İnsanlık ve Kutsal-Dışı Dünyanın Kuruluşu – Georges Bataille

Şu an için, daha önce yazdıklarıma daha sağlam bir temel vermeye çalışmayacağım. Daha önce yazılanlar zekanın, en azından onun ayrıcalıklı alanı olan ayrıklık alanının dışındaki baskınını içermektedir. Daha fazla beklemeden, kendimizi dayandırabileceğimize inandığımız bu katı cisim alanına geçmek istiyorum.

1) Nesnenin konumu: alet.

Nesnenin, hayvansallığın içinde verilmeyen konumu aletlerin insansal kullanımı içinde verilmiştir. En azından aletler ara unsurlar olarak amaçlanan sonuca uyarlanmışsa bu aletleri kullananlar onları geliştirmişlerse. Bilincin aletleri nesneler olarak, belirsiz süreklilik içindeki kesilmeler olarak ortaya koyması, aletlerin amaçlar için hazırlanmış olmaları ölçüsündedir. Hazırlanan alet değil – ben’in görünen biçimidir.

Alet, öznenin, ayırdettiği unsurların yapısını aldığı, dünyanın yapısını aldığı ve orada ‘suyun su içinde olması gibi süregittiği bir dünyanın içine dışsallığı sokar. Öznenin katıldığı unsur dünya, bir hayvan, bir bitki ona bağımlı değildir (aynı şekilde, özne doğrudan, katıldığı unsura bağımlı olamaz). Ama alet onu kullanan, onu belirlenmiş bir sonuç için keyfine göre dönüştüren insana bağımlıdır.

Aletin, -özne veya dünya, veya özne veya dünya ile aynı anlamdaki unsurlar gibi- kendi içinde anlamı yoktur ama yalnızca tahmin edilen amaca göre anlamı vardır. Aleti üretmek için geçen zaman, doğrudan onun faydalılığını, bir amaçla onu kullanan kişiye bağımlılığını ve bu amaca olan bağımlılığı ortaya koyar; aynı zamanda amacın ve aracın açık farklılığını ortaya koyar ve bu farklılığı, ortaya çıkışının gösterdiği aynı düzlem üzerinde ortaya koyar. Ne yazık ki amaç böylece araç düzleminde, faydalılık düzleminde verilmiş olmaktadır. Dilin en dikkat çekici ve en belirgin yanılgılarından biri buradadır. Bir aletin kullanımının amacı her zaman aletin kullanımıyla aynı anlama sahip olmuştur sırası geldiğinde bir faydalılık ona ayrılmıştır ve bu böylece sürüp gider. Çubuk bir bitkinin gelişmesi için toprağı kazıyor, bitki yenilmek için işleniyor, bitkiyi işleyen kişinin yaşamını sürdürmek için yeniliyor… Sonsuz bir göndermenin saçmalığı yalnızca hiçbir şeye yaramayacak olan gerçek bir amacın eşdeğer saçmalığını doğruluyor. ‘Gerçek bir aracın’ yeniden getirdiği şey, suyun su içinde olması gibi dünyanın içinde kaybolmuş sürekli varlıktır yoksa, aletinki kadar açık biçimde ayrık bir varlık söz konusu olsaydı, anlamın faydalılık düzleminde, alet düzleminde aranması gerekirdi, bu artık ‘gerçek bir amaç’ olmayacaktır. Yalnızca, içinde varlıkların belirsizce kaybolduğu bir dünya gereksizdir, hiçbir şeye yaramaz, yapacak hiçbir şeyi yoktur ve hiçbir anlama gelmez yalnızca bu dünyanın başka bir şeyi amaçlamadan kendi içinde değeri vardır, bu başka şeyin de başka bir şey için değeri vardır ve bu böylece sürüp gider.

