“Eğer anlaşılmak istemezseniz, önemsenmezsiniz de!..” John Locke’a Dair

Modern zamanların en önde gelen fikrî öncüleri arasında yer alan şahsiyetlerden birisi İngiliz Filozof John Locke (1632-1704)’tur. Britanya anayasacılığına damgasını vuran Locke, İngiltere’nin günümüzdeki yönetim yapısını şekillendiren olaylarla dolu olan (İç Savaş, Glorious Devrimi, Restorasyon, Hoşgörü Akti gibi) bir zaman aralığında yaşadı. Annesini çok küçük bir yaşta; taşralı bir avukat ve İç Savaş yıllarında Parlâmento Ordusu’nda subay olan babasını ilk gençlik yıllarında kaybetti. Ailesi zengin değildi, kendisi de hiçbir zaman büyük bir servet sahibi olmadı. Bu durum, belki de, büyük ölçüde mizacının bir sonucuydu. Locke, düşüncelerinin dönüştürücü gücünün ve etkileyiciliğinin farkında olmasına rağmen, sahne arkasında kalmayı sahnede bulunmaya tercih eden, son derece mütevazı yaradılışlı bir insandı.

Locke, ilk eğitimini özel olarak aldıktan sonra, Westminster Scholl’a gitti. Orada klâsik dilleri öğrendi, köklü bir bilim merakı edindi. Westminster’dan sonra, Oxford Christ Church College’a kabul edildi. Üniversitenin standartları ve atmosferi konusunda sert eleştirilerde bulunmasına rağmen, orada çok sayıda dost kazandı. Üniversite yıllarında hem Puriten hem de Royalist hocaların etkisi altında kaldı, aynı zamanda bilime eğilimini daha da geliştiren Descartes felsefesinden etkilendi. Krallık yönetimine dönüldüğü yıl, Christ Church’te özel öğretmenliğe başladı, bir yandan da tıp eğitimini sürdürdü. Locke, tıp eğitimini tamamlamadıysa da, kazandığı tıp bilgisinin büyük faydasını gördü. Sonraları Shaftesbury I. Kontu olan Lord Ashley’in önce tıbbî, ardında da genel konularda özel danışmanlığına getirildi. Bu, aynı zamanda, bir ideal ve fikir beraberliğine dayanan çok güçlü bir dostluğun başlangıcıydı. Amerika’daki kolonilerin en büyük toprak sahipleri arasında yer alan Lord, Locke’un ölümünden sonra yayımlanan Carolina’nın Temel Anayasaları (The Fundamental Constitutions of Carolina) adlı yapıtının hazırlanmasında etkili oldu. Locke, Lord Ashley’le birlikte çalıştığı ilk yıllarda, İnsan İdraki Üstüne Bir Deneme (An Essay on Human Understanding) adlı epistemolojik çalışmasının başlıca tezlerini formüle etti. Shaftesbury, Ticaret ve Yurtdışı Plantasyonlar Başkanlığı’na getirildiği zaman, onun özel danışmanlığını yürüttü ve bunu takiben yönetimde çeşitli görevler aldı. 1675-1679 yılları arasında, Fransa’da yolculuklar yaptı ve geniş ilgi alanını daha da derinleştirecek etkinliklerde bulundu. Daha sonra Shaftesbury’e geri döndü, rasyonaliteye önem veren bir Protestan olarak kafasını sürekli meşgul eden tıp ve dinsel hoşgörü konusundaki çalışmalarına devam etti. Ancak İngiltere’ye dönüşünden kısa bir süre sonra Kont Shaftesbury, krala karşı komplo hazırlamakla itham edildi ve tutuklandı. Ardından mahkemeye çıkarılan Kont, beraat ederek özgürlüğüne kavuşmasının ardından Hollanda’ya sığındı.

