. Islak bakışların önünden geçip, nasırlı elleri sıkarak sokağa çıktım.

Böylesine bir ateş ve don sınavından geçmiş olan bir şair hâlâ eskisi gibi kalabilir mi?

Tino Modetti’yi hatırlamak istediğimde bir hayli zorlarım kendimi. Bir avuç dolusu sisi yakalamak ister gibi. Kırılıverecek, gözle seçilemeyecekmiş gibi biriydi. Onu tanıyor muydum, yoksa tanımıyor muydum? Güzel kadındı, hâlâ uzun ve solgun yüzünü çerçeveleyen, dalga dalga kara saçlarını arkaya taramıştı. Yılların içinden bakan iri, yumuşacık gözleri vardı. Diego Rivera onu büyük boy bir tablosunda ölümsüzleştirmişti.

Fotoğraf sanatının büyük ustası olan bu devrimci İtalyan kadını, bir süre önce Sovyetler Birliği’ne bir yolculuk yapmıştı. İnsan yığınlarının ve anıtlarının fotoğrafını çekmek için. Meksika’da bulunduğu sırada tanıdım ve bir gece ölüvermesini bütün benliğimde hissettim.

1941 yılındaydı. Tino Modetti –kocası Vittorio Vidale, İspanya İç Savaşı’nda 5. Alay’ın ünlü komutanı Carlos’tu– eve gitmek için bindiği bir takside kalp durmasından öldü. Kalp hastalığını biliyordu ama, devrim uğrunda çalışmalardan yoksun bırakılmasın diye hiç yakınmıyordu. Başkalarının yapmaya yanaşmadığı işlere hep o koşardı.

Büroları süpürmek, en uzak semtlere yaya gitmek, bütün gece mektuplar yazmak ya da makaleler çevirmek gibi. İspanya savaşında cumhuriyetçilerin yaralılarına hastabakıcılık yapmıştı.

Onu tanıdığım tarihte, Meksika’da sürgünde yaşayan Küba gençlik önderi Julio Antonio Mella’nın hayat arkadaşı olarak çok acıklı bir serüven yaşamıştı.

Diktatör Gerro Machado, devrim önderini öldürmek için Havana’dan tabancalı zorbalar göndermişti. Tino bir ikindi üzeri sinemadan Mella’nın kolunda çıktı ve makineli tüfek ateşi o yürekli erkeği yere serdi. İkisi de yere yığılmıştı. Tino, ölü arkadaşının kanları içinde yatarken, katiller arkalarındaki büyük destekle kaçıp kurtuldular. Bu da yetmedi. Katilleri korumuş olan polisler, Tino Modetti’yi cinayetle suçladılar.

On iki yıl sonra Tino Modetti bütün gücünü sessizce yitiriverdi. Meksika’nın gericileri yine aşağılık bir oyuna başvurmaya kalkıştılar. Tino’nun ölümünün gerçek nedenini örtbas etmek için. Mella’nın ölümünde de ona karşı aynı şekilde davranmışlardı. Bunlar olup biterken Carlos ve ben, bir çocuk kadar küçülüvermiş ölünün başında nöbet tutuyorduk. Böylesine dayanıklı ve yürekli bir erkeğin acı çekişini görmek hiç de hoş olmuyor. Tino Modetti’nin ölüsünü bile lekelemek isteyen alçaklıklar bu aslan yürekli erkeği öylesine kemirmişti ki, kan ağlıyordu. Gözleri kıpkırmızı olmuş komutan Carlos, inliyordu. Tino, küçük sürgün tabutunda yatmaktaydı. Ben, bayılacak gibiydim. Susuyordum.

Gazeteler “heyecan uyandıran çamur”la sayfalar doldurmuştu. Tino için “esrarlı kadın” diyorlardı. Buna: “Çok şey bildiği için öldü,” diye ekleyenler de vardı. Carlos’un dayanılmaz acısı beni öylesine sarsmıştı ki, kesinlik gösteren bir davranışta bulundum. Ölülerimize çamur atanlara kafa tutan bir şiir yazdım. Bu şiiri bütün gazetelere gönderdim. Yayımlanacağını hiç ummuyordum. Fakat bir mucize oldu. Ertesi gün bütün gazetelerin birinci sayfasında benim öfkeli ve üst perdeden şiirim yayımlandı. Oysa, yeni açıklamalar yayımlayacaklarını bir gün önceden ilan etmişlerdi.

Şiir: ‘Tino Modetti Öldü!’ başlığını taşıyordu. Bu şiiri Meksika mezarlığında Tino’nun vücudunu granit parçası altında sonsuz dinlenmeye bıraktığımız bir öğle öncesi okudum. Taşın üstünde bu şiirimin mısraları kazılıdır.

Basın Tino’ya değgin tek bir satır yayımlamadı.

Lota’daydı. Yıllarca önce. Toplantıya 10.000 maden işçisi gelmişti. Açlıkla yüzyıllardır hep ve hep kaynaşan kömür bölgesinde, Lota Alanı’nı kömür emekçileri doldurmuştu. Politikacılar uzun uzun konuştu. Sıcak öğle havası kömür ve deniz tuzu kokusuyla yüklüydü. Okyanus az ötedeydi. Bu erkeklerin kömür çıkardığı karanlık oluklar suların altında 10.000 km tutuyordu.

Şimdi hepsi kulak kesilmişti, keskin güneş altında. Konuşmacıların kürsüsü yükseltilmişti. Madenci şapkalarının ve başların kapkara dalgalanışını görebiliyordum. Ben en son konuşacaktım. Adım ve şiirimin başlığı “Yeni Sevgi Türküsü” duyurulunca, olağanüstü bir şeyle, ömrüm boyunca unutamayacağım bir törenle karşılaşıverdim. Dev yığın, adımı ve şiirimin başlığını duyar duymaz, şapkalarını sessizce çıkardı. Politikanın açık ama, kuru dilinden sonra benim şiirim okunacak, şiir okunacak diye şapkalar çıkarılmıştı. Yükseltilmiş kürsüden görüyordum şapkaların sonsuz bir deniz gibi dalgalanmasını. On binlerce el bir anda yana düşüvermişti. Deniz dalgalanması gibi. Suskun bir çağlayan gölü gibi. Derin saygıyla dilsizleşmiş kapkara ağaç kümeleri gibi. Anlatılamaz.

Sonra benim şiirim yükseldi. Savaş ve kurtuluşun türküsü böylesine bir yankıya asla ulaşmamıştı daha önce.

Gençlik yıllarımdaydı. Kara giysili bir üniversite şairiydim. Sıska ve yarı aç. O günlerin şairleri gibi. Crepusculalio’yu yeni yayımlamıştım.

Arkadaşlarla adı kötüye çıkmış bir kabareye gittik. Tangolar, muhabbet tellalları, bıçaklı kabadayılar günleriydi. Dans birden duruverdi. Tango, duvara fırlatılmış bir bardak gibi parçalandı. Dans yerinin ortasında adları kötüye çıkmış iki serseri el kol sallayarak birbirlerine küfrediyordu. Heriflerden biri saldırınca öteki geri kaçıyordu. Masaları siper almış müzikseverler de, o herifle birlikte geriliyordu. Dünyanın yaratıldığı günlerde korkunç iki hayvanın, koskoca bir ormanın düzlük yerinde dans edişine benziyordu. Olup bitenlerin görünüşü böyleydi.

Pek düşünüp taşınmadan ileri atıldım ve cılızlığıma, çelimsizliğime bakmadan gürledim:

“Aşağılık kavgacılar! Pis serseriler! Bok herifler! Dans etmeye gelmiş şu insanları rahat bırakın! Sizin gülünçlüklerinizi seyretmek için gelmedik buraya!”

İki herif birbirine şaşkınlıkla baktı. Pek bir şey anlamamış gibi. Serseri olmadan önce güreşçilik etmiş daha az iri olan üstüme yürüdü. Gebertmek ister gibi. Az kalsın başaracaktı bunu. Bereket goril herifin suratına bir yumruk indi. Öteki herifti. Yapıştırıvermişti yumruğunu.

Yenik güreş şampiyonu bir çuval gibi havaya fırlatılınca masalardan şişler atılınca, dansözler sevinçle gülüşünce, rakibini dize getirmiş olan dev herif, zaferini benimle paylaşmak istedi. Ama ben buna hiç yanaşmadım:

“Bas git! Sen de onun gibi pis herifin birisin!”

Ünlü kabadayılığımın sayılı dakikaları bu sözle sona eriyordu.

Dar bir koridoru geçerken, çıkış yerinin bir çeşit dağla engellendiğini fark etmiştim. Az önce söylediklerimle ününün keyfini çıkaramamış öteki serseri öç almak için yolumu kesiyordu:

“Seni bekledim,” dedi.

Hafif bir yumrukla beni bir kapıya iteledi. Arkadaşlarım deli gibi kaçıştı. Celladımın önünde kalakalmıştım. Çevremde, bir silah arandım bir an. Hiçbir şey yoktu. Masaların mermerleri ve demir sandalyeler çok ağırdı. Ne bir çiçek vazosu, ne şişe, hatta ne de bir köşede unutulmuş bir sopa vardı.

Herif, “Konuş, bakalım!” dedi.

Her çeşit çabanın anlamsızlığını kavramıştım. Bu herif beni göz hapsinde tutacak, sonra da kaplanın geyiğe yaptığı gibi paralayacaktı. Kendimi savunmanın tek yolu, korkumu göstermemekti. Ben de ona bir yumruk attım, ama herifi bir milimetre bile kımıldatamadım. Taş bir duvar gibi.

Birden arkaya attı başını, vahşi hayvan gözlerinin rengi değişmişti.

“Şair Pablo Neruda’sınız değil mi?”

“Ta kendisi!”

Başını önüne eğdi şöyle konuştu:

“Ne boynu devrilesice herifim ben! Deli gibi hayranı olduğum şair karşımda ve aşağılık serserinin birisin sen diyor bana!”

Ahlayıp oflayarak başını elleri arasına aldı:

“Ben muhabbet tellalıyım. Benimle dövüşen herif de kokain kaçakçılığı yapıyor. Aşağılığın aşağılığı kişileriz. Fakat hayatımda yine de temiz bir yan vardır. Nişanlım, nişanlıma olan sevgim. Bakın şu resme, Don Pablito! Bu resmi elleriniz arasında tuttuğunuzu ona söyleyeceğim günün birinde. Bunu duyunca çok mutlu olacaktır.”

Gülümseyen bir genç kız fotoğrafı uzattı:

“Sizden ötürü hoşlanıyor benden, Don Pablito! Sizin mısralarınızdan ötürü. Hepsini ezbere biliyoruz.”

Lafı uzatmadan hemen şiir okumaya başladı:

“Dizlerine oturmuş bir çocuk derinliklerinden bizi süzüyor. Benim kadar hüzünlü.”

Tam bu anda kapı sert bir itişle açıldı. Bizim arkadaşlar, silahlanmış olarak geri dönmüşlerdi. Hiç konuşmadan birbirlerini iteleyen başlar gördüm kapı ağzında.

Yavaş yavaş uzaklaştım. Adam, tek başına geride kaldı. Duruşunu hiç değiştirmeden ve şiire kendisini iyice vermiş olarak.

Sovyetler Birliği göklerinde casusluk uçuşuna gönderilen pilot Power akıl almaz yüksekliklerden düşürüldü. Aşırı inançla fırlatılmış iki mermi onu bulutlar arasından alıp yere indirmişti. Gazeteciler, ateş açılan o ıssız ve dağlık yerlere koştular.

Oralarda tek başlarına yaşayan iki gençti topçular. Çamların, kar fırtınalarının ve nehirlerin uçsuz bucaksız dünyasında elmalarını yiyor, satranç oynuyor ve nöbet tutuyorlardı. Geniş anayurt Rusya’yı savunmak için göklere nişan almışlardı.

Gazeteciler soru yağmuruna tuttular.

“Neler yiyorsunuz? Ana babanız kim? Danstan hoşlanır mısınız? Hangi kitapları okuyorsunuz?”

Bu son soruya, genç topçulardan biri, en çok sevdiği şairlerin mısralarını okuduğu, yanıtını verdi: “Rus klasiklerinden Puşkin ve Şilili Neruda…”

Bunu öğrenince sonsuz mutlu oldum. Böylesine yükseklere fırlatılan ve böylesine derin onurlandırılan o atış, benim ateşli şiirime bir atom katmıştı.

Pablo Neruda
Yaşadığımı İtiraf Ediyorum

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Büyüklüğün Sakıncaları Üzerine – Montaigne

Kapat