Dünya Görüşünün Oluşumunda Rol Oynayan Etkenler – Alfred Adler

Bir dünya görüşünün edinilmesinde ilk planda rol oynayan yeteneklerin ortak özelliği, bunların seçiminin, ayrıca güçlülük ve etkinlik derecesinin çocuğun izlediği amaç tarafından belirlenmesidir. Herkesin yaşamın, çevrenin, bir olayın vb. salt bir parçasını özellikle algılamasının nedeni de budur. İnsan ancak kendisince benimsenmiş amacın istediği şeyi, onun istediği doğrultuda değerlendirme konusu yapar. Ruhsal yaşamının bu yönünü anlamak için, insanın gizli amacı konusunda bir fikir sahibi olmamız ve insandaki her şeyin bu amacın etkisi altında bulunduğunu bilmemiz gerekir.

a) Algılar: Duyular aracılığıyla dışarıdan beyne iletilen izlenim ve uyarılar beyinde bir sinyal oluşturur ve bu sinyalin kimi izleri bellekte kaybolmayarak varlığını sürdürür. İlgili izlerden de tasarımlar ve anılar dünyası doğup ortaya çıkar. Ne var ki, algı yetisi asla bir fotoğraf makinesine benzetilemez; algılar her zaman kişinin kendine özgülüğünden bir şeyler içerir. Görülen her şeyin algılandığı da söylenemez; aynı nesneyi gören iki kişiye neler algıladıklarını sorduk mu; birbirinden büsbütün değişik yanıtlar alırız. Yani çocuk, çevresinde gördüklerinden o andaki kendine özgülüğüne şu ya da bu bakımdan aynı düşeni algılar yalnızca. Örneğin, görme duyusu gelişmiş çocukların algıları da özellikle görsel niteliktedir ve insanların çoğunda böyle bir durumla karşılaşılır. Beri yandan öyleleri de vardır ki, kafalarında yaşattıkları dünyanın tablosunu işitsel algılarla donatır. Daha önce belirtildiği gibi, algılar gerçeğe tıpatıp uygunluk göstermez. İnsan dış dünyadan edindiği izlenimleri kendine özgülüğünün doğrultusunda biçimlendirmek gibi bir yeteneğe sahiptir. Kısaca, bir insanın neyi nasıl algıladığı, onun kendine özgülüğünü oluşturur. Salt fiziksel bir olaydan çok daha fazla bir şeydir algı, ruhsal bir işlevdir; dolayısıyla, neyi nasıl algıladığına bakarak bir insanın iç dünyasıyla ilgili çok önemli sonuçlar çıkarabiliriz.

b) Anılar: Temelleri doğumsal nitelik taşıyan ruhsal organın gelişiminin, etkinlik dürtüsüne ve algılara bağlılığını saptamıştık. Belirli bir amaca yönelme eğilimini kendisinde barındıran ruhsal organ, organizmanın devinim özgürlüğüyle sıkı bir bağlantı içindedir. Dış dünyayla ilişkilerini ruhunda bir araya toplayan insan bunlara bir çeki düzen verir; bir uyum organı olarak çalışan ruh, bireyin güvenliği açısından gereken ve onun varlığını sürdürmesini sağlayan tüm yetenekleri geliştirmek zorundadır.
Bu durumda, yaşam sorunlarına ruhsal organın vereceği bireysel yanıtların kişinin ruhsal gelişiminde kimi izler bırakacağı, dolayısıyla bellek ve yargılama gibi güçlerin, uyum eğiliminin gösterdiği doğrultuda çalışacağı açıktır. Ancak bellekte birtakım anıların varlığıdır ki, insanın gelecek için önlemler alabilmesini sağlar. Buradan, tüm anıların (bilinçsiz) bir son amacı içerdiği, öyle sus pus bizde yaşamayarak, uyarı ya da teşvik gördüğü sonucunu çıkarabiliriz. Kendi halinde anılar diye bir şey yoktur. Bir anının önemi konusunda yargıya varabilmek için, o anının temelinde yatan son amacı bilmemiz gerekir. Niçin kimi nesneleri anımsadığımız, kimilerini anımsayamadığımız önemli bir noktadır. Anımsadığımız olaylar, anımsanmaları belirli bir ruhsal doğrultunun varlığını sürdürebilmesi açısından önemli olup, buna elverişli nitelik taşıyanlardır; unuttuklarımız da yine unutulmaları aynı amaca hizmet eden olaylardır. Kısaca, bellek de bireyin belirli bir amaca, gereği gibi uyum göstermesine düpedüz katkıda bulunur. Kalıcı bir anı, isterse bir yanılgıdan kaynaklansın ve çocuklukta sık sık görüldüğü gibi tek yanlı bir yargıyı içersin, varılması düşünülen son, amaca yararlı nitelik taşıyorsa, bilinç alanından kaybolup, insanın davranış, duyuş ve görüş biçimine dönüşebilir.

