“Açıklama boştur, ama duyu kalır…”Felsefe ve Roman – Albert Camus

Uyumsuzun kısıntılı havasında sürdürülen bütün bu yaşamlar, gücünden canlılık aldıkları, derin ve sürekli bir düşünce olmasa, ayakta duramazlardı. Burada, bu ancak eşsiz bir bağlılık duygusu olabilir. Savaşların en saçmaları ortasında görevlerini yerine getiren bilinçli insanlar gördük; çelişkiye düştüklerine inanmıyorlardı. Hiçbir şeyi gizlememek söz konusuydu da ondan. Dünyanın uyumsuzluğunu sürdürmekte metafizik bir mutluluk vardır. Fetih ya da oyun, sayılmaz aşk, uyumsuz başkaldırma, kişinin daha baştan yenik düştüğü bir savaş alanında onuruna sunduğu saygılar bunlar.

Yalnızca savaş kuralına bağlı kalmak söz konusudur. Bu düşünce bir varlığı beslemeye yetebilir; koca uygarlıkları ayakta tuttu, tutuyor. Savaş yadsınmaz. Ondan ölmek, ya da onunla yaşamak gerek. Uyumsuz için de böyle; onunla soluk almak söz konusu; derslerini anlamak, bedenlerini yeniden bulmak söz konusu. Bu bakımdan, başlıca uyumsuz sevinç, yaratımdır. “Sanat ve yalnız sanat,” der Nietzsche, “gerçeğin elinden ölmemizi önleyecek bir şey varsa, o da sanat.”

Burada betimlemeye, birçok yönlerini sezdirmeye çalıştığım deneyde, bir başkasının bundan öldüğü yerde, bir acı belirivereceği kuşku götürmez. Çocukça unutuşu aramak, doygunluğa yönelmek yankısız kalan şeylerdir şimdi. Ama insanı dünya karşısında ayakta tutan sürekli gerilim, her şeyi bağrına basmaya iten düzenli taşkınlık, içimizde başka bir ateş bırakır. O zaman bu evrende yapıt, bilincini ayakta tutmak, onun serüvenlerini görüp göstermek için tek şansımızdır. Yaratmak, iki kez yaşamaktır. Proust’un bocalamalı ve sıkıntılı aramasının, o pek özenli çiçek ve sıkıntı koleksiyonunun başka hiçbir anlamı yoktur, öte yandan, oyuncunun, fatihin ve bütün uyumsuz insanların yaşamlarının bütün günlerinde giriştikleri sürekli ve değer biçilmez yaratımdan daha ilerilere de götürmez. Hepsi de kendi gerçekleri olan gerçeği oynamaya, yinelemeye, yeniden yaratmaya çalışır. Hepimiz, eninde sonunda, gerçeklerimizin görünüşüne bürünürüz. Ölümsüze sırt çevirmiş bir insan için, bütün yaşam uyumsuzun maskesi altında ölçüsüz bir oyundan başka bir şey değildir. Yaratım, büyük oyundur.

Bu insanlar ilkin bilirler, sonra bütün çabaları yanaştıkları yarınsız adayı dolaşmaya, büyütmeye, zenginleştirmeye yönelir. Ama ilkin bilmek gerekir. Çünkü uyumsuzun bulunuşu gelecekteki tutkuların oluşup geçerlik kazandıkları bir duruş evresiyle birleşir. Dinsiz insanların da Oliviers dağları vardır. Onların dağı üzerinde de, uyumamak gerekir. Uyumsuz insan için, açıklamak ve çözmek değil, duymak ve betimlemek söz konusudur artık. Her şey açık görüşlü ilgisizlikle başlar.

Betimlemek, işte uyumsuz bir düşüncenin son tutkusu budur. Bilimin kendisi de aykırılıklarının sonuna gelince, önermeleri bırakır, olayların hep el değmemiş bir durumda kalan görünümünü seyredip çizmek üzere durur. Yürek de böylece dünyanın yüzleri önünde bizi coşturan bu coşkunluğun bize onun derinliğinden değil, çeşitliliğinden geldiğini öğrenir. Açıklama boştur, ama duyu kalır, onunla birlikte incelik bakımından tükenmez bir evrenin sonu gelmez çağrıları da kalır. Burada sanat yapıtının yeri anlaşılıyor.