Kont’la ilişkisi İngiltere’yi Locke için de tehlikeli bir yer yapıyordu. Bundan dolayı, Kont’un Hollanda’ya sığınışından pek az bir zaman sonra Locke da, yedi yıl boyunca bir sürgün hayatı yaşayacağı Hollanda’ya gitti. Sürgünün ilk iki yılı zorlu geçti. 1683’te Kont’u kaybetti; 1684’te Oxford Christ Church College’tan atıldı. Kont’un ölümüne ve İngiltere’de olup bitenlere rağmen, Hollanda’daki geleneksel liberal iklimin de yardımı sayesinde, bütün siyasî bağlantılarını korudu ve 1688’deki kansız devrimin hazırlıklarına iştirak etti; devrimin arka plânda kalmayı tercih eden fikrî lideri oldu. Devrimin hemen ertesinde diğer sürgünlerle birlikte İngiltere’ye döndü ve sürgün yıllarının muhteşem ürünleri, Hoşgörü Üstüne Bir Mektup’u ve Yönetim Üstüne İki İnceleme’si, birbiri peşi sıra basıldı. İzleyen yıllarda, Lady Masham ve ailesiyle birlikte bir tür emeklilik hayatı yaşamaya başladı. Ancak, Whiglerin fikrî lideri olarak etkisini bütün ağırlığıyla hissettiriyordu. Nitekim, İngiliz eğitim sisteminde büyük bir reformun yolunu açan Eğitim Üstüne Düşünceler (Thoughts Concerning Education) adlı etkili eserini bu yıllarda kaleme aldı. 1695’ten sonra kendini pek zorlamayan idarî görevler aldı. Politikayla ilişkisini hiç kesmedi. Bu arada, Hoşgörü Üstüne Dördüncü (ve sonuncu) Mektup’u yazmaya başladı; fakat bu eserini tamamlamaya fırsat bulamadı. Kısa bir özetini verdiğimiz Locke’un hayatı son derece sade çizgilere sahiptir. Ebeveynini erken yaşlarda kaybetmiş olması gibi bazı dramatik unsurlara rağmen, filozof, aslında sakin ve saygıdeğer bir hayat yaşadı. Büyük iniş çıkışlar, çoğu büyük fikir adamı için söz konusu olan ve başarıyı daha çarpıcı kılan trajik durumlar, Locke’un hayatında hiç yer almadı. Söz gelişi, aşırı ölçüde karmaşık ve kötü olan siyasî ortamda, Whiggism’in önderi olan Kont Shaftesbury’le organik bağlarının ve dostluğunun bulunması, aynı hareketin entelektüel lideri olması, onun sürgün yıllarında bile çok ciddî sıkıntılar çekmesine ve tehlikeler atlatmasına yol açmadı.

Ancak, kendimizi farklı bir bakış açısına yerleştirdiğimizde, Locke’un hayatını bambaşka bir gözle değerlendirmemiz de mümkündür. Bu hayat, aslında olağanüstü maceralı, Thomas I. Cook’un ifadesiyle, müthiş denebilecek ölçüde verimli bir hayattır. Locke’un edebiyat ve güzel sanatlar dışında, insan yaratıcılığının belli başlı bütün alanlarına katkıda bulunduğunu belirtmek bile, bu konuda bir fikir verebilir. Onun faaliyet alanı, öğretmenin, doktorun, araştırmacının, yöneticinin, sahne arkasındaki politikacının, ilâhiyatçının ve filozofun bütün etkinliklerini kapsayacak genişliktedir. O, aynı zamanda, bilime ve teknolojinin gelişimine dev katkılarda bulunmuş olan Royal Society’nin ilk ve en önde gelen üyelerinden birisidir.

Çalışmalarının hiçbir zaman teorik düzlemde kalmamış olması da ayrıca heyecan verici bir şeydir. Bazı eleştirmenler, onun siyaset pratiğiyle yakın bağlantılarının felsefesinin spekülatif değerini azalttığını ileri sürseler bile, bu iddiaların, Locke’un özellikle siyaset felsefesinin yüzyıllara taşan sonuçları düşünüldüğünde, filozofa büyük bir haksızlık olduğu muhakkaktır. Kaldı ki, böyle bir etkiyi sağlayan faktörlerden birisinin, Locke’un hükümet etmenin kökenlerini, sınırlarını ve problemlerini sadece saf akıl yürütmeyle değil, empirik yöntemden (tecrübeden) hareketle de kavraması olduğu söylenebilir. İşte bu yüzden, onun siyaset felsefesindeki muhteşem klâsiği, Yönetim Üstüne İki İnceleme, devletin doğasına ilişkin hakiki bir anlayışla derin felsefî sezgiyi birleştirmiş bir çalışma olarak nitelenmektedir. Bu çalışmanın ve bir bütün olarak Locke’un hoşgörü savunusunu da içeren siyaset felsefesinin etkileri öylesine muazzamdır ki, Locke’un gerek bilgi, gerekse siyaset teorisine yöneltilen eleştirilerin haklılığı ne olursa olsun, onun modern zamanların ruhuna mührünü vurmuş olan fikir adamlarının en başında geldiğini söylemek hiç de mübalâğa sayılamaz. Bu tür bir yargıyı mübalağalı bulanlara, Locke’un eserinin hem İngiliz yönetim geleneğinin gelişimindeki hem de Amerika Birleşik Devletleri’nin Anayasa sisteminin kuruluşundaki ve evrimindeki hiç kimseyle karşılaştırılamayacak etkilerini hatırlatmak gerekir. Ama bunun için daha iyi bir yol, doğrudan Locke’un eserine gitmektir. Hoşgörü Üstüne Bir Mektup, bu konuda iyi bir başlangıç olacaktır.

 

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
İnsanlık ve Kutsal-Dışı Dünyanın Kuruluşu – Georges Bataille

Kapat