c) Düşünce ve Tasarımlar: İnsanın kendine özgülüğü, düşünce ve tasarımlarında daha açık seçik dile gelir. Tasarımdan anladığımız şey, bir algının kendisine kaynaklık eden nesneden bağımsız olarak zihinde yeniden diriltilmesidir. Böyle bir durumda söz konusu algı, salt düşüncede doğması sağlanmış bir reprodüksiyon niteliği kazanmakta, bu da yine ruhsal organın bir yaratıcılık yeteneğiyle donatıldığını göstermektedir. Bir kez gerçekleşmiş olan ve ruhun yaratıcı gücünün damgasını taşıyan bir algının yinelenmesi gibi bir olay söz konusu değildir; insanın tasarladığı bir algı yine onun kendine özgülüğünden kaynaklanan bir biçimi içerir, ona özgü bir sanat eseri niteliğini taşır.

Öyle tasarımlar vardır ki, normal yoğunluk derecesini hayli aşar, tasarım niteliği taşımıyormuş, tasarıma kaynaklık eden uyarıcı nesne de gerçekten ortada bulunuyormuş gibi bir gücü içerir. Sanrı (halüsinasyon) adını verdiğimiz söz konusu tasarımlar, sanki doğrudan doğruya gerçek bir nesneden kaynaklanır gibidir. Sanrıların doğabilmesini sağlayan koşullar da, yukarıda anlatılanların aynısıdır. Sanrılar da ruhsal organdaki yaratıcılığın ürünleridir; insanın hedef ve amaçlarına göre belirli bir biçimde kendilerini açığa vururlar. Bir örnekle bunu daha iyi aydınlatmaya çalışalım:
Genç ve zeki bir kadın, anne ve babasının muhalefetine bakmayarak evlenir. Anne ve babanın bu evlilikten duyduğu hoşnutsuzluk öylesine büyüktür ki, kızla ailesi arasındaki tüm bağlar kopar. Zamanla kız, anne ve babasının kendisine doğru davranmadığı kanısına varır. Gelgelelim, birçok kez yinelenen uzlaşma girişimleri iki tarafın gurur ve inadından ötürü sonuç vermez. Yaptığı evlilik, çok saygın bir aileden gelen kadını tam bir yoksulluğun içine sürükler. Ne var ki, dikkatle bakılmadı mı, mutsuz bir evliliğin hiçbir izine rastlanmaz ortada, kadının akıbetinden endişe edilmesini gerektirecek bir durum yoktur; ancak, kadında bir süredir pek tuhaf kimi belirtiler görülmeye başlanmıştır.

Evliliğe kadar babasının gözbebeğidir kız. Babasıyla arasındaki ilişki öylesine candan bir nitelik taşımıştır ki, sonradan arada bir anlaşmazlığın patlak vermesi dikkati çekmeyecek gibi değildir. Evlenme konusunda baba, kıza karşı alabildiğine kötü davranmış, babayla kızın arası iyice açılmıştır. Hatta bir torunları dünyaya geldiğinde bile, anne ve baba yavruyu görmek istememiş ve kızlarıyla barışmaya bir türlü razı edilememiştir. Ruhunu büyük bir hırs bürüyen hastamız, anne ve babasının davranışını bir türlü hazmedememiş, anlaşılan haklı olduğu bir davada haksız duruma düşmek kendisini fena halde üzmüştür.

