İnsan Bilimlerinin Bir Arkeolojisi: Dünyanın Sınırları – Michel Foucault

En genel taslağı içinde, XVI. yüzyıl episteme’si kendiyle birlikte bazı sonuçlar taşımaktadır. Önce, bu bilginin hem çok kalabalık hem de kesinlikle fakir karakteri. Kalabalıktır, çünkü sınırsızdır. Benzerlik asla kendinde istikrarlı olarak kalmamaktadır; ancak, kendi hesabına başkalarını davet eden diğer bir benzeşmeye gönderme yaptığında sabitleşir; öylesine ki, her benzerlik ancak diğer hepsinin birikimiyle değer kazanmaktadır; ve benzetmelerin en hafifinin doğrulanması ve sonunda kesin olarak gözükmesi için, dünyanın tümünün kat edilmesi gerekir. Demek ki, birbirlerini davet eden teyitlerin sonsuza kadar yığılması yoluyla işlem yapan/yapmak zorunda olan bir bilgidir. Ve bu bilgi bu nedenden ötürü, daha temellerinden itibaren kumlu olacaktır. Bilginin unsurları arasındaki tek mümkün bağlantı, toplamadır. Bu muazzam sütunlar; onların tekdüzeliği buradan kaynaklanmaktadır. İşaret ile işaret ettiğinin arasına tek bağ olarak benzerliği (hem üçüncü güç hem de tek iktidar; çünkü işaret ve içeriğin içinde aynı şekilde yer almaktadır) koyarak, XVI yüzyıl bilgisi kendini hep aynı şeyi bilmeye, ama bunu belirsiz bir güzergâhın asla ulaşılamayan bitiminde bilmeye mahkûm etmiştir.

Ve çok ünlü mikrokozmos kategorisi işte burada işlev görmektedir. Bu eski kavram, hiç kuşkusuz, ortaçağ boyunca ve Rönesansın başında, belli bir yeni Platoncu gelenek tarafından canlandırılmıştır. Fakat, XVI. yüzyılda sonunda, bilginin içinde temelli bir rol oynamıştır. Bunun, eskiden denildiği gibi, bir dünya görüşü veya Weltanschauung olup olmaması pek önemli değildir. Fiili durumda, bu dönemin epistemolojik dış biçiminin içinde bir veya daha doğrusu iki çok kesin işlevi vardır. Düşünce kategorisi olarak ikiye katlanmış benzerlik oyunu doğanın bütün alanlarında uygulanmakta, araştırma faaliyetine, her şeyin daha büyük bir ölçekte aynasını bulacağını ve makrokozmik teminatını bulacağını garanti etmekte, bunun karşılığında, en yüksek kürelerin görünür düzeninin dünyanın en karanlık derinliğinde yansıyacağını öne sürmektedir. Fakat, doğanın genel dış biçimi olarak, birbirlerine eklenen benzerliklerin yorulmaksızın yol almalarına, gerçek ve eğer deyim yerindeyse ele gelir sınırları koymaktadır. Büyük bir dünyanın var olduğunu ve bunun dış çevresinin yaratılmış bütün şeylerin sınırını çizdiğini, öteki uçta, göğün, yıldızların, dağların, nehirlerin ve fırtınaların muazzam düzenini kendi sınırlı boyutları içinde yeniden üreten ayrıcalıklı bir yaratığın var olduğunu ve benzerlikler oyunun bu kurucu benzetmenin fiili sınırları içinde serpildiğini işaret etmektedir. Mikrokozmos ile makrokozmos arasındaki mesafe istediği kadar büyük olsun, bizatihi bu olgudan ötürü sonsuz değildir; burada oturan varlıklar istedikleri kadar kalabalık olsunlar, onları sonunda saymak mümkündür; ve buna bağlı olarak, bunların işaretler oyunu aracılığıyla talep ettikleri benzerlikler her zaman birbirlerine yaslansalar da, artık elden belirsiz bir şekilde kaçma tehlikesi taşımamaktadırlar. Birbirlerini destekleyecekleri ve güçlendirecekleri tamamen kapalı bir alanları vardır. Doğa, işaretler ve benzerlikler oyunu olarak, kozmosun ikiz figürüne uygun olarak kendi üzerine kapanmaktadır.

