Nietzsche Ağladığında: Hayat, doğru cevapları olmayan bir sınav

“Baca temizleme. Aslında bu terimi o buldu; bacasını temizlemesi, ona göre kendisinin kapaklarını açması ve böylece beynini havalandırarak zihnini rahatsız eden bütün düşüncelerden arınması anlamına geliyordu.”

“İyi bir metafor,” dedi Nietzsche. “Belki biz de konuşmalarımızda bu yöntemi kullanabiliriz. Belki de hemen şimdi. Siz, örneğin, o büyük umutlar vaat eden delikanlı hakkında baca temizleme yapmaya çalışabilir misiniz?”

Breuer arkasına yaslandı. “Sanırım her şeyi söyledim. Bu yaşlanan delikanlı, artık daha ilerisini göremeyeceği bir noktaya ulaştı. Yaşama amacı; benim amacım, hedeflerim, yaşamayı anlamlı kılan her şey, hepsi şu anda bana çok saçma geliyor. Bu saçmalıkların peşinden nasıl koştuğumu, bir daha ele geçmeyecek bir hayatı bunlar için nasıl harcadığımı düşündükçe korkunç bir ümitsizlik çöküyor içime.”

“Ya neyin peşinde koşmalıydınız?”

Nietzsche’nin ses tonu Breuer’i yüreklendirmişti; sanki bildiği bir şeyler varmış gibi daha nazik, daha güven vericiydi.

“İşte en kötüsü de bu ya! Hayat, doğru cevapları olmayan bir sınav. Her şeyi en baştan yeniden yaşama şansım olsaydı yine aynı şeyleri yapar, aynı yanlışları tekrarlardım. Geçen gün tam da bir romana konu olacak bir hikâye geldi aklıma. Keşke yazabilsem! Şunu bir düşünün: Tatmin olmadığı bir yaşam süren orta yaşlı bir adamın karşısına bir cin çıkıverir ve ona yeniden başlama fırsatı verir; üstelik bir önceki yaşamında yaptıklarını olduğu gibi hatırlayabilecektir de. Tabii, adam bu fırsatın üstüne atlar. Ama sonunda şaşkınlık ve korkuyla fark eder ki eski yaşamının tıpkısını yaşamaktadır; aynı seçimleri yapmakta, aynı yanlışları tekrarlamakta ve aynı sahte hedeflere ve Tanrılara sarılmaktadır.”

“Yaşamınızdaki bu hedefler; nereden geldi bunlar? Nasıl seçtiniz onları?”

“Hedeflerimi nasıl mı seçtim? Seçmek, seçmek; en sevdiğiniz sözcük bu, değil mi! Beş ya da on, hatta yirmi yaşındaki çocuklar yaşamlarını seçmezler. Sorunuzu ne yönden düşüneceğimi bilemiyorum.”

“Düşünmeyin,” diye zorladı Nietzsche. “Yalnızca bacayı temizleyin!”

“Hedefler mi? Hedefler kültürün içindedir, havanın içindedir. Siz onları solursunuz. Beraber büyüdüğüm bütün delikanlılar aynı hedefleri soludular. Hepimiz Yahudi gettosundan daha ileri tırmanmayı; yükselmeyi; başarı, zenginlik ve saygınlık elde etmeyi istedik. Bunları herkes isterdi! Hiçbirimiz oturup kendimize hedef belirlemeye çalışmadık; onlar zaten önümdeydi, zamanımın, arkadaşlarımın, ailemin doğal sonuçlarıydı.”

“Ama bunlar sizin işinize yaramamış Josef. Yaşamanıza destek verecek kadar somut değillermiş. Ya da belki daha sığ görüşlü olanlar için veya hayatları boyunca maddi hedefler kovalayan uyuşuklar, hatta başarı elde etmiş olup da erişemeyecekleri yeni hedefler seçmekte sürekli ısrar edenler için yeterince somut olabilirler. Ama sizin de benim gibi, gözleriniz iyi görüyor. Siz bu yaşamda, daha ötelere bakabildiniz. Yanlış hedeflere ulaşmanın boşuna olduğunu, yeni yanlış hedefler belirlemenin de boşuna olduğunu gördünüz. Sıfırı sıfırla bin kez de çarpsanız yine sıfır elde edersiniz!”

Breuer bu sözlerle bir an kendinden geçti. Bunlardan başka her şey; duvarlar, pencereler, şömine, hatta Nietzsche’nin bedeni bile silinip gitmişti. Hayatı boyunca bu değişimi bekliyordu.

“Evet, söylediklerinizin hepsi doğru Friedrich, yalnızca biri dışında: İnsanın, yaşamını bilerek seçmesi. Bireyler yaşamlarındaki hedefleri bilinçli olarak seçmezler: Bunlar tarihin rastlantılarıdır, öyle değil mi?”

“Yaşam planınız sizin elinizde değilse, varlığınızı rastlantıya bırakmışsınız demektir.”

“Ama,” diye itiraz etti Breuer, “kimse böyle bir özgürlüğe sahip değil. Zamanınızın, kültürünüzün, ailenizin kurduğu perspektiflerin dışına çıkamazsınız… “

“Bir zamanlar,” diye araya girdi Nietzsche, “bilge bir Yahudi öğretmen, mükemmeli yakalamak isteyen müritlerinin ana ve babalarından kopmaları gerektiğini söylemişti, işte bu, umutlar vaat eden bir delikanlı için dev bir adım olabilirdi! İşte bu, doğru melodiyle doğru dansı yapmak olurdu.”

Doğru melodiyle doğru dans! Breuer bu sözlerin anlamı üzerine konsantre olmaya çalıştı, ama birden bütün hevesi kırıldı.

“Friedrich, böyle bir konuşma yapmak için ben de büyük bir arzu duyuyorum, ama içimdeki ses bana şu soruyu sorup duruyor: ‘Bununla bir yere varıyor muyuz?’ Konuşmalarımız fazla havada kalıyor, göğsümde güm güm atan seslerden ya da kafamda hissettiğim ağırlıktan çok uzaklarda.”

“Sabredin Josef. Anna O.’nun baca temizlemesinin ne kadar sürdüğünü söylemiştiniz?”

“Evet, epey zaman almıştı. Aylarca sürmüştü! Ama sizinle benim bu kadar zamanımız yok. Üstelik arada şöyle bir fark da vardı: O her zaman duyduğu acı üzerinde odaklanarak baca temizlemeye girişildi. Ama hedefler ve yaşam amaçları üzerine bizim yaptığımız soyut konuşmaların benim duyduğum acıyla ilişkili olduğunu hissetmiyorum!”

Nietzsche, adeta Breuer hiçbir şey söylememiş gibi sakin sakin konuşmasını sürdürdü: “Josef, yaşamla ilgili bütün bu kaygılarının, kırk yaşına bastığında arttığını söylemiştin, değil mi?”

“Bu ne ısrar Friedrich! Kendime karşı biraz daha sabırlı olmamı telkin ediyorsunuz. Kırkıncı yaşımla çok ilgileniyorsanız o zaman buna cevap vermeliyim. Kırkıncı yaşım; evet, bir kriz yılıydı ve bu ikinci krizim oldu. Daha önce, yirmi dokuz yaşımdayken, üniversitedeki tıbbiye şefi Oppolzer tifüs salgınında öldüğünde de bir kriz yaşamıştım. Bin sekiz yüz yetmiş birde nisan ayının on altısında, hâlâ tarihini hatırlarım. O benim öğretmenim, danışmanım, ikinci babamdı.”

“İkinci babalar ilgimi çeker,” dedi Nietzsche. “Biraz anlatır mısınız?”
“Hayatıma giren en büyük öğretmendi. Herkes, onun, kendi yerine benim geçmemi istediğini biliyordu. Ben adayların en iyisiydim ve ondan boşalan kürsüyü doldurmak için benim seçilmem gerekiyordu. Ama böyle olmadı. Belki de olmasına ben yardımcı olmadım. Politik, hatta belki bir de dinsel nedenlerle kötü bir başvuru kabul edildi. Artık orada kalamazdım; laboratuvarımı hatta araştırmamda kullandığım güvercinlerimi evime taşıdım ve bütün zamanımı özel araştırmalarıma verdim, işte bu” dedi Breuer hüzünle, “umut vaat eden akademik kariyerimin sonu oldu.”

“Olmasına yardımcı olmadım derken ne demek istediniz?”

Breuer hayretle Nietzsche’ye baktı. “Bir filozoftan doktora ne çabuk dönüştünüz? Sizde bir doktorun kulakları var. Hiçbir şey kaçırmıyorsunuz. Bu yorumu yaptım, çünkü dürüst olmam gerektiğini biliyordum. Ama bu kısım bana acı veriyor. Bu konuda konuşmayı pek istemiyordum, ama siz yine de o noktayı yakaladınız.”

“Görüyorsunuz ya Josef, sizin iradeniz dışında bir şeyler söylemenizi istediğim an, işte o an bana zarif iltifatlarda bulunarak güç iddialarında bulunmayı seçiyorsunuz. Güç mücadelesinin, bizim ilişkimizde önemli bir rolü olmadığını hâlâ söyleyebilir misiniz?”

Breuer sandalyesine çöktü. “Yine mi o konu.” Elini ona doğru salladı. “Lütfen o konuyu bir daha açmayalım. Lütfen bırakalım.”

Sonra ekledi: “Durun! Son bir yorumum daha olacak: Olumlu duyguların ifade edilmesini yasaklarsanız, o zaman tahmin ettiğiniz türdeki ilişkiyi hayata geçirmiş olursunuz. Bu ahlâksız bilimdir, siz verilerle oynuyorsunuz.”

“Ahlâksız bilim mi?” Nietzsche bir an düşündü ve sonra başıyla onayladı. “Haklısınız. Konu kapanmıştır! Kendi kariyerinize nasıl yardımcı olmadınız, şimdi onu anlatın.”

“Evet, bu doğrultuda pek çok gösterge bulunabilir. Bilimsel makaleler yazıp yayımlama işini hep sürüncemede bırakıyordum. Girmem gereken tıp derneklerine girmiyor, üniversite komitelerine katılmıyor, kurmam gereken politik ilişkilerle ilgilenmiyordum. Nedenini bilmiyorum. Belki işte bunun güçle bir ilgisi vardır. Belki de rekabet gibi bir mücadele bana geri adım attırmıştı. Başka bir insanla rekabete gireceğime güvercinlerin denge sistemlerinin gizleriyle uğraşmak bana daha kolay geliyordu. Sanırım Bertha’yı da bir başka erkekle düşündüğümde duyduğum acı, benim rekabetle ilgili problemlerimden kaynaklanıyor.”

“Belki de Josef, umut vaat eden bir delikanlının yükseklere tırmanabilmesi için dişiyle tırnağıyla kazımasına gerek olmadığını düşünüyordunuz.”

“Evet, öyle de düşünmüştüm. Ama sebebi ne olursa olsun, akademik kariyerim orada noktalandı. Bu ilk ölümcül yaraydı. Büyük umutlar vaat etme mitine ilk saldırı.”

“Peki, bunlar yirmi dokuz yaşınızda oldu. Kırkınıza basınca, ikinci kriz için ne diyeceksiniz?”

“Daha derin bir yara. Kırkıma gelmemle, artık her şeyi yapabilmemin mümkün olduğuna dair kurduğum hayaller yıkıldı. Birden hayat hakkında çok açık bir gerçeği anladım: Zaman geri dönmüyor, hayatım tükenip gidiyor. Tabii bunu daha önce de biliyordum, ama kırk yaşındayken insan bunu daha farklı bir biçimde biliyor. Artık o ‘umutlar vaat eden delikanlının’ yalnızca bir bando flaması olduğunu, o ‘umutların’ bir yanılsama olduğunu, ‘büyük’ sözcüğünün anlamsız olduğunu ve tüm diğer insanlar gibi adım adım ölüme gitmek üzere kurulan bir oyuncaktan farksız olduğumu biliyorum.”

Nietzsche onun duygularını anladığını, fakat katılmadığını belirtmek istercesine başını sallıyordu. “Her şeyi bütün açıklığıyla görmeye yara mı diyorsunuz siz? Öğrendiğiniz şeye bir bakın Josef: Zaman durdurulamaz, irade geriye doğru çalıştırılamaz. Yalnızca şanslı insanlar bütün bu bilgileri yakalayabilir!”

“Şanslı mı? Bu tuhaf bir sözcük! Benim öğrendiğim; ölümün yaklaştığı, yetersiz ve önemsiz olduğum, yaşamın gerçek bir amacı ya da değerinin olmadığı; siz de buna şans mı diyorsunuz?”

“İradenin geriye doğru çalıştırılamayacağı demek, iradenin yetersiz olduğu demek değildir! Tanrıya şükür, Tanrının ölmüş olması demek, var olmanın amacı olmadığını göstermez! Ölümün geliyor olması, yaşamın değerli olmadığı anlamına gelmez. Size bunları zamanla öğreteceğim. Ama bugün yeterince, belki de fazla konuştuk. Yarından önce, lütfen bu görüşmemizi bir değerlendirin. İyice bir düşünün!”

Nietzsche’nin konuyu bu kadar ani kapatmasına şaşıran Breuer saatine baktı ve hâlâ on dakika kadar zamanı olduğunu gördü. Ama hiç itiraz etmeden dersten erken bırakılmış bir öğrenci rahatlığıyla odadan dışarı çıktı.

Irvin D. Yalom
Nietzsche Ağladığında

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Cihat Aşkın & Mehru Ensari “Minyatürler” Albümü [Enstrümantal]

Kapat