Aksine nesnenin belirsiz sürekliliği kesen, içkinliğe veya varolan ve aşkınlaştırdığı her şeyin akışına karşı çıkan bir anlamı vardır. Nesne kesinlikle özneye, içkinliğin içinde kaybolmuş olan bana yabancıdır. Nesne öznenin malı ve şeyidir ama onun tarafından içine daha az girilemez değildir. öznenin nesne hakkında sahip olduğu eksiksiz, açık ve ayrık bilgi tamamen dışsaldır, imalata benzemektedir1 yaptığım nesnenin ne olduğunu biliyorum, ondan başka bir benzer yapabilirim; bir saatçinin saat yapması gibi (veya taş devrindeki bir insanın kesici bir taş ağzı yapması gibi) kendime benzer bir varlık yapmam ve aslında kendim olan varlığın ne olduğunu bilmiyorum; aynı şekilde bu dünyanın ne olduğunu da bilmiyorum, hiçbir şekilde bir başka dünya üretemem.

Bu dışsal bilgi belki de yüzeyseldir, ama yalnızca bu bilginin, insanın nesnelere (bilginin belirlediği) olan uzaklığını azaltma gücü vardır. Bilgi, bu nesneler bize kapalı kalmayı sürdürseler de, bize en yakın ve en bildik olan şeydir.

2) Nesneler düzlemindeki içkin unsurların konumu.

Dışarıdan açık ve seçik tanınan nesnenin konumu genel olarak, bir nesneler alanını, bir dünyayı ve üzerinde, en azından görünürde, ilke olarak aynı şekilde tanınamıyan şeyin açık ve seçik yerleştirilebildiği bir düzlemi gösterir. Böylece insanlar, değişmez, basit ve yapılabilen şeyleri belirleyerek, sanki bu şeyler, çubukla, yontulmuş taşla karşılaştırılabilirmiş gibi ortaya çıktıkları düzlemde, hayvanlar, bitkiler, diğer insanlar ve sonuç olarak kendini belirleyen özne gibi, dünyanın sürekliliği içinde varolan ve varlığını sürdüren unsurları belirlemişlerdir. Diğer bir anlatımla bu, kendimizi açık ve seçik olarak ancak kendimizi dışarıdan başka biri olarak gördüğümüz anda tanıdığımız anlamına gelir. Bu, öncelikle diğerini, imal edilmiş şeylerin bize ayrık olarak görüldüğü düzlemde ayırdetmemiz koşuluyla mümkündür.

Özne ile aynı yapıdaki unsurların veya öznenin kendisinin nesneler düzlemi üzerindeki bu girişi her zaman geçicidir, belirsizdir ve eşitsiz bir biçimde tamamlanmıştır, ama bu görece geçicilik, içkin unsurların dışarıdan nesneler olarak görüldüğü bir bakış açısının kesin bir sonuca götüren olabilirliğinden daha az önemlidir. Sonunda her görünümü -özne (kendimiz), hayvan, tin, dünya- aynı anda hem içeriden, hem dışarıdan, kendimize göre hem süreklilik hem de nesne olarak görüyoruz.2

Dil, dışarıdan açık ve seçik tanınabildiği ölçüde özne nesnenin ve nesnel olarak ele alınabilen öznenin kategorisini bir düzlemden diğerine geçerek tanımlar. Ama bir unsurun ayrık durumu açısından açık olan bu yapının nesnelliğinin belirsizliği sürüyor bu unsur hem bir öznenin ve hem de bir nesnenin tüm özelliklerini korur. Aletin aşkınlığı ve kullanımına bağlı olan yaratıcı yetisi karışıklık içinde hayvana, bitkiye, meteora atfedilmiştir hepsi de eşit olarak dünyanın bütünlüğüne atfedilmiştir.3

3) Şeylerin “özne” olarak konumu.