Demek ki, ilişkileri tersine çevirmekten kaçınmak gerekir. Makrokozmos düşüncesi hiç kuşkusuz, XVI. yüzyılda denildiği gibi “önemli”dir; bir araştırmanın sayabileceği tüm formülasyonlar arasında, muhtemelen en sık rastlanılanıdır. Fakat burada, yalnızca yazılı malzemenin istatistik bir çözümlemesinin izin verebileceği bir kanıtlar incelemesi söz konusu değildir. Eğer bunun tersine, XVI. yüzyıl bilgisi arkeolojik düzeyinde -yani onu mümkün kılanın içinde- sorgulanacak olursa, makrokozmos ile mikrokozmosun ilişkileri basit bir yüzey etkisi olarak ortaya çıkmaktadır. Dünyanın bütün benzerliklerinin aranmaya başlamasının nedeni böylesine ilişkilere inanılıyor olması değildir. Ama, bilginin merkezinde bir zorunluk bulunmaktaydı: işaretler ile anlamlar arasına üçüncü kişi olarak dahil edilmiş bir benzerliğin sonsuz zenginliği ile benzerliğin işaret edenle işaret ettiğine göre biçimlenmesini dayatan tekdüzeliği birbirlerine uydurmak gerekiyordu. İşaretlerin ve benzetmelerin birbirlerinin üzerine sonu olmayan bir dışkabuğa uygun olarak, karşılıklı bir şekilde dolandıkları bir episteme’de, mikrokozmos ile makrokozmos ilişkisinin içinde bu bilginin teminatını ve içini dökmesinin sonunun düşünülmesi gerekiyordu.

Bu bilgi, aynı gerekirlikten ötürü, büyü ve allameliği aynı anda ve aynı düzlem üzerinde kabul etmek zorundaydı. XVI. yüzyıl bilgileri bize, rasyonel bilginin, büyü uygulamalarından türeme kavramların ve eski metinlerin keşfedilmesiyle otorite olma gücü artmış olan koskoca bir kültürel mirasın bir karışımından meydana gelmiş gibi gözükmektedir. Böylece kavranan bu dönem bilimi, zayıf bir yapıya sahipmiş gibi gözükmektedir; ancak Eskilere sadakat ile, bizim kendi kendimizi tanıdığımız rasyonel bir hükümranlığa yönelik olarak çoktan doğmuş olan bir dikkat arasındaki çarpışmanın serbest bir yeri olabilirdi. Ve bu üç boğumlu dönem, her eserin ve paylaşılan her zihnin aynasında yansıyacaktır… Aslında, XVI. yüzyıl bilgisi bir yapı yetersizliğinden muzdarip değildir. Tersine, onun mekânını tanımlayan dış biçimlerin ne kadar özenli olduklarını gördük. Büyü ve allamelikle -kabul edilen içerikler değil de, talep edilen biçimler- olan ilişkiyi dayatan işte bu katılık olmaktadır. Dünya, şifrelerinin çözülmesi gereken işaretlerle kaplıdır, ve benzerlikler ile yakınlıkları açık eden bu işaretler, bizatihi kendileri olarak benzetme biçimlerinden ibarettir. Demek ki, bilmek yorumlamak olacaktır: görünür işaretten, onun aracılığıyla söylenilen ve o olmazsa nesnelerin içinde sessiz ve uyku halinde kalacak olan şeye doğru gitmek. “Biz insanlar, dağların içine gizlenmiş olanları işaretler ve dış bağlantılar sayesinde keşfediyoruz; ve otların bütün özelliklerini ve taşların içindeki her şeyi böyle buluyoruz. Denizlerin derinliklerinde ve gök kubbenin yüksekliklerinde insanın keşfedemeyeceği hiçbir şey yoktur. içinde bulunanları insanın bakışlarından gizleyebilecek kadar büyük hiçbir dağ yoktur; bunlar insana, bağlantılı işaretler tarafından ifşa edilmektedirler.”  Kehanet, rakip bir bilgi edinme biçimi değildir, bizatihi bilginin kendiyle dayanışma içindedir. Oysa, yorumlanan bu işaretler, gizli şeyi ancak birbirlerine benzedikleri ölçüde belirtebilmektedirler; ve aynı zamanda onlar tarafından gizlice işaret edilenler üzerinde işlem yapmadan, bu belirtilere yönelinmeyecektir. Başı veya gözleri veya kalbi veya karaciğeri temsil eden bitkiler, işte bu nedenden ötürü bir organ üzerinde etkinliğe sahip olacaklardır; hayvanlar, işte bu nedenden ötürü kendilerini belirten işaretlere duyarlı olacaklardır. Paracelsus şöyle sormaktadır: “Söyle bana, yılan neden Helvetya’da (İsviçre), Algorya’da, Süedya’da (İsveç), Osy, Osya, Osy gibi Yunanca sözleri anlar… Hangi akademi onlara, bu kelimeleri daha duyar duymaz, bir daha işitmemek için hemen kuyruklarını döndürmelerini öğretmiştir? Bu sözü duyar duymaz, doğalarına ve zihinlerine rağmen hareketsiz kalmakta ve kimseyi sokarak zehirlememektedirler”. Ve bunun yalnızca, söylenilen sözlerin çıkardığı gürültünün etkisi olduğu söylenilmesin: “Eğer uygun zamanda tirşe, parşömen veya kâğıt üzerine bir tek bu sözleri yazarsan ve bunu yılanlara gösterirsen, o da bu sözlerin yüksek sesle söylendiğinde olduğu gibi hareketsiz kalacaktır”. XVI. yüzyılın sonunda çok büyük bir yer tutan ve XVII. yüzyılın iyice sonlarına kadar ilerleyen “doğal büyüler” projesi, Avrupa bilinci içinde tortusal bir etki değildir; Campanella’nın özellikle bildirdiği üzere, çağdaş nedenlerden ötürü hortlatılmıştır; çünkü bilginin temel dış biçimi, benzetme işaretlerini birbirlerine göndermekteydi. Büyüsel biçim bilgi tarzına ilişkindi.