Ruh durumunun, tamamen içindeki hırsın egemenliği altında bulunduğunu göz önünde tutmadan hastamızın davranışını anlamamız olanaksızdır. Ancak ilgili karakter özelliğidir ki, anne ve babasıyla bozuşmayı neden pek hazmedemediğini bize açıklamaktadır. Hastamızın annesi sert ve dürüst bir kadındı, kuşkusuz değerli özelliklere sahipti, ama kızına karşı hoşgörüsüz davranmıştı hep. Beri yandan, hiç değilse dışarı- dan bakıldığında, kendi payesinden bir şey yitirmeksizin kocasının egemenliği altında yaşamasını becerebilen biriydi. Hatta söz konusu başarısını belirli bir gururla ikide bir vurguluyor, bununla övünüyordu. Derken ailede, ailenin saygın adının ileride varisi olacak bir erkek evladın sahneye çıkışı ve kendisine hastamızdan daha çok değer verilmesi, hastamızdaki hırsı özellikle kamçılayan bir etken rolünü oynamıştı. Yaptığı evlilikle o zamana kadar tanımadığı bir sıkıntının kucağına yuvarlanması, anne ve babasından gördüğü haksızlığa karşı hastamızın içindeki hıncın giderek büyümesine yol açmıştı.

Bir gece henüz uyanık bir halde yatakta yatıyorken, şöyle bir sanrı görmüştü hastamız. Ansızın kapı açılmış, Meryem Ana yanına yaklaşıp demişti ki: “Seni çok sevdiğimden, aralık ayının ortasında öleceğini haber vermek için geldim; ona göre hazırla kendini.”
Sanrı, hastamızı korkutmamış, ama yine de kocasını uyandırıp olayı kendisine anlatmıştı. Ertesi gün de hekime duyurulmuştu olup bitenler. Hastamız bir sanrı görmüştü. Ama Meryem Ana’yla gerçekten karşılaşıp, sesini işittiği üzerinde diretiyordu. Doğrusu ilk bakışta anlaşılır gibi olmadığı söylenebilir bu diretmenin. Ancak elimizdeki anahtara başvurduğumuz zaman, durumu aydınlatacak bazı bilgiler ele geçirebiliriz. Ortada anne ve babayla sürüp giden bir dargınlık vardır, hastamız sıkıntı içindedir, hırslı biridir ve araştırmalarımızın gösterdiğine göre, herkesten üstün olmak gibi bir eğilimi içinde barındırmaktadır. Bir kimsenin kendi sınırlarının dışına çıkabilmek için Meryem Ana’ya yaklaşmasının ve onunla söyleşide bulunmasının anlaşılmayacak yanı yoktur. Diyelim Meryem Ana, kendisine yakaranlarda görüldüğü gibi, salt bir hayal çerçevesi içinde kaldı, o zaman kimse durumda bir olağanüstülük bulmayacaktı. Dolayısıyla, bu kadarını hastamız yeterli saymakta, daha güçlü kanıtları gereksinmektedir. Ruh denilen şeyin bu tür oyunların üstesinden gelebileceğine akıl erdirebilirsek, durum tüm bilmecemsiliğini yitirecektir. Sonuçta düş gören herkes aynı durumda değil midir? Ortada bir ayrım varsa bu, hastamızın uyanıkken de düş görebilmesidir. Ayrıca göz önünde tutmamız gereken bir nokta da hastamızın o sırada onurunun ayaklar altına alındığı duygusunu alabildiğine büyük bir güçle içinde yaşatmakta oluşudur. Bu durumda gerçekten bir başka annenin hastamıza gelmesi dikkatimizi çekiyor; öyle bir anne ki, bütün annelerden daha iyi kalpli oluşu herkes tarafından benimsenmektedir. Her iki anne, birbiriyle bir karşıtlık içerisindedir. Gerçek annesi gelmediği için, Meryem Ana kalkıp hastamıza gelmiştir. Sanrı, asıl annenin sevgisindeki yetersizliğe işaret etmektedir. Hastamız, anne ve babasının haksızlığını en iyi biçimde kanıtlayabileceği bir yol aramaktadır besbelli. Aralığın ortası da pek önemsiz sayılacak bir tarih değildir. İnsanların yaşamında içten ilişkilerin kotarıldığı sıcaklık ve yakınlık duygusuna gönüllerde her zamankinden daha çok yer verildiği, herkesin birbirine armağanlar sunduğu bir zamandır. Bu tarihte uzlaşma ve barışmalar da çok daha kolay gerçekleşebilmektedir. Dolayısıyla, söz konusu tarihin hastanın yaşamsal bir sorunuyla ilişkili olduğunu anlayabilmekteyiz.

