İnsanların Mutsuz Olmasının Bir Sebebi Olarak: Rekabet – Bertrand Russell

Amerika’da herhangi birisine ya da İngiltere’de herhangi bir işverene, hayattan zevk almasına en fazla neyin engel olduğunu sorarsanız, “Yaşamak için mücadele,” cevabını alırsınız. Bunu, tam bir içtenlikle ve böyle olduğuna inanarak söyleyecektir.

Bir bakıma doğrudur, ne var ki önemli bir bakımdan da yanlıştır. Elbette yaşamak için mücadele edilmektedir. Şansımız yoksa hepimizin başına gelebilir. Terk edilmiş bir gemide, birbirini öldürüp yemekten başka çaresi kalmayan silâhlı iki adamdan birisi olan Conrad’ın kahramanı buna örnek olarak gösterilebilir. Birbirleriyle anlaşıp paylaştıkları yiyecekler bitince, iki adam arasında yaşamak için mücadele başlar. Faik kazanır, ama ondan sonra ömrü boyunca bir etyemez olur. Tabii iş adamı yaşamak için mücadele derken böyle bir şeyi kasdetmemektedir. Bu söz, aslında önemsiz olan bir şeye değer kazandırmak için bulunmuş yanlış bir deyimdir. Bu iş adamına sorun, acaba temsil ettiği toplumda kaç kişi acından ölmüştür. İflâs eden arkadaşlarına sonrasında ne olduğunu sorun. Herkesçe bilinmektedir ki, iflas eden birisi, maddî rahatlıklar bakımından, ömründe iflas edebilecek kadar varlıklı olmamış bir adamdan daha iyi durumdadır. Şu halde, yaşamak için mücadele diyenlerin gerçekte belirtmek istedikleri, başarı için mücadeledir. Bu mücadeleyi yapanların korktukları şey ise, sabah kahvaltısını bulamamak değil, servetlerini artıramama olasılığıdır.

Çok dikkate değer olan nokta, insanların kurtulamayacakları bir mekanizmanın dişlileri araşma sıkışmış olmadıkları, ama kendilerini daha yüksek bir basamağa çıkarmayan bir tezgâh başında durduklarını pek az kavrar görünmeleridir. Bunu, iş alanının üst basamaklarında bulunan, bol gelirli ve artık çalışmasalar da ellerindeki ile ömürlerinin sonuna kadar yaşayabilecek olanlar için söylüyorum. Ellerinde bulunanla yaşamak, onlara, düşman karşısında kaçmak gibi utanç verici gelmektedir; onlara hangi amaca hizmet ettiklerini sorduğunuzda, cevap vermekte güçlük çekip, ancak çalkantılı bir hayatın tekerlemelerini sıralayabileceklerdir

Böyle birisinin hayatını gözünüzün önüne getirin. Güzel bir evi, tatlı bir karısı ve sevimli çocukları olduğunu kabul edebiliriz. Sabahları çoluk çocuğu uyurken, bu adam erkenden kalkıp yazıhanesine koşturur. Orada büyük bir yönetid yeterliliği göstermek zorundadır; kararlı bir yüz ifadesi takınır, kesin konuşmaya özen gösterir ve odacı çocuktan başka herkes üzerinde etki yaratmak için, ileriyi gören serinkanlı birisi gibi hareket eder. Mektuplar yazdırır, önemli kişilerle telefon konuşması yapar, piyasanın durumunu inceler ve öğle yemeğini, iş yaptığı ya da yapmayı umduğu birisi ile yer. Öğleden sonra da işlerine devam eder. Eve gelir, yorgundur, akşam yemeği için giyinmeye ancak vakti vardır. Yemekte kendisi gibi yorgun bazı adamlarla, hiç de yorgun olmayan hanımların yakınlığından hoşlanır görünmek zorundadır. Zavallı adamın bu durumdan kaç saat sonra kurtulabileceğini kestirmesi mümkün değildir. En sonunda eve gidip yatağına girer ve birkaç saat gevşer.