Sanat yapıtı bir deneyin ölümünü, aynı zamanda da çoğalımını belirtir. Çevrenin daha önce belirlediği yönelimlerin; bedenin, tapınakların alınlığındaki tükenmez imgenin, biçimlerin ya da renklerin, sayının ya da üzüntünün, tekdüze ve tutkulu bir yinelemesi gibidir. Öyleyse yaratıcının görkemli ve çocuksu evreninde bu denemenin başlıca yönelimlerini yeniden bulmamız nedensiz değil. Bunu bir simge olarak görmek, sanat yapıtının en sonunda uyumsuza bir sığınak gibi görülebileceğini sanmak doğru olmaz. Aslında uyumsuz, bir oluştur ve yalnız betimlenmesi söz konusudur. Düşüncenin derdine bir çıkış yolu sağlamaz. Tersine, bu derdi bir insanın bütün düşüncesine yansıtan belirtilerden biridir. Ama, ilk olarak, tinsel varlığı kendi içinden çıkarır ve başkasının karşısına koyar, orda silinsin diye değil, ona herkesin gittiği çıkışsız yolu sarsılmaz bir parmakla göstermek için. Uyumsuz uslama evresinde, yaratım ilgisizlik ve buluşun ardından gelir. Uyumsuz tutkuların ileri atıldıkları, uslamanın durduğu noktayı belirtir. Böylece yaratımın bu denemedeki yeri doğrulanmış olmaktadır.

Sanat yapıtında uyumsuza bağlanmış düşüncenin bütün çelişkilerini yeniden bulmamız için yaratıcıda da, düşünürde de aynı olan kimi yönelimleri gün ışığına çıkarmak yetecektir. Gerçekten de bu kafaları akraba yapan, birbirlerinin aynı sonuçlardan çok, hepsinde aynı olan çelişkiler. Düşünce ve yaratım için de böyle, insanı bu tutumlara yönelten şeyin aynı sıkıntı olduğunu söylemek bile fazla olur belki. Başlangıçta aynı noktada birleşmeleri bundandır. Ama uyumsuzdan yola çıkan bütün düşünceler içinde, pek azının burada ayakta kaldıklarını gördüm. Yalnız uyumsuzun malı olanı da onların uzaklaşmaları ya da sadakatsizlikleriyle daha iyi ölçtüm. Buna koşut olarak, şunu sormalıyım kendime; uyumsuz bir yapıt olabilir mi?

Sanatla felsefe arasındaki eski karşıtlığın saymacalığı üzerinde fazla durmak yersiz. Fazla kesin bir anlama çekmek istemek yanlıştır kuşkusuz. Yalnız bu iki daldan her birinin kendi özel iklimi bulunduğunu söylemek istersek, doğru olur; ama ayrıntılara girmediğimiz sürece doğru olur. Kabul edilebilecek biricik kanıt, öğretisinin içine kapanmış felsefeciyle yapıtının karşısında yer almış sanatçı arasında gösterilen çelişkideydi. Ama bu, burada bizim ikinci derecede saydığımız belirli bir sanat ve felsefe biçimi için geçerliydi. Yaratıcısından kopmuş bir sanat düşüncesi, yalnızca gününü doldurmuş bir anlayış değildir, yanlıştır da. Filozofun sanatçıya karşıtlığını göstermek için, hiçbir filozofun hiçbir zaman ortaya birden fazla öğreti çıkarmadığını söylerler. Ama bu, hiçbir sanatçının hiçbir zaman değişik yüzler altında birden fazla şey anlatmadığı ölçüde doğrudur. Sanatın anlık kusursuzluğunu, yenileşme zorunluluğunu ancak önyargı doğrulayabilir. Çünkü sanat yapıtı da bir çelişkidir ve büyük yaratıcıların ne denli tekdüze olabileceklerini herkes bilir. Tıpkı düşünür gibi sanatçı da yolunu seçer ve yapıtında oluşur. Bu geçişme estetik sorunlarının en önemlisini çıkarır karşımıza. Üstelik, düşüncenin amaç birliğine inanan bir kimse için, yöntemlere ve nesnelere göre yapılan bu ayrımdan daha boş bir şey yoktur. İnsanın anlamak ve sevmek için seçtiği dallar arasında sınırlar yoktur. İç içe girer, aynı bunalımda birbirlerine karışırlar.