Ve aynı olgudan ötürü, allamelik için de aynı durum söz konusudur: çünkü, Antikite’nin bize aktardığı hâzinenin içinde, dil şeylerin işareti olarak değere sahiptir. Tanrının, bize iç sırlarını göstermek için dünyanın yüzeyine yerleştirdiği görünür işaretlerle, Kutsal Yazı’nın veya Antikite’nin Tanrısal bir içerikle aydınlanmış olan bilgilerinin, gelenek tarafından kurtarılmış olan kitaplara kaydırılan okunaklı sözler arasında fark yoktur. Metinlerle olan ilişki, şeylerle olan ilişkinin aynıdır; her iki yerde de işaretler devşirilmektedir. Fakat, Tanrı bilgeliğimize idman yaptırmak için, doğaya yalnızca, şifrelerinin çözülmesi gereken figürler serpmiştir (ve bilgi işte bu anlamda divinatio olmalıdır); Eskiler ise bunları çoktan yorumlamışlardır ve bize bunları toplamaktan başka bir şey düşmemektedir. Eğer onların dilini öğrenmek, metinlerini okumak, söylediklerini anlamak zorunda olmasaydık, yalnızca toplamakla yetinirdik. Antikite’nin mirası, bizatihi doğanınki gibi, yorumlanması gereken geniş bir alandır; her iki yanda da işaretleri devşirmek ve onları yavaş yavaş konuşturmak gerekmektedir. Başka bir ifadeyle, Dıvinatio ve Eruditio aynı yorumbilimdirler. Fakat bu bilim, benzer biçimlere göre, iki farklı düzeyde gelişmektedir: bunlardan birinde sessiz işaretler, şeyin kendine gitmekte (ve doğayı konuşturmakta); diğeri de, hareketsiz yasadan, aydınlık söze gitmektedir (uykudaki dillere yeniden hayat vermektedir). Fakat, tıpkı doğal işaretlerin işaret ettiklerine derin benzerlik ilişkisiyle bağlı oldukları gibi, Eskilerin söylemi de ilan ettiklerinin imgesine bağlıdır; eğer bu söylem biçim için kıymetli bir işaret değerine sahipse, bunun nedeni, varlığının tabanından ve doğumundan itibaren onu kat etmeye ara vermeyen ışık sayesinde, şeylerin bizzat kendilerine uygulanmış olması, onların aynasını ve rekabetini meydana getirmesidir; bu söylem, işaretler doğanın sırları karşısında ne ise, ebedi gerçek karşısında odurlar (şifresi çözülmesi gereken işaret bu sözdedir); açığa çıkardığı şeylerle onun arasında, yaşı olmayan bir yakınlık vardır. Öyleyse, ona otoritesinin kaynaklandığı unvanı sormanın gereği yoktur; işaret edebildiklerine benzetme yoluyla bağlanan işaretler hâzinesidir. Tek fark, bizatihi şeylerin kendilerinin saf altınını gizlice işaret eden doğadaki işaretlere gönderme yapan ikinci dereceden bir hâzinenin söz konusu olmasıdır. Bütün bu işaretler gerçeği -ister doğayı kat etsinler, ister parşömenler üzerine yazılarak kütüphanelerde sıralansınlar- her yerde aynıdır: Tanrının var olması kadar eskidir.

İşaretlerle sözler arasında, gözlem ile kabul edilmiş otoriteye göre, veya sağlaması yapılabilir ile geleneğe göre fark yoktur. Her yerde tek bir oyun vardır: işaret ile benzer arasındaki ve işte bu nedenden ötürü, doğa ve söz sonsuza kadar kesişerek, okumasını bilen için tek bir büyük metin oluşturabilirler.

Michel Foucault
Kelimeler ve Şeyler
İnsan Bilimlerinin Bir Arkeolojisi

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Cihat Aşkın, 19. yüzyıldan 21. yüzyıla: “İstanbulin” albümü

Kapat