Olayda yadırgatıcı görünen şey, Meryem Ana’nın sevgiyle hastamıza yaklaşmasına, yakında hastamızın öleceği gibi tatsız bir haberin eşlik etmesidir. Kadının, söz konusu haberi kocasına adeta sevinerek duyurmasının bir anlamı olması gerekir. İleriye yönelik bu haber hastamızın anne ve babasının kulağına da gitmiş, hemen ertesi gün hekimden olayı öğrenmişlerdir. Bu durumda, öz annenin kalkıp hastamıza gelmesini sağlamanın bir güçlüğü kalmamıştır. Ne var ki, birkaç gün sonra Meryem Ana yine hastamıza görünür ve kendisine aynı sözleri söyler. Annesiyle karşılaşmasının nasıl geçtiği sorusuna hastamız, annesinin kendisine haksızlık ettiğini bir türlü kabullenmediği yanıtını vermiştir. Burada yine eski ‘light-motif’in ön plana çıktığını görmekteyiz; anne üzerinde sağlanmak istenen üstünlük amacına henüz ulaşılamamıştır. Derken hastanın anne ve babasına durum açıklanmaya çalışılmış, babayla kız arasında sağlanan bir buluşma parlak bir şekilde sonuçlanmış, dokunaklı bir sahne yaşanmıştır. Ama hastamız bu kadarını yeterli saymamakta, babasının davranışında teyatral bir hava estiğini ileri sürmektedir. Hem ne diye bu kadar zaman babası bekletmiştir kendisini! Başkalarını haksız görme, kendisine ise zafer kazanmış gözüyle bakma eğilimi hâlâ hastamızın içinde yaşamaktadır.

Şimdiye kadar anlattıklarımıza dayanarak şöyle diyebiliriz: Sanrı, ruhsal gerilimin alabildiğine büyük boyutlara ulaştığı, insanın amacından itilip uzaklaştırılacağı korkusuna kapıldığı durumlarda ortaya çıkmaktadır. Sanrıların eskiden insanları önemli ölçüde etkilediği, hatta belki şimdi bile geri kalmış toplumlarda etkisini sürdürdüğü kuşkusuzdur. Gezginlerin yazılarından bilindiği üzere, kimi sanrılar çölde yolculuk edip açlık, susuzluk ve yorgunluktan bitkin düşmüş, yolunu izini kaybetmiş kimselerin gördüğü hayalleri içermektedir. Alabildiğine büyük bir sıkıntının yol açtığı gerilim, tasarım gücünü zorlayıp insanın o andaki zor durumdan çıkarak kesinlikle hoşnutluk verici bir duruma geçmesini sağlamaktadır. Bu durum, bocalamakta olan yorgun kişiyi canlandırmakta, ruhunda yeni birtakım güçleri harekete geçirmekte, onu daha güçlü ya da daha duyarsız duruma sokmakta, üzerinde tıpkı bir iksir, bir uyuşturucu etkisi yapmaktadır.

Bir kez şunu belirtelim ki, sanrı bizim için yeni bir olay değildir; benzerlerini daha önce algıda, anımsamada ve tasarımda görmüş bulunuyoruz, ayrıca düşler bölümünde yine göreceğiz. Tasarımın güçlenmesi ve eleştirinin saf dışı bırakılmasıyla sanrılar kolaylıkla oluşabilmekte, her zaman da özel birtakım nedenler bunların doğmasını sağlamaktadır. Güçsüzlük duygusuna kapılıp, bu duyguyu yenmeye çalışan bir insanın başının dara düşmesi ve dışarıdan bir gücün tehdidi altında kalması durumunda sanrılarla karşılaşılmaktadır. Böyle sıkışık durumlarda gerginlik son derece büyüdüğü zaman eleştiri yetisi pek umursanmamakta, “Kendine yardım et de, nasıl yardım edersen et!” ilkesine uyularak ruhsal organın tüm gücüyle oluşturduğu tasarımlar sanrılara dönüşebilmektedir.