Başlangıçta bunu söylemek zorunludur. Uyumsuz bir yapıt doğabilmesi için, düşüncenin, en açık en uyanık biçimiyle, ona karışmış olması gerekir. Ama aynı zamanda da orda hiç belirmemesi, belirirse düzenleyici zekâ olarak belirmesi gerekir. Bu aykırılık uyumsuza göre açıklanır. Sanat yapıtı, zekânın somutu uslamaktan vazgeçmesinden doğar. Etselin yengisini belirtir. Uyanık düşüncedir onu kışkırtan, ama bu edimde kendinden vazgeçer. Betimlenen şeye geçerli olmadığını bildiği, daha derin bir anlam eklemek gibi bir eğilime boyun eğmeyecektir. Sanat yapıtı zekânın bir dramını kişileştirir, ama bunun kanıtını ancak dolaylı olarak sunar. Uyumsuz yapıt bu sınırların bilincine varmış bir sanatçı ve somutun kendi kendinden fazla hiçbir anlam taşımayacağı bir sanat ister. Bir yaşamın amacı, anlamı ve avuntusu olabilir. Yaratmak ya da yaratmamak, hiçbir şeyi değiştirmez bu. Uyumsuz yaratıcı, yapıtına bağlanmaz. Ondan vazgeçebilir; bazı bazı vazgeçtiği de olur. Bir Habeşistan yeter.

Bunu aynı zamanda bir estetik kuralı olarak da görebiliriz. Gerçek sanat yapıtı her zaman insansal ölçüdedir. Her şeyden önce “daha az” söyleyendir. Bir sanatçının toplu deneyiyle onu yansıtan yapıt arasında, Wilhelm Meister ile Goethe’nin olgunluğu arasında belirli bir ilişki vardır. Yapıt bir açıklama yazınının süslü kâğıdına bütün deneyi geçirdiğini ileri sürdü mü bu ilişki kötüdür. Yapıt yalnızca deneyden yontulmuş bir parça, iç parıltının sınırlanmadan özetlendiği bir elmas yüzeyi olduğu zaman iyidir bu ilişki. Birinci durumda, fazlalık vardır, ölümsüzlük savı vardır. İkincisinde, zenginliği sezilen bütün bir deneyin söylenmeden anlatılışı dolayısıyla yapıt verimlilik kazanır. Uyumsuz sanatçı için sorun, “yapabilme”yi aşan bir “yaşayabilme” kazanmaktır. Sözün kısası, burada yaşamanın, düşünmek olduğu kadar da duymak olduğu anlaşıldığına göre, bu iklimde büyük sanatçı bir büyük yaşayıcıdır. Yapıt bir düşünce dramını cisimlendirir. Uyumsuz yapıt, düşüncenin üstün etkilerinden vazgeçişini, artık yalnız görünüşleri işleyen ve akılsal dayanağı olmayanı imgelerle örten zekâ olmaya boyun eğişini gösterir. Dünya açık olsaydı, sanat olmazdı.

Gözler kamaştırıcı alçak gönüllülüğü içinde yalnız betimlemenin egemen olduğu biçim ya da renk sanatlarından söz etmiyorum burada. Anlatım düşüncenin bittiği yerde başlar. Tapınakları ve müzeleri dolduran o boş gözlü delikanlıların felsefeleri devinimlere konulmuştur. Uyumsuz bir insan için, bütün kitaplıklardan daha öğreticidir. Başka bir bakımdan, müzik için de böyledir. Öğreticilikten yoksun bir sanat varsa, o da müziktir. Matematiğe o kadar yakındır ki, nedensizliğini ondan almadığını ileri sürmek zordur. Tinsel varlığın belirli ve ölçülü yasalara göre kendi kendisiyle oynadığı bu oyun sesli bir uzamda geçer, bu uzam bizim uzamımızdır, ama onun ötesinde titreşimler insan dışı bir evrende birbirlerini bulurlar. Bundan daha arı duyu yoktur. Bu örnekler fazlasıyla basit. Uyumsuz insan bu düzenleri ve bu biçimleri kendi malı sayar.

Ama burada açıklama eğiliminin en büyük eğilim olarak kaldığı, düşün kendi kendini sunduğu, sonucun nerdeyse kesin, kaçınılmaz olduğu bir yapıttan söz etmek isterdim. Roman yaratımını söylemek istiyorum. Uyumsuz, romanda tutunabilir mi, tutunamaz mı, bunu araştıracağım.