Bu adamın çalışma hayatının psikolojisi, yüz metre yarışı psikolojisidir ama katıldığı yarış mezara kadar sürdüğü için, yüz metrelik koşuda uygun olan konsantrasyon, ona çok fazladır. Bu adam çocukları hakkında ne bilmektedir? Sabahleyin işe gittiği saatte eşi uyuyordur. Akşamları sosyal ödevleri olduğundan baş başa konuşma fırsatı bulamazlar. Adamın belki de kendisince önemli bir erkek arkadaşı da yoktur. Dostluk kurmak istediği kişiler olsa bile buna zaman bulamaz. Bahar ve harman zamanı hakkındaki bilgisi, bunların piyasaya olan etkileriyle sınırlıdır; yabana ülkeleri belki görmüştür, ama tam bir can sıkıntısı içinde. Kitaplar gereksiz, müzik ise yapmacıktır ona göre. Her yıl biraz daha yalnızlaşır; ilgi alanı daralır, işi dışındaki hayatı gittikçe daha yavan bir hal alır. Orta yaşlılığın sonlarına ulaşmış böyle bir Amerikalıyı, karısı ve kızları ile Avrupa’da gördüm. Ailesinin, zavallı adamı, hem biraz dinlenmenin, hem de kızlara Eski Dünya’da bir kısmet bulma şansı vermenin zamanı geldi, diye kandırmış oldukları anlaşılıyordu. Anne ile kızlar coşkuyla adamın çevresini sanyorlar, ilginç buldukları her şeye dikkatini çekmeye çalışıyorlardı. Baba ise tam anlamı ile bıkkın, tam anlamıyla sıkılmış bir halde, yazıhanesinde neler olduğunu ya da beyzbol maçını düşünüyordu. Sonunda kadınlar kendisinden umudu keserek, erkeklerin hiç de ince ruhlu olmadıkları hükmünü verdiler. Oysa hiç düşünmüyorlardı ki, adam onların aç gözlülüklerinin kurbanıdır. Hintli kadının ölen kocasının cesedi ile birlikte yakılması karşısında, AvrupalI seyircinin hükmü ne derece doğru ise, onların yargısı da gerçeğe o kadar uygundur. Yakıları dul kadınlardan belki sadece onda dokuzu, cennete gitmek ve din emrettiği için yanmaya gönüllü kurbanlardır. îş adamının dini ve ünüyse, çok para kazanmasını gerektirir. Bu nedenle o da Hintli dul gibi işkenceyi isteyerek çeker. Amerikalı iş adamları daha mutlu olmak istiyorlarsa, dinlerini değiştirmeleri gerekir. Bir kişi, başarıyı istemekle kalmayıp, bütün benliğiyle başarının peşinde koşmanın ödev olduğuna inandığı ve böyle yapmayanı zavallı bir yaratık olarak gördüğü sürece, hayatı, mutluluk vermeyecek derecede yoğun ve tedirgin olacaktır. Para yatırımı gibi basit bir örneği ele alalım. Hemen her Amerikalı, sağlam bir yatırımdan yüzde dört kazanmak yerine, tehlikeli bir yatırımdan yüzde 8 kazanmayı tercih eder. Bunun sonucu ise, sık sık para kaybı ile üzüntü ve endişedir. Ben kendi payıma, paramın bana özgürlük sağlamasını isterim. Ama günümüz insanlarının paradan istediği, gösteriş, ün ve kendisiyle aynı düzeydeki insanları gölgede bırakması için daha fazla para getirmesidir. Amerika’da sosyal basamaklar hem çok, hem dalgalıdır. Bunun sonucu olarak da, bütün o saçma sapan hevesler daha doymak bilmez bir hal alır ve her ne kadar para inşam büyük adam yapmaya yetmez ise de, parasız büyük adam olmak güçleşir. Üstelik kazanılan para, kafanın işleyişine ölçü olarak kabul edilmiştir. Çok para kazanan bir kimse kafalı, kazanamayan ise kafasızdır. Budala sayılmayı kimse istemez. Onun için, piyasanın sallantılı olduğu zamanlarda, herkes kendini smava giren okul öğrencisi gibi hisseder.