Yanılsama da (illüzyon) sanrının benzeri bir olaydır. Sanrıdan ayrıldığı nokta, kendisine yol açan somut nesnenin dış dünyada varlığıdır; ne var ki, bu nesnenin kişiye özgü biçimde yanlış değerlendirmelere konu yapıldığı görülür; örneğin Goethe’nin Erilkönig adlı şiirinde böyledir. Ne var ki, gerek sanrının, gerek yanılsamanın dayandığı temel, insanın ruhsal bakımdan içinde bulunduğu güç durumdur. Ruhsal organdaki yaratıcı gücün darda kalındığında nasıl bir sanrı ya da yanılsama oluşturabileceğini bir başka örnek üzerinde gösterelim:
Saygın bir aileden gelmesine karşın, doğru dürüst bir eğitimi görmediği için hayatta pek başarı sağlayamamış bir adam, bir yerde yazıcı olarak sıradan bir iş görmektedir. Kendisine bir gelecek ve saygınlık sağlama konusundaki tüm umudunu yitirmiştir. Bütün ağırlığıyla sırtına binen umutsuzluğa bir de çevrenin suçlamaları katılmakta, zaten içinde yaşadığı büyük ruhsal gerilimi daha da arttırmaktadır. Bu durumda her şeyi unutup, durumunu bağışlatacak bir neden ele geçirmek üzere içkiye verir kendini. Ne var ki, kısa bir süre sonra hezeyanlarla hastaneye yatırılır. Öz bakımından hezeyanlarla sanrılar arasında bir benzerlik vardır. Bilindiği üzere, içkiye bağlı hezeyanlardaki normal sanrı biçimi, farelerin ya da birtakım kara hayvancıkların göze görünmesidir. Bunun yanı sıra, hastanın işi gücüyle ilgili diğer bazı sanrılarla da karşılaşılabilir. Bizim hastanın tedavisini üstlenen hekimler, içkinin amansız düşmanı olduklarından hastamızın üzerinde çok sıkı bir perhiz uygulamış, içkiden vazgeçen hastamız bir süre sonra iyileşerek hastaneden çıkmış ve üç yıl ağzına içki koymamıştır. Ama derken, bu kez başka yakınmalarla hastaneye tekrar yatmak zorunda kalmıştır. Hastamızın açıkladığına göre, iş sırasında –o sıra toprak işlerinde çalışmaktadır kendisi– karşısında hep bir adam belirerek, pis pis sırıtıp onunla eğlenir. Adamın davranışına bir defasında iyice içerler hastamız, elindeki aleti üzerine fırlatır, karşısındaki gerçekten bir insan mı, yoksa bir hayal mi, anlamak ister. Ama karşısındaki bir insandır; alete hedef olmaktan kendini kurtarır bu insan. Sonra üzerine atılarak hastamızı iyice pataklar.

Bu durumda bir hayaletin, bir sanrının sözü edilemez kuşkusuz, çünkü karşısındakinin düpedüz gerçek yumrukları vardır ve olayı da açıklamak güç değildir: Hastamız o zamana kadar sanrı görmüş, ama tasarladığı sınamayı gerçek bir insan üzerinde yapmıştı. Anlaşıldığına göre, içkiden el çekmesine karşın, hastaneden taburcu edildikten sonra baş aşağı yuvarlanmaya devam etmiş, işinden olmuş, evinden kapı dışarı edilmiş, toprak işlerinde çalışarak geçimini sağlamaya koyulmuştu; ama gerek kendisinin, gerek ailesinin pek bayağı gözüyle baktığı bir işti bu. Kısaca, hastamızın yaşadığı ruhsal gerilim ortadan kalkmamıştı. İçkiden yakasını kurtarması kendisine alabildiğine büyük yarar sağlamasına karşın, elindeki avuntu kaynaklarından birini de alıp götürmüştü. Hasta ancak kendini içkiye vererek ilk mesleğinde çalışma gücünü gösterebilmişti. Hayatta başarı sağlayamamasıyla ilgili olarak evdekilerden işittiği suçlamalar karşısında beceriksizliğini değil, içkiye düşkünlüğünü buna neden olarak ileri sürmeyi kendisi için daha az üzücü görmüştü. Oysa iyileştikten sonra kendisini eskisinden daha az ağır ve sıkıcı sayılmayacak bir durumla karşı karşıya bulmuştu. Hayatta eskisi gibi başarı kazanamadı mı, elinde bunu bağışlatacak içkiye düşkünlük gibi bir neden yoktu artık. Böyle bir ruhsal bunalımda da yeniden sanrılar görmeye başlamıştı. Eski durumuyla özdeşleşerek hâlâ içkiye düşkün biri gibi davranmış, içkinin tüm yaşamını mahvettiğini, artık bir düzelmenin söz konusu olamayacağını dile getirmek istemişti. Hastalanırsa, pek saygın olmayan, gözüne çirkin görünen yeni işinden kurtulması ve kendi vereceği karara gerek kalmadan böyle bir durumun gerçekleşeceği umudunu artık besleyebilirdi içinde. Yukarıda sözü edilen hayali, hastaneye yatırılmasını sağlayacak kadar uzun süre karşısında görüp durmasının nedeni de işte buydu. İçki belası yine yakasına yapışmasa, hayatta elde edeceği başarının çok daha büyük olacağını artık rahatlıkla söyleyebilirdi. Bu yoldan kişisellik duygusunu ayakta tutabilmekteydi. Söz konusu duyguyu hep canlı kılmak, içkinin hışmına uğramamış olsa büyük işler başarabileceği inancını elden çıkarmamak, işin kendisinden çok daha önemliydi hastamız için. Böylece başkalarının kendisinden iyi sayılamayacağını, ancak onun yolunda giderilemeyecek bir engelin bulunduğunu kendi kendisine söyleyebilme olanağına kavuşmuştu. İçinde yaşadığı durum için bağışlatıcı bir bahane arayıp dururken, karşısında sırıtan adamın hayali bir kurtarıcı gibi imdadına yetişmişti.