Düşünmek, bir dünya yaratmak istemektir her şeyden önce (ya da kendi dünyasını sınırlandırmak, bu da aynı kapıya çıkar). Özlemine göre bir uzlaşma alanı, akılsal dayanaklarla sarılı, ya da dayanılmaz kopuşu çözümlemeyi sağlayacak örneksemelerle aydınlanmış bir evren bulmak üzere, insanı deneyinden ayıran temel uymazlıktan yola çıkmaktır. Bir filozof, Kant bile olsa, yaratıcıdır. Kişileri, simgeleri ve gizli eylemi vardır. Sonuçlanmaları vardır. Buna karşılık, görünüşler ne olursa olsun, romanın şiiri ve denemeyi geride bırakması, sanatın daha geniş bir biçimde akılsallaştırılmasını gösterir. Yanlış anlaşılmasın, her şeyden önce en büyükleri söz konusu. Bir türün verimliliği ve büyüklüğü çoğu zaman o tür içinde yazılmış süprüntülerle ölçülür. Kötü romanların sayısı, en iyilerin büyüklüğünü unutturmamalı. En iyileri, evrenlerini kendileriyle birlikte taşırlar. Romanın kendi mantığı, kendi uslamaları, kendi sezgisi, kendi konutları vardır. Aydınlık istemleri de vardır.

Yukarda sözünü ettiğim alışılmış karşıtlık bu özel durumda daha da az geçerlidir. Felsefeyi yaratıcısından ayırmanın kolay olduğu çağlarda geçerliydi. Bugün, düşünce evrensele varmak savında değil artık, en iyi tarihi de pişmanlıklarının tarihi olurdu; bugün biliyoruz ki, öğreti, geçerli olduğu zaman, kurucusundan ayrılmaz. Bir yanıyla Ethique bile uzun ve güçlü bir iç dökmeden başka bir şey değildir. Soyut düşünce en sonunda etten desteğine kavuşur. Aynı biçimde, bedenin ve tutkuların romansal oyunları da bir dünya görüşünün istemlerine biraz daha fazla uydurulmakta, “öyküler” anlatmıyor artık yazar, evrenini yaratıyor. Büyük romancılar filozof romancılardır, yani “savlı” yazarların karşıtıdırlar. Balzac, Sade, Melville, Stendhal, Dostoyevski, Proust, Malraux, Kafka bunlardan birkaçıdır.

Ama uslamalarla değil de daha çok imgelerle yazmayı seçmeleri hepsinde bulunan bir düşünceyi ortaya çıkarır; her türlü açıklama ilkesinin yararsızlığına, duyulur görünüşün öğretici “bildirisine” inanmışlardır. Yapıtı hem bir son, hem de bir başlangıç olarak görürler. Çoğu zaman söylenmemiş bir felsefenin sonuçlanması, açıklanması ve taşlanmasıdır yapıt. Ama ancak bu felsefenin söylenmeden belirtilmiş yanlarıyla tamdır. Kısacası, eski bir konunun şu değişik biçimini, azıcık bir düşüncenin yaşamdan uzaklaştırdığı, ama çoğunun oraya getirdiği yönelimi haklı çıkarır. Gerçeği yüceltmeye gücü yetmeyen düşünce, onu yansıtmakta karar kılar. Söz konusu edilen roman aynı zamanda hem görece, hem de tüketime olan, aşkın bilgisine son derece benzeyen bilginin aracıdır. Romansal yaratımda aşkın ilk hayranlığı ve verimli oluşumu vardır.

Hiç değilse, başlangıçta gördüğüm etkileyici yanları bunlar. Ama sonradan intiharlarını seyredebildiğim şu alçalmış düşünce prenslerinde de görüyorum bunları. Beni ilgilendiren şey, onları kuruntunun ortak yoluna yönelten gücü tanıyıp betimlemek, öyleyse, burada da aynı yöntemi kullanacağım. Onu daha önce kullanmış olmak, uslamamı kısaltmamı, onu fazla gecikmeden kesin bir örnek üzerinde özetlememi sağlayacak. Dayanağı olmadan yaşamayı kabullenince, dayanağı olmadan çalışmaya ve yaratmaya da razı olunabilir mi, bu özgürlüklere hangi yol götürür insanı, bunu bilmek istiyorum. Evrenimi düşsel görüntülerden kurtarmak, onu yalnız varlığım yadsıyamadığım etin gerçekleriyle doldurmak istiyorum. Uyumsuz yapıt yaratabilir, bir başka tutum seçmektense yaratıcı tutumu seçebilirim. Ama bir uyumsuz tutum olduğu gibi kalmak için nedensizliğinin bilincinde kalmalıdır. Yapıt için de böyle. Burada uyumsuzun buyruklarına saygı gösterilmiyorsa, uyumsuz kopmayı ve başkaldırmayı örneklendirmiyorsa, kuruntular uğrunda kurban vermeden umudu uyandırıyorsa, artık nedensiz değil demektir. Artık ondan kopamam. Yaşamım onda bir anlam bulabilir; bu önemsiz bir şey. Uyumsuz, bir insan ömrünün görkemliliğini ve yararsızlığını tüketen şu kopma ve tutku işlemi değildir artık.