İş adamının endişeleri araşma en sık giren korku, iflas etme korkusudur. Amold Bennett’in Clayhanger’i ne kadar zenginleşmiş olursa olsun, ömrünü bir işyerinde tüketmek korkusundan kurtulamaz. Çocukluğunda çok yoksulluk çekenlerin, çocuklarının da aynı duruma düşmelerinden korktuklarını ve bir ömür yetecek servetin bile onları bu felaketten korumaya yetmeyebileceğini düşündüklerini çok iyi biliyorum. Bu gibi korkular, ilk kuşak için belki kaçınılmazdır, ama fazla yoksulluk görmemiş olanları daha az etkileyebilir. Daha doğrusu bu endişe türü fazla yaygın değildir.

Mutluluğun kaynağı olarak görülen rekabette başarıyı fazla önemsemek mutsuzluğun nedenidir. Başarı duygusunun, hayattan zevk almayı artırdığını yadsımıyorum. Örneğin, gençliği boyunca gölgede kalmış bir ressamın, sanat yeteneği takdir edilmeye başlayınca daha mutlu olması kaçınılmazdır. Bir noktaya kadar parama da mutluluğun artmasında etkili olduğunu yadsımıyorum, ama o noktadan sonra artıracağını sanmıyorum. Benim savım şu ki, başarı mutluluğun sadece bir öğesidir ve eğer diğer öğelerin tamamının feda edilmesi pahasına elde edilmişse, çok pahalıya mal olmuş demektir.

Bu derdin kaynağı, iş çevrelerinde hüküm süren hayat felsefesidir. Avrupa’da, hâlâ etkili başka çevrelerin de bulunduğu doğrudur. Bazı ülkelerde bir soylular sınıfı vardır; yükseköğrenim gerektiren mesleklere değer verilir ve birkaç küçük ülke dışında, bütün Avrupa ülkelerinde ordu ile donanma büyük saygı görür. Evet, hangi meslek olursa olsun, başarıda mutlaka rekabet öğesinin de bulunduğu doğrudur; yalnız, saygı sadece başanya değil, başarıyı sağlayan kusursuzluğa ve mükemmelliğe de gösterilir. Bir bilim inşam para kazanır ya da kazanmayabilir; ama kazandığında, kazanmadığında olduğundan daha fazla bir saygı görmediğine şüphe yoktur. Tanınmış bir generalin ya da amiralin yoksul oluşuna hiç kimse hayret etmez; aslında bu gibi hallerde yoksulluk, bir bakıma, kendi başma bir şereftir. Bu nedenle Avrupa’da, gerçek anlamıyla para için yarışma ve çekişme sadece belirli çevrelerde görülür ve bu çevreler, en çok sözü geçen ya da en çok saygı gören çevreler olmayabilir. Amerika’da bu iş tersinedir. Orada askerlerin ulusal hayattaki rolü, herhangi bir etki yapamayacak kadar küçüktür. Yükseköğrenimi gerektiren mesleklere gelince; meslekten olmayan bir kimse doktorun sağlık, avukatın hukuk bilgisini gerçekten ölçemeyeceğine göre, bunların gelir seviyelerine bakıp becerileri hakkında hükme varmak daha kolay olur. Profesörler ise iş adamlarının kiralanmış hizmetçileridirler, böyle olmaları nedeniyle de profesörler, Eski Dünya’dakinden daha az saygı görürler. Bütün bunların sonucu şudur ki: Amerikalı yüksek meslek adamı, iş adamını taklit eder, ama Avrupa’daki meslektaşından farkh bir yanı bulunmaz. Bu nedenle, gelir düzeyi yüksek sınıflar arasındaki bu paraca üstünlük kazanma savaşını dizginleyecek hiçbir şey yoktur.

Amerikalı çocuklar, çok küçük yaşlarında sadece paranın önemli olduğuna inandırılır ve iyi kazanç getirmeyecek herhangi bir bilim dalıyla uğraşmaktan kaçınırlar. Eskiden öğrenim, daha çok, haz duyma yeteneğini artırma amaçlı bir eğitim olacak kabul edilirdi. Buradaki “haz” dan kastım, kültürü tam olmayanların bilmedikleri yüksek hazlardır. On sekizinci yüzyılda “kibar bey”lerin özelliklerinden birisi de, edebiyat, resim ve müzikten ince bir zevkle anlayıp hoşlanmaktı. Biz bugün o beylerle aynı zevkte olmayabiliriz, ama bu zevk gerçekten vardı. Günümüzün varlıklı kişileri ise, tamamıyla farklı olma eğilimindedir. Hiç okumaz. Ününü artırmak için tablo alırsa seçimine uzmanlara bırakır; duyduğu haz, resimleri seyretmekten değil, başkasının onları satın almasına engel olmaktan kaynaklanır. Müziğe gelince, eğer Yahudi ise sanata değer verişi içten ve gerçek olabilir, değilse bu alanda da, diğer güzel sanat alanlarındaki kadar kültürsüzdür. Bütün bunların sonucu şudur ki: Günümüzün zenginleri boş vakitlerini nasıl değerlendireceklerini bilmezler. Varlıkları arttıkça para kazanmaları kolaylaşır; sonunda öyle olur ki, günün her dakikası, nasıl harcayacağını bilemediği kadar gelir getirir. Zavallı adam para kazanmakta başarılı olması nedeniyle karışık bir duruma düşer. Başarı hayatin amacı olarak görüldüğü sürece de bu duruma düşmemesi mümkün değildir. İnsanlara kazandıkları başarıyla ne yapacakları öğretilmedikçe, başarının can sıkıntısına yol açması önlenemez.

Zihnin rekabet alışkanlığı, hiç ilgisi olmayan alanlara kolayca yayılabilir. Örneğin okuma işini ele alalım. Kitap okumanın iki nedeni vardır: Ya hoşlandığınız için ya da öğrenmek için okursunuz. Amerika’da bayanların her ay belirli kitapları okuması (ya da okur görünmesi) moda olmuştur; kimi tamamını okur, kimi ilk bölümünü okur, bazıları eleştirilere bakar sadece, ama hepsi bu kitapları masalarının üzerinde bulundurur. Yalnız, nedense büyük eserleri okumazlar. Kitap kulüplerince, Hamlet ya da Kral Lear‘in ayın kitabı seçildiği görülmemiştir; hiçbir ay, Dante hakkında bilgi edinme gereği duyulmamıştır. Bunun sonucu olarak da, okunanlar büyük eserler değil, orta değerde modern kitaplar olmaktadır. Bu da rekabetin bir sonucudur. Bu durum aslında çok kötü bir şey değil, çünkü bu bayanların çoğu kendi hallerine bir akılsalar, büyük eserler bir yana, herhalde, edebiyatçıların önerdikleri eserlerden de kötülerini okurlardı.

modern hayatta rekabete verilen önem, Ogüst döneminden sonra Roma’da olduğu gibi, uygarlık değer ölçülerindeki genel çözülüşle ilgilidir. Kadın, erkek herkes entelektüel uğraşılardan haz duyamaz hale gelmiş görünüyor. Örneğin, 18. yüzyılda Fransa salonlarında mükemmel olan karşılıklı konuşma sanatı, bundan kırk yıl önce hâlâ bir gelenekti. Bu, en yüce yeteneklerin harekete geçirildiği, son derece ince bir sanattı. Ama günümüzde böylesi bir beceriye kim aldırış eder? Oysa bu sanat, bundan on yıl önce Çin’de hâlâ yaygındı, ama gericilerin ateşli ülkücülükleri yüzünden şimdi ortadan kalktığını sanıyorum. Elli ya da yüz yıl önce, okumuşlar arasında yaygın olan edebi bilgi, bugün birkaç profesörün tekelinde bulunuyor. Artık bütün sakin eğlenceler bir yana bırakıldı. Bir ilkbahar günü, bazı Amerikalı öğrenciler bana üniversitenin çevresini gezdiriyorlardı, çevre güzel kır çiçekleri ile kaplıydı, ama kılavuzlarımdan hiçbiri bu çiçeklerden bir tekinin bile adını bilmiyordu. Böyle bir bilgi neye yarardı ki? Kimsenin gelirine bir şey katmazdı.

Sorıin kişiye dayanmıyor; üstelik bir kişi bunu tek başına önleyemez. Asıl sorun, hayatı bir rekabet, hem de yarışmayı kazananın saygıyı da kazanacağı bir rekabet olarak gören bir felsefenin benimsenmiş olmasından ileri gelmektedir. Bu görüş, duyguların ve algıların zararına, iradelerin gereğinden fazla gelişmesine yol açar. Ama belki de böyle söylemekle, atı arabanın arkasına koşuyoruz. Püriten ahlâkçılar, her zaman iradeye önem vermişlerdir; oysa gerçekte üzerinde durdukları imandı. Belki de, Püritenizm, giderek iradenin geliştiği bir soy yaratmış; bu arada duygularla algı hiç gelişmemiş, yeni soy da doğasına en uygun olanı, rekabet felsefesini benimsemiştir. Her ne hal ise, tıpkı tarih öncesinde yaşamış prototipleri gibi, gücün zekâya üstün olduğuna inanan bu modern dinozorların büyük başarılar kazanması, bütün dünya tarafından taklit edilmelerine yol açmaktadır. Bunlar her yerde Beyaz Adam’a örnek olarak kabul edilmekte, önümüzdeki yüz yıl boyunca da böyle kabul edileceğe benzemektedir. Bu modaya uymayanlar ise, dinozorların eninde sonunda yenilmiş olmaları ile avunabilirler, çünkü onlar birbirlerini öldürmüş, yerlerini akıllı seyirciler almıştır. Evet, modern dinozorlarımız da kendilerini yiyip bitirmektedirler. Ortalama olarak, her evlilik başına iki çocuk bile düşmemektedir; çünkü çocuk yapacak derecede hayattan zevk almamaktadırlar. Bu noktada, onların Püriten atalarından devraldıkları, fazla çaba gerektiren felsefeleri dünyaya uygun görünmüyor. Çocuk yapmayı önemsiz kılacak derecede mutlulukları azalanlar, biyolojik bakımdan soyları tükenmeye hüküm giymiş olanlardır. Daha neşeli ve eğlence sever olanlar çok geçmeden bunların yerini alacak demektir.

Hayatın özü olarak kabul edilen rekabet, insanları bir ya da en çok iki kuşaktan fazla yaşatmayacak derecede korkunçtur, inatçıdır, gergin kas ve doymaz göz gerektirir. İki kuşaklık bir süre geçtikten sonra asabi yorgunluk, çeşitli kaçış olayları, çalışma kadar zor ve yorucu (çünkü dinlenmek olanaksız olmuştur) zevk peşinde koşmalar gelir; en sonunda da verimsizlik yüzünden stok tükenir. Rekabet, yalnız çalışmayı değil, eğlenceyi de zehir eder. Sinirler için yatıştırıcı olan sakin oyalanmalar can sıkıa eğlenceler gibi görünür. Durmadan artan bir hız ve hareket zorunluluğu ortaya çıkar ki, bunun da sonu uyuşturucu kullanmak ve ani çöküştür. Hastalığın tedavisi, bakımından ölçülü bir hayatta, makul ve sakin zevklerin rolünü kabul etmekle mümkündür.

Bertrand Russell
Mutlu Olma Sanatı
[Mutsuzluğun Nedenleri: İnsanlar Neden Mutsuz Olurlar?]

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir