Freud: Büyük İnsan, çevresini başarılı olmakla değil fikirleri ve kişiliği etkiler

Tek bir adam, rasgele bireylerden ve ailelerden bir halk yaratacak, onlara belirgin özelliklerini kazandıracak ve binlerce yıllık kaderlerini belirleyecek böylesine olağandışı bir etkiyi nasıl kazanabilir?

Bu tür bir hipotez, yaratıcı mitlerine ve kahramanlara tapınmaya yol açan düşünce tarzına, tarih yazımının tekil bireylerin, hükümranların veya fatihlerin kahramanlıklarını ve kaderlerini anlatan öykülerden öte bir şey olmadığı çağlara bir dönüş değil midir? Çağdaş eğilim, insanlık tarihindeki olayları daha çok daha gizli, genel, kişisellik dışı etkenlere, ekonomik koşulların zorlayıcı etkisine, beslenme alışkanlıklarındaki değişmelere, malzeme ve aletlerin kullanımındaki gelişmelere, nüfus artışı ve iklim değişikliği nedeniyle yapılan göçlere bağlama yönündedir. Bunda bireylerin oynadığı rol, mutlaka dışavurum bulacak olan ve söz konusu bireylerde büyük ölçüde rastlantı sonucu somutlaşan grup eğilimlerinin birer sözcüsü, temsilcisi olmaktan öte bir şey değildir.

Bunlar kesinlikle geçerli yaklaşımlardır, ancak bizim düşünce organımızın tutumuyla düşüncemiz yoluyla kavradığımız düşünülen dünyadaki olayların akışı arasındaki önemli bir tutarsızlığa dikkati çekmek için bir fırsat doğurur. Her bir olayın gösterilebilir bir nedeni olması halinde (kuşkusuz, zorunlu olan) bu nedenleri keşfetmek bizim için yeterli olacaktır. Ama dışımızda yatan gerçeklikte durum pek böyle değildir; tersine, her olayın birden çok belirleyeni varmış ve birbirine yakınsayan çeşitli nedenlerin bir sonucuymuş gibi gözükür. Olaylardaki derin karmaşıklıklardan ürken araştırmalarımız, bir ilişkiye karşı bir diğerinin tarafını tutar ve varolmayan, sadece daha kapsamlı ilişkilerdeki bir yırtılma nedeniyle ortaya çıkan çelişkiler ortaya çıkarır. Buna uygun olarak, belli bir olayın incelenmesi tekil bir kişiliğin aşkın etkisini gösterdiği takdirde, genel ve kişisellik dışı etkenlerin önemi doktrini karşısında bu hipotezle suçlanmamız gerekmez. Kural olarak her ikisine de yer vardır. Ancak tektanrıcılığın kökeni durumunda değindiğimizin —bu gelişmenin, farklı uluslar arasında daha yakın ilişkilerin kurulmasıyla ve büyük bir imparatorluğun inşasıyla ilgili olmasının— dışında başkaca bir dış etken gösteremeyiz.

Dolayısıyla nedenler zincirinde, daha doğrusu ağında “büyük insanlara” da bir yer verebiliriz. Ama bu onur unvanım hangi koşullar altında verdiğimizi incelemek boşuna olmayabilir. Bu soruya cevap vermenin hiçbir zaman kolay olmadığını görmek bizi şaşırtır. İlk formülasyonun —”bir insanın çok değer verdiğimiz özelliklere özellikle yüksek derecede sahip olması halinde bunu yaparız” formülasyonunun— her açıdan konudan uzak kaldığı açıktır. Örneğin ne kadar imrenilir olursa olsun, güzellik ve kas gücünün “büyüklük” gibi bir iddiası. Bu durumda bunlar ruhsal nitelikler —ruhsal ve zihinsel özgünlükler— gibi gözükecektir. Bu bağlamda, sadece belli bir alanda olağanüstü ölçüde etkili olduğu için birisini tereddütsüz büyük insan diye tanımlayamayacağımız açıktır. Bir satranç ustası veya bir müzik virtüözünü elbette böyle adlandıramayız; ama bunu saygın bir sanatçı veya bilimci durumunda da kolay kolay yapamayacağımız açıktır. Bu durumda doğal olarak ondan büyük bir şair, ressam, matematikçi, fizikçi, ya da şu veya bu etkinlik alanındaki bir öncü olarak söz ederiz; ama onu büyük insan olarak çağırmaktan geri dururuz. Örneğin Goethe’nin, Ne var ki dünyanın, ortaya atılan her iddianın mutlaka bir yerlerde bir doğruluk kırıntısına dokunmasına neden olacak kadar karmaşık olduğunu söylemişim gibi yanlış anlaşılmaya karşı çıkıyorum. Hayır. Düşüncemiz, gerçeklikte karşılığı bulunmayan bağımlı ilişkiler ve bağlantılar keşfetme özgürlüğünü koruyor, ve açıktır ki bu yeteneğine çok değer veriyor, çünkü bilimin hem içinde hem de dışında bundan bol bol yararlanıyor.

Leonardo da Vinci’nin ve Beethowen’in büyük insanlar olduğunu tereddütsüz söylediğimiz takdirde, görkemli eserlerine duyduğumuz hayranlıktan farklı bir şeyi düşünüyor olmamız gerekir. Bu tür örnekleri bir yana bıraktığımız zaman, “büyük insan” admm tercihen eylem adanılan —fatihler, generaller, hükümranlar— için kullanıldığı ve başarılannın büyüklüğünün, yarattıkları sonuçların gücünün kabul edildiği anlamına geldiği görüşünü düşünürüz. Ama bu da yetersizdir ve kendi dönemlerindeki dünyayı ve geleceği etkiledikleri tartışmasız açık olan birçok değersiz figüre duyduğumuz aşağılamayla tamamen çelişir. Başan yerine talihsizlikle yok olan büyük insanların çoğunluğunu düşündüğümüz zaman, büyüklük işareti olarak başarıyı da alamayız.

Bu nedenle şu an için, belirsizliğe yer bırakmayacak bir “büyük insan” tanımı aramaya değmeyeceğine karar verme eğilimi duyarız. Öyle gözüküyor ki bu kavram ancak “büyüklüğün” özgün [ilk] anlamına yakınsayan bazı insan özelliklerinin aşırı gelişmesi durumunda gelişigüzel ve bir ölçüde keyfi olarak kullanılmaktadır. Ayrıca, büyük insanlarm özünden çok, çevresindekileri nasıl etkiledikleriyle ilgilendiğimizi de hatırlayalım. Ancak bu incelemeyi de olabildiğince kısa tutacağız, aksi takdirde bizi hedefimizden uzaklaştırabilir.

Dolayısıyla gelin büyük bir insanın çevresindekileri iki yoldan etkilediğini kabul edelim: kişiliğiyle ve ortaya koyduğu fikirle. Bu fikir, kitlelerdeki eski bir arzu giderici imajı vurgulayabilir, yeni bir arzu giderici hedefe dikkatlerini çekebilir, ya da başka bir yolla etkili olabilir. Bazen —ki bunun daha temel olduğuna kuşku yok— kişilik kendi başına etkili olur, buna karşılık fikir önemsiz bir rol oynar. Büyük bir insanın neden önemli olduğu konusunda kendimizi bir an için belirsiz hissetmeyiz. İnsan kitlelerinde, hayranlık duyabilecekleri, önünde eğilecekleri, kendilerini yönetecek, hatta kötü davranacak bir otoriteye yönelik güçlü bir ihtiyaç olduğunu biliyoruz. Bireysel insanların psikolojisinden, kitlelerdeki bu ihtiyacın kökeninin ne olduğunu biliyoruz. Bu, herkesin çocukluğundan itibaren hissettiği baba özlemidir; buradaki baba, destan kahramanının alaşağı etmekle övündüğü babayla aynıdır. Bu noktada, büyük insanı donattığımız özelliklerin tamamının babalık özellikleri olduğunu, özlemle aradığımız büyük insanların özünün bu uygunlukta yattığını anlamaya başlayabiliriz. Düşüncede belirleyicilik, irade gücü ve eylemdeki enerji, baba tablosunun bir parçasıdır; ama bütün bunların da ötesinde büyük insanın özerkliği ve bağımsızlığı, acımasızlığa dönüşebilen ilahi düşüncesizliğidir. Kişinin ona hayran olması, ona güvenmesi gerekir, ama ondan korkmaktan da kaçınamaz. Kelimenin zaten kendisinden bunu görebilirdik: çocukluktaki “büyük insan” babadan başka kim olabilir ki?

Musa’nm kişiliğinde, yoksul Yahudi kölelere onun sevgili çocukları oldukları güvencesini vermek için yoksul Yahudi kölelerin üzerine atılan insanın, güçlü bir baba prototipi olduğuna kuşku yok. Tek, ölümsüz, her şeye kadir bir tanrı fikrinin, ona imanda sadık kaldıkları sürece onlarla anlaşma yapmayı ve onları gözetmeyi vaat edecek kadar değerli bulduğu insanlar üzerinde yaratacağı ezici etki de öyle. Musa denen adamın imajım onun [Musa’nın] tanrısınm imajından ayırdetmeleri herhalde kolay olmamıştır; bu konudaki duygulan da yersiz değildir, çünkü Musa kendi kişilik özelliklerini —öfkeli mizacı, acımasızlığı gibi— tanrısının kişiliğine de yansıtmış olabilir. Ve bu durumda günün birinde aralarındaki büyük insanı öldürdülerse, yaptıkları tek şey, yasanın da öngördüğü gibi eski çağlarda Kutsal Krala karşı işlenen bir suçu tekrarlamaktır; ki bildiğimiz kadarıyla bu çok daha eski bir prototipe dayanmaktadır.

Bir yandan büyük insan figürünün ilahi boyutlara ulaştığını görürken, öte yandan da babanın da bir zamanlar bir çocuk olduğunu hatırlamamız gerekir. Bize göre Musa denen adamın savunduğu büyük dini fikir ona ait değildi, Firavun Akhenaten’ den alınmıştı. Din kumcusu olarak büyüklüğü tartışmasız olan Akhenaten ise annesi aracılığıyla veya başka yollarla Asya’nın yakın veya uzak bölgelerinden kendisine ulaşan ipuçlarını izlemiş olabilir.

Olaylar zincirini daha fazla izleyemeyiz; ama bu ilk adımları doğru gördüysek, tektanrıcılık fikri bir boomerang9 gibi kaynaklandığı ülkeye geri dönmüştür. Dolayısıyla yeni bir fikri belli bir bireye bağlamak yararsız gibi gözükmektedir. Gelişmesinde birçok kişinin rol aldığı ve katkıda bulunduğu açıktır. Yine nedenler zincirini Musa’da koparmak ve ondan sonra gelen ve onun fikirlerini devam ettiren Yahudi peygamberlerin etkisini göz ardı etmek de açık bir haksızlık olacaktır. Tektanrıcılık tohumu Mısır’da gelişme ortamı bulamamıştı. Halk, ağır ve katı dini alaşağı ettikten sonra aynı şey İsrail’de de olabilirdi. Ama Yahudi halkının içinden sürekli olarak, solmaya yüz tutan sözlü geleneği canlandıran, Musa’nm uyanlarını ve isteklerini tekrarlayan ve bir zamanlar kaybedilen şey tekrar kuruluncaya kadar vazgeçmeyen insanlar çıkmıştır. Yüzyıllar süren kesintisiz çabalarla ve son olarak da Babil sürgününden önce ve sonrasındaki iki büyük reform sayesinde, popüler tanrı

Yehova’nm, Musa’nın Yahudileri tapınmaya zorladığı tanrıya dönüşümü gerçekleşmiştir. Ve seçilmiş halk olma ödülüne ve belki de benzeri ağırlıkta diğer bazı ödüllere karşılık Musa dininin yükünü omuzlanmaya hazır onca birey ortaya çıkarabilmesi, bu kitledeki özgün ruhsal bir becerinin varlığını kanıtlar.

Sigmund Freud
Dinin Kökenleri

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Lev Tolstoy: İnsanın kabul edebileceği tek yargıç da kendi vicdanıdır…

Tolstoy’un ağırlıklı düşüncesine göre-, devrimcilerin istedikleri gibi, mülkiyet sahiplerinin elinden mülkiyetlerinin zorla alınmasıyla, aşağıdan yukarı doğru değil, fakat varlıklarından kendiliklerinden...

Kapat