Bu ilk karışıklık kurulduktan ve bir özneler nesneler düzlemi tanımlandıktan sonra, aletin kendisi gerektiğinde buraya yerleştirilebilir. Aletin kendisi olan nesne de bir özne nesne olarak ele alınabilir. Bu şekilde nesne, öznenin niteliklerini alır ve onlara verilen nesne aşkınlığının süreklilikten çıkardığı bu hayvanların, bu bitkilerin, bu meteorların veya bu insanların yanında yer alır. Dünyanın bütününe göre sürekli hale gelir ama onu imal edenin kafasında olduğu gibi ayrık olarak kalır bir insan, ona uygun gelen anda, bu nesneyi, bir oku, ondan işlem yapma gücünü ve okun aşkınlığını almadan, bir benzeri olarak kabul edebilir. Sınırda, bu şekilde yer değiştiren bir nesne, onu öngören kişinin imgeleminde kendi olduğu şeyden farklı değildir onun gözünde bu ok kendisi gibi hareket edebilir, düşünebilir ve konuşabilir.

4) En üstün varlık.

Şimdi dünyayı sürekli varoluş açısından (içtenliklerine, derin öznelliklerine göre) ele alan insanları gözümüzde canlandırırsak, aynı zamanda onlara ‘hareket edebilen, düşünebilen ve konuşabilen’ bir şeyin (tam da insanların yaptığı gibi) özelliklerini atfetmenin gerekliliğini görmek zorundayız. Bu bir şeye indirgemenin içinde dünya hem ayrık bireyselliğin ve hem de yaratıcı gücün biçimini almaktadır. Ama kişisel olarak ayrık olan bu güç aynı zamanda kişisiz, ayrımsız ve içkin varoluşun tanrısal özelliğine sahiptir.

Bir anlamda dünya hala temel olarak açık sınırı olmayan içkinliktir (varlığın belirsizce varlığın içine akması, suların, suların içindeki değişken varlıklarını düşünüyorum). Öyle ki, ayrık ve sınırlı bir ‘en üstün varlık’ın, dünya içinde bir şey olarak durumu öncelikle bir yoksullaşmadır. Bir ‘en üstün varlık’ın yaratılması içinde kuşkusuz hepsinden daha büyük bir değeri tanımlamak istenci vardır. Ama bu artırma arzusu bir azalma sonucunu doğurur. ‘En üstün varlık’ın nesnel kişiliği onu, dünyanın içinde sanki kendisi aynı anda özneler ve nesnelermiş ama onlardan açıkça ayrıymış gibi aynı yapıdaki diğer kişisel varlıkların yanına yerleştirir, insanlar, hayvanlar, bitkiler, yıldızlar, meteorlar… Eğer aynı anda hem şeyler ve hem de öz varlıklarsa, diğerleri gibi dünyanın içinde ve diğerleri gibi ayrık olan bu türdeki bir ‘en üstün varlık’ın yanında ele alınabilirler. Aralarında son bir eşitlik yoktur. Tanım olarak ‘en üstün varlık’ egemen bir saygınlığa sahiptir. Ama hepsi, içinde içkinliğin ve kişiliğin birbirlerine karıştığı aynı türdendirler, hepsi tanrısal ve işlemsel bir güçle donanmış olabilirler, hepsi insanın dilini konuşabilirler. Ama, her şeye rağmen öz olarak bir eşitlik düzeyi üzerinde sıralanırlar.

Bu istemsiz yoksullaşmanın ve sınırlanmanın altını çizmek zorundayım Hıristiyanlar bugün, ‘ilkellerin bir parça anısını korudukları çeşitli ‘üstün varlıklar’ da inandıkları Tanrı’nın ilk bilincini tanımakta tereddüt etmemektedirler, ama bu bilinç bir açılma değildir, aksine bu, ödünlemesiz bir tür hayvansal duygunun sönüşüdür.

5) Kutsal

Tüm halklar kuşkusuz bu ‘en üst varlık’ı tasarladılar ama işlem her yerde başarısızlığa uğramış görünüyor. İlkel insanların ‘en üst varlık’ı görünüşte, bir gün Museviler’in Tanrısı’nın ve daha sonra Hıristiyanların Tanrısının elde edeceği saygınlığa benzer bir saygınlığa sahip olamadı. Her şey sanki işlem süreklilik duygusundan çok güçlü olduğu bir zamanda gerçekleşmiş gibi, sanki canlı varlıkların ve dünyanın hayvansal veya tanrısal sürekliliği, nesnel bir bireyselliğe ilk ve beceriksiz bir indirgeme denemesi tarafından sınırlandırılmış yoksullaştırılmış gibi görünüyor. Her şey ilk insanların bize göre hayvana daha yakın olduklarını gösteriyor; belki de kendilerini hayvandan ayırdediyorlardı ama bunu korku ve özlemle karışık bir kuşkuyla yapmıyorlardı. Hayvana atfetmek zorunda olduğumuz süreklilik duygusu artık yalnızca tine dayatılmıyordu (ayrık nesnelerin konumu, tinin yadsınmasıydı). Ama bu duygu sürekliliğin şeyler dünyasına göre gösterdiği zıtlığın yeni bir anlamını çıkarmıştı. Hayvan için başka hiçbir şeyden ayırdedilemeyen, onda ve onun için tek biçim olan süreklilik, insanda, kutsal olmayan nesnenin (ayrık nesnenin) yoksulluğu ile kutsal dünyanın tüm büyüsünü karşı karşıya getirmiştir.

Kutsallık duygusu artık, sürekliliğin, içinde hiçbir şeyin ayrık olmadığı sislerde kaybettiği hayvanın kutsallığı duygusu değildir. Öncelikle karışıklık sisler dünyasında sona ermediyse, bu sisler donuk bir dünyayı aydınlık bir dünya ile karşı karşıya getirirler. Bu bütünlük aydınlık olan dünyanın sınırında ayrı olarak ortaya çıkar en azından, dışarıdan aydınlık olandan ayırdedilir. Diğer taraftan, hayvan görünürde hiçbir karşı çıkış olmadan onu yokeden içkinliği kabul ederken, insan, kutsallık duygusu içinde, bir tür güçsüz korku hisseder. Bu korku belirsizdir. Kuşkusuz kutsal olan şey çeker ve eşsiz bir değere sahip olur, ama aynı zamanda bu, insanlığın ayrıcalıklı bölgesini yerleştirdiği bu aydınlık ve kutsal dışı dünya için başdöndürücü biçimde tehlikeli görünür.

6) Tinler ve tanrılar.

Saf nesneler olan şeylere tamamen zıt olan bu çeşitli varlıkların eşitliği veya eşitsizliği, tinlerin bir hiyerarşisi içinde çözülürler. İnsanlar ve ‘en üst varlık’, ama aynı zamanda ilk bir tasarım içinde, hayvanlar, bitkiler, meteorlar… tindirler. Bir kayış şu konum içinde verilmiştir ‘en üst varlık’ bir anlamda saf bir tindir aynı şekilde ölmüş bir insanın tini, canlı bir varlığın tini gibi açık, maddesel bir gerçekliğe dayanmaz; sonuç olarak, bir hayvan veya bitki tininin bireysel bir hayvanla veya bitkiyle olan bağı çok belirsizdir burada sözkonusu olan, verili gerçeklerden bağımsız mitsel bir tindir. Bu koşullarda, tinlerin hiyerarşisi, insanların tinleri gibi bir bedene dayanan tinleri ile içinde çoğu zaman hiyerarşik farklılıkların az olduğu mitsel bir dünyayı, homojen bir dünya oluşturmaya yönelen ‘en üst varlık’ın, hayvanların, ölülerin tinleri arasındaki temel bir farklılığa yönelmektedir. ‘En üst varlık’, tanrıların efendisi, göklerin tanrısı genelde, yalnızca daha güçlü olan ama diğer tanrılarla aynı yapıda olan bir tanrıdır.

Tanrılar, yalnızca gerçeklik dayanağı olmayan mitsel tinlerdir. Ölümle bir bedenin gerçekliğine bağımlı olamayan tin, tanrıdır, saf olarak tanrısaldır (kutsaldır). İnsan, kendisi de tin olduğu sürece, tanrısaldır (kutsaldır).

7) Şeyler dünyasının ve şey olarak bedenin konumu.

Bir şeyin, bir nesnenin, bir aletin, bir kabın veya bir nesneler düzleminin konumu içinde (öznenin çeşitli benzerlerinin ve öznenin kendisinin nesnel bir değer kazandığı), insanların yer değiştirdiği dünya hala, temel olarak, özneden yola çıkan sürekliliktir. Ama egemen tinlerin veya tanrıların gerçek dışı dünyası, zıttı olarak olmadığı, gerçekliği ortaya koyar. Kutsal dışı bir dünyanın, bir şeyler ve bedenler dünyasının gerçekliği, aziz ve mitsel bir dünyanın karşısına konmuştur.

Sürekliliğin sınırları içinde her şey tinseldir, tinin ve bedenin karşıtlığı yoktur. Ama mitsel tinler dünyasının konumu ve kazandığı egemen değer doğal olarak tine karşıt olarak konan ölümlü bedenin tanımına bağlıdır. Tin ve bedenin farklılığı hiçbir şekilde sürekliliğin (içkinliğin) ve nesnenin farklılığı değildir. İlksel içkinliğin içinde, imal edilen nesnenin konumundan önce olabilir bir fark yoktur. Aynı şekilde, nesnelerin (özne-nesnenin) düzlemi üzerindeki öznenin konumu içinde, tin hala bedenden ayrık değildir. Yalnızca özerk tinlerin mitsel tasarımından sonra, beden, egemen tinlerde eksik olduğu sürece, şeylerin tarafında bulunur. Gerçek dünya, tanrısal dünyanın doğumunun bir kalıntısı gibidir tinsel gerçekliklerinden kopan gerçek hayvanlar ve bitkiler yavaşça aletlerin boş nesnelliğine ulaşırlar, ölümlü insansal beden yavaş yavaş şeylerin toplamına uyar. İnsansal gerçeklik, tin olduğu ölçüde kutsaldır ama gerçek olduğu ölçüde kutsal dışıdır. Hayvanlar, bitkiler, aletler ve kullanılabilir diğer şeyler onları kullanan bedenlerle birlikte tanrısal güçler tarafından katedilen gerçek, bağımlı ama düşmüş bir dünyayı oluştururlar.

8) Yenilen hayvan, ceset ve şey.

Hayvanın bir şey olarak tanımlanması, insansal olarak temel bir veri haline gelmiştir. Hayvan insanın benzeri olma saygınlığını kaybetmiştir ve kendi içindeki hayvansallığı farkeden insan bu hayvansallığa bir kusur olarak bakmaktadır. Hiç kuşkusuz, hayvanı bir şey olarak görmekte bir yalan payı vardır. Hayvan kendisi için varolur ve bir şey olmak için ölmesi veya evcilleştirilmesi gerekir. Böylece yenilen hayvan, ancak ölü yenilmek koşuluyla bir nesne olarak ortaya konabilir. Hatta, yalnızca kızartılmış, ızgarada pişirilmiş, haşlanmış olduğunda tam olarak şeydir. Zaten etlerin hazırlanmasının gastronomik bir araştırma anlamı yoktur bundan önce, insanın onu nesne haline getirmeden hiçbir şeyi yemediği olgusu sözkonusudur. En azından sıradan koşullarda, insan, yediği şeye katılmayan bir hayvandır. Ama hayvanı öldürmek ve onu keyfine göre dönüştürmek yalnızca, kuşkusuz önceden şey olmayan şeyi şey haline dönüştürmek değildir, aynı zamanda yaşayan hayvanı önceden bir şey olarak tanımlamaktır. Öldürdüğüm, kestiğim, pişirdiğim şeyin zımnen hiçbir zaman bir şeyden başka bir şey olmadığını olumlamış olurum. Aksine insanı kesmek, pişirmek ve yemek iğrençtir. Bu, hiç kimseye zarar vermemektir; hatta ondan hiçbir şey yapmamanın akıldışı olduğunu düşünmek de ender değildir. Bununla birlikte, anatominin yaptığı inceleme, çok az zaman önceden beri utanç verici olmaktan çıkmıştır. Ve görünümlere rağmen, katı materyalistler bile hala o kadar dindardırlar ki onların gözünde, bir insandan bir şey, -bir kızartma, bir yahni- yapmak her zaman bir cinayettir… Beden karşısındaki insansal davranış zaten çok şaşırtıcıdır. Tin olurken bir hayvanın bedenine sahip olmak ve bundan dolayı bir şey gibi olmak insanın yıkımıdır ama bir tinin dayanağı olmak insan bedeninin gururudur. Ve tin beden-şeye o kadar sıkı bağlanmıştır ki bu beden-şey hiçbir zaman izlenmekten kurtulamaz, ancak sınırda şeydir, öyle ki ölüm onu şey durumuna getirirse, tin her zamankinden daha fazla varolur: tine ihanet eden beden, ona hizmet ettiği zamandan daha fazla onu ortaya çıkarır. Bir anlamda ceset tinin en mükemmel bir biçimde onaylanmasıdır. Öldürülen kişinin çığlığının yaşamın en üst doğrulanması olması gibi, ölünün yokluğunun ve kesin güçsüzlüğünün ortaya çıkardığı şey tinin özüdür. Buna karşılık, insan cesedi hayvanın, sonuç olarak canlı hayvanın bedeninin şey durumuna tam indirgenişini ortaya çıkarır. Bu ilke olarak kendi için hesaba katılmayan ve kesin olarak bağımlı bir unsurdur. Bez, demir veya işlenmiş ağaçla aynı yapıdaki bir faydalılık.

9) Çalışan ve alet.

Genel olarak, şeyler dünyası bir çöküntü olarak hissedilir. Onu yaratanın yabancılaşmasına yolaçar. Bu temel bir ilkedir bağımlı kılmak yalnızca bağımlı olan unsuru dönüştürmek değildir, aynı zamanda dönüşüme uğramaktır. Alet aynı zamanda hem doğayı ve hem de insanı değiştirir doğayı onu imal eden ve kullanan insana boyun eğdirir ama insanı boyun eğmiş olan doğaya bağlar. Doğa insanın iyeliği haline gelir ama ona içkin olmaktan çıkar. Doğa insana kapalı olmak koşuluyla onundur. İnsan doğayı gücü altına alırsa, bu, kendinin de dünya olduğunu unutması ölçüsündedir dünyayı yadsır ama yadsınan kendisidir. Benim gücümün altındaki her şey, bana benzeyen şeyi, artık kendi amacı için değil de ona yabancı olan bir amaç için varolmaya indirgediğimi gösterir. Bir sabanın amacı onu oluşturan gerçekliğe yabancıdır, bir buğday tanesinin veya bir ineğin amacı haydi haydi yabancıdır. Buğdayı veya ineği hayvansal bir biçimde yersem, ikisi de eşit olarak birdenbire yokedilmiş olacaklardır. Buğday ve inek, hiçbir zaman baştan oldukları şeyler olmayacaklardır. Buğday tanesi tarımsal üretim birimidir, bir sığır bir hayvan başıdır ve buğdayı işleyen kişi bir çiftçidir, sığırı yetiştiren kişi bir yetiştiricidir. Oysa çiftçinin işlediği sıradaki amacı güncel olarak onun öz amacı değildir; yetiştiricinin yetiştirdiği sıradaki amacı onun güncel öz amacı değildir. Tarımsal ürün, hayvan şeylerdir ve çiftçi veya yetiştirici çalıştıkları sırada onlar da şeydirler. Tüm bunlar içinde ne ayırımın ne de sınırın bulunmadığı içkin devasalığa yabancıdır. İnsan, içkin devasalık olduğu, varlık olduğu, dünya olduğu ölçüde kendisi için bir yabancıdır. Çiftçi bir insan değildir ekmeği yiyenin sabanıdır. Sınırda, yiyicinin eylemi çoktan, enerji verdiği tarlaların çalışmasıdır.

Georges Bataille
Din Kuramı (İnsanlaşma Sürecinde Din’in Oluşumu)

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Niteliksiz Adam’ın yazarı Robert Musil’e göre 10 Maddede Ahmaklık

Kapat