Açıklama eğiliminin en güçlü eğilim olduğu yaratımda, bu eğilim aşılabilir mi o zaman? Gerçek dünya bilincinin en güçlü olduğu düşsel dünyada, sonuca bağlama isteği uğrunda kurban vermeden uyumsuza bağlı kalabilir miyim? Son bir çabayla göz önüne alınacak bir sürü sorun. Ne anlama geldikleri daha önce anlaşılmıştı. Son bir yanılsama uğruna ilk ve güç öğretisinden el çekmekten korkan bir bilincin son kaygıları bunlar. Uyumsuzun bilincine ermiş insanın benimseyebileceği tutumlardan biri olarak görülen yaratım için geçerli olan şey, önüne serilen bütün yaşama biçimleri için de geçerlidir. Fatih, ya da oyuncu, yaratıcı ya da Don Juan, yaşama çabalarının bu çabanın anlamsız niteliğinin bilincine varılmadan işlemeyeceğini unutabilirler. Pek çabuk alışır insan. Kişi mutlu yaşamak için para kazanmak ister, sonra bir yaşamın bütün çabası ve en iyi yanı bu paranın kazanılmasında toplanır. Mutluluk unutulmuş, araç da amaç sayılmıştır. Aynı biçimde fatihin bütün çabası da, önceleri daha büyük bir yaşama doğru bir yoldan başka bir şey olmayan hırsa doğru akacaktır. Don Juan da yazgısına boyun eğecek, büyüklüğü ancak başkaldırmasıyla geçerli olan bu yaşamla yetinecektir. Biri için bilinç, öteki için başkaldırma, her iki durumda da uyumsuz yitirilmiştir. İnsan yüreğinde öyle yılmaz umutlar vardır ki. En yoksun insanlar bile sonunda yanılsamaya boyun eğerler, bazı bazı. Esenlik gereksiniminin zorla benimsettirdiği bu doğrulama, varlıkçı razı oluşun kan kardeşidir. Böylece, ışıktan Tanrılar ve çamurdan putlar vardır. Ama bizim bulmak istediğimiz, insan yüzlerine götüren orta yoldur.

Buraya kadar, uyumsuz gereksinim üzerinde en iyi bilgiyi onun başarısızlıkları verdi bize. Aynı biçimde, aydınlanmak için, roman yaratımının da tıpkı bazı felsefelerdeki bulanıklığı sunabileceğini görmek yetecektir, öyleyse, düşüncemi açıklamak için, uyumsuzluk bilincini belirten ne varsa, hepsini bir araya getiren, yola çıkışı aydınlık, iklimi açık olan bir yapıt seçebilirim. Sonuçları bize bilgi verecektir. Burada uyumsuza saygı gösterilmemişse, imge oyununun hangi dolambaçlı yoldan sokulduğunu bileceğiz. O zaman kesin bir örnek, bir yönelim, yaratıcının bir sadıklığı yetecektir. Bundan önce daha geniş bir biçimde yapılan bir çözümlemeye eş bir çözümleme söz konusudur.

Dostoyevski’nin gözde bir yönelimini inceleyeceğim. Aynı biçimde, başka yapıtları da inceleyebilirdim. Ama bu yapıtla, söz konusu edilen varlıkçı düşüncelerde olduğu gibi, sorun doğrudan doğruya, büyüklük ve coşkunluk yönünden ele alınmıştır. Bu koşutluk amacım bakımından yararlı.

Albert Camus
Sisyphos Söyleni
(Le Mythe de Sisyphe)
Fransızca’dan Çeviren: Tahsin Yücel

Yorum yapın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Önceki yazıyı okuyun:
Balkanlar ve Ortadoğu’dan Dans Müzikleri: Tim Rayborn “Veils of Light” albümü

Kapat