Günübirlikler: Yöneticiler ve Kültür – Cemal Süreya

“Şiir yazmış bir kimse cinayet işleyemez.” Orhan Veli mi söylemişti bunu? Sanatın işlevini ve yararını çok ince bir biçimde açıklayan bu söz son otuz yıl içinde ülkemizde boy göstermiş siyasa adamlarına, her kesimden yöneticilere adanmalıdır diyorum. Çünkü, işlev açısından ele alınırsa, yukarıdaki cümle yalnız şairi değil, şiir okurunu da kavrayan bir öz taşıyor. Roman okurunu da, öykü okurunu da.

Hilmi Ziya Ülken, Cumhuriyet’in ilk yöneticilerinin büyük çoğunluğunun “littéraire” (edebi) yapıda kimseler olduklarını söylerdi. Bununla da onların düşünsel köklerden yoksun olduklarını, jestlere ve söz biçimlerine fazlaca bağlı olduklarını anlatmak isterdi. Ayrı bir konu bu. Ancak 1950’den sonra büyük bir yönetici kesimin (milletvekili, bakan, yüksek bürokrat) edebiyatla da, kültürle de hesaplarının kesik olduğu bir gerçek. Açış konuşmalarından, demeçlerden, söylevlerden, ”tekzip”lerden, genelgelerden bunun her gün yüzlerce kanıtı çıkarılabilir.

Oysa Cumhuriyet’in ilk yönetici kadrosunda, elbet o günlerdeki koşullar içinde, bir edebiyat oluşumundan geçmiş kimseler çoğunluktaydı. Üstelik o günlerde edebiyat yapıtlarına düşünce ürünü olarak da sarılınıyordu, sözgelimi bir Celâl Bayar (ki kuşağı içinde edebiyata ve kültüre en uzak olanlardan biridir) Ben de Yazdım adlı anılar kitabına Tevfik Fikret-Hüseyin Cahit Yalçın çatışmasını alabilmektedir. Atatürk’ün edebiyat düşkünlüğünü, şiir çevirileri yaptığını, dil sorunlarıyla yakından ilgilendiğini biliyoruz. İsmet İnönü için de öyle söyleyebiliriz. General Ali Fuat Erden’in anılarında, İsmet İnönü’nün daha Harbiye sıralarında çağının edebiyat yapıtlarını ve bazı filozofları (sözgelimi Schopenhauer’ı) okuduğu belirtilir. Son yıllardaki devlet adamlarının ve yüksek bürokratların ise, genellikle, edebiyattan, en geniş anlamıyla kültürden nasipsiz oldukları görülüyor. Daha önemlisi, bunlar, sadece nasipsiz değil, aynı zamanda edebiyata ve kültüre karşı isteksizdirler de.

John Kennedy’nin bir kitabıyla Pulitzer ödülü aldığını, J. Stalin’in dil üstüne ilginç görüşler getiren incelemeler yaptığını, L. Senghor’un şiirlerini, Mao Çe-Tung’un şiirlerini ve “yüz çiçek” kuramını, Pompidou’nun hazırladığı şiir güldestesini düşünün, bir de bizdeki yönetici kesimi oluşturan birkaç bin kişinin durumunu. Asturias, Claudel, Saint-John Perse, Nicolas Guillen, Octavio Paz, yabancı ülkelerde yurtlarını büyükelçi olarak temsil etmişlerdir. Bugün, bizde, edebiyat, kültür adamı olduğu için dışişlerinde görevli kılınmış tek bir temsilcimiz var mı? Çeşitli ülkelerle kültür anlaşmaları imzalanıyor. Gerçek anlamda bir kültür adamı var mı imzalayanlar arasında? Siyasa adamlarımız, yöneticilerimiz öteden beri siyasanın “insanları yönetme” tanımına bağlanmışlardır. Ama insanları nasıl tanıyacaklar o siyasacılar, o yöneticiler.
Bugün yurdumuzda öyle devlet daireleri vardır ki işe yeni başlamış genç memur adayına genel müdürüyle bir masada yemek yemek gerçekten sıkıcı gelebilecektir. Öyle gazeteler vardır ki genç düzeltmen başyazardan çok daha ekinlidir.
Gerçek bir diyalog, bir anlaşma kurulabilir mi bunlar arasında? Geçende adı sık sık edilen bir büyükelçiyle “iş ilişkisi” içinde görüşmem gerekmişti. Ertesi gün telefon etti, öyle sözler söyledi ki, hani diplomatik dilin gereklerini bir yana bırakalım, ortalama incelik kurallarının da çok altındaydı. Düşündüm, bu adam uzak ülkelerde yurdumuzu nasıl temsil ediyor diye. Kapıları görmüyordu bu adam. Her duvarda nasıl bir kapı açacaktı?

25 Şubat 1976
Cemal Süreya – Günübirlikler

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Kaybolmuş Bir Dilden Şarkılar, Yahudice – Ladino Şehir Müziği

Kapat