Hayal Gücü

Ruhsal organın bir başka artistik işlevi de hayal gücüydü. Bunun izlerini şimdiye kadar ele aldığımız bütün olaylarda saptayabiliriz. Söz konusu işlev, ruhun öteki işlevlerinden farklı değildir, belirli anıların ön plana çıkarılmasına, belirli tasarımların kurulup çatılmasına benzer bir nitelik gösterir. Hayal gücünü oluşturan parçalardan önemli biri, devinim durumundaki bir organizmanın doğal bir zorunlulukla kendisinde bulundurması gereken öngörüdür. Hayal gücü de organizmanın devingenliğine bağlıdır ve bizzat söz konusu öngörünün belirli bir şeklinden başka bir şey değildir. Çocuklar ve erişkinlerdeki “gündüz düşleri” diye de nitelenen düşlemlerin [fantezilerin] tümü insanın kendine özgü bir öngörüyle kurmaya çalıştığı ve ulaşmak için çaba harcadığı geleceğe ilişkin tasarımlardır.

Çocukların kurduğu düşlemleri incelediğimiz zaman, bunlarda güçlülüğün önemli bir öğe olarak geniş bir yer tuttuğunu görürüz. Düşlemlerin çoğu, “Bir gün büyüyünce” gibi sözlerle başlar. Beri yandan, hâlâ ileride büyüyeceklermiş gibi yaşayan erişkinler vardır. Güç etkeninin kendini belirgin biçimde açığa vurması, ruhsal yaşamın ancak ulaşılmak istenen bir amacın saptanması durumunda gelişebileceğini göstermektedir. Uygarlığımızda ise söz konusu amaç saygınlık’ tır. Nesnel amaçlar söz konusu değildir asla, çünkü insanların toplumsal yaşamı sürekli bir boy ölçüşmenin eşliğinde gerçekleşir, bu da insanlarda bir üstünlük isteğinin ve yarıştan zaferle çıkma özleminin uyanmasına yol açar. Dolayısıyla, çocukların düşlerinde rastladığımız öngörü biçimleri her zaman güçlülük tasarımlarından oluşur.

Bu tasarımların boyutları ve düşlemlerin kapsamı konusunda kurallar saptanamaz, bir başka deyişle ilgili konuda da genelleştirme hatasına düşmekten sakınmak gerekir. Yukarıda söylediklerimiz çok sayıda insan için söz konusudur; ancak bazı kişilerde durum değişik olabilir. Hayata düşman gözüyle bakan çocukların öbür çocuklardan daha gelişmiş bir hayal gücüne sahip olacağı düşüncesi akla yakın görünmektedir; böyle çocuklarda öngörü daha aktif durumdadır. Dolayısıyla, hayatta birçok kötü olayla karşılaşmış güçsüz çocukların hayal gücü üstün düzeydedir; böylesi çocuklar, düş kurup dururlar hep. Gelişimleri ileride öyle bir noktaya varır ki, hayal güçlerinin yardımıyla gerçek yaşamdan kendilerini sıyırıp almaya bakar, yaşamın mahkûm edilmesinde hayal güçlerinden adeta bir araç gibi yararlanırlar.
Ne var ki, düşlemlerde, güç etkenini saptamamızın yanı sıra, toplumsallık duygusunun da büyük rol oynadığını görürüz. Çocuk düşlemlerinde asla yalnız çocuğun güçlülük özlemi dile gelmez, aynı zamanda bu güçten başkaları da yararlandırılır. Çocuğun kendine bir kurtarıcı gözüyle baktığı, kendini başkalarının yardımına koşan, insanlara zararlı bir canavarın hakkından gelen biri olarak tasarladığı düşlemleri buna örnek verebiliriz. Sık rastlanan bir düşlemde de çocuklar kendilerini büyüten değil, bir başka ailenin çocukları olduklarını hayal ederler. Hayli çocuk vardır ki, aslında bir başka ailenin evladı olduğu düşüncesinden kolay kolay vazgeçemez, günün birinde gerçeğin gün ışığına çıkacağını ve asıl babasının (her zaman da yüksek mevkide biridir bu) çıkıp gelerek kendisini alıp götüreceğini düşleyip durur. Bunlar ruhlarında bir aşağılık duygusu barındıran, birtakım yoksunluklar içinde yaşayan, gerektiği gibi ilgi görmeyen ya da çevrelerinden gördüğü sevecenlikle yetinmeyen çocuklardır. Kafalarındaki büyüklük düşleri dışa karşı sergiledikleri davranışlarda kendini açığa vurur, artık büyümüşler de erişkin bir insan aşamasına yücelmişler gibi bir poz takınırlar. Beri yandan, çocuklarda adeta sayrısal [marazi] nitelikte düşlemlerle de karşılaşabiliriz; örneğin bir çocuğun sert kasketlerden ya da sigara uçlarından çok hoşlanması ya da kızların bir erkek olmayı hayal etmesi bu gibi düşlemler arasındadır. Oğlan çocuklarına yakışacak davranışlarda bulunan ya da giysiler giyen kız çocukları vardır.

Bazı çocuklar da vardır, yeteri kadar bir hayal gücüyle donatılmadıklarından yakınılır hep. Bu, doğru değildir. Böyleleri ya düşlemlerini dışa vurmamakta ya da söz konusu izlenimi uyandırmalarına yol açacak daha başka nedenler bulunmaktadır; hatta ilgili nedenler kendilerini öyle bir davranışa zorlayabilir ki, kafalarında doğabilecek her türlü düşleme karşı cephe alırlar. Bazen böyle bir davranış çocuğa güçlülük duygusu sağlayabilir. Gerçeğe uyum sağlamak için harcanacak yoğun çaba karşısında kimi çocuklar düşleme, erkeklikle bağdaşmaz ya da çocuksu bir şey gözüyle bakar, onları yanlarına yaklaştırmak istemezler. Düşlemlere sırt çevirme konusunda o kadar ileri giderler ki, sanki hayal gücü denen şeyden hiç nasiplerini almamışlardır.

Düşler 

Yukarıda anlatılan ‘gündüz düşleri’nin [daydream] dışında çocukluğun çok erken bir döneminde, gözlemlenen bir başka ruhsal olay vardır ki, büyük bir etki gücünü içerir. Uykuda görülen düşlerdir bunlar. Genellikle gündüz düşlerini yaratırken çocuk ruhunun başvurduğu yöntem, gece düşlerinde de karşımıza çıkar. Deneyim sahibi eski psikologlar, düşlerinden yola çıkılarak bir insanın karakterinin saptanabileceğine dikkati çekmişlerdir. Gerçekten de düş, insanları her çağda alabildiğine düşündürmüş bir konudur. Nasıl ki gündüz düşleri ileriyi görme isteğinin eşliğinde gerçekleşen olaylarsa, nasıl insanın geleceğe doğru kendine bir yol açma ve açılan yolu güvenle izleme uğraşı içinde bulunduğu zaman ortaya çıkıyorsa, uyurken görülen düşlerde de durum aynıdır. Arada dikkati çekecek bir ayrım varsa, gündüz düşlerinin zar zor da olsa anlaşılabilmesi, gece düşlerinde ise bunun seyrek başarılabilmesidir. Bu da doğrusu tuhaf bir özelliktir; ilgili özellik karşısında insan bu tür düşlerin gereksizliğini düşünebilir. Şunu belirtelim ki, düşlerin temelinde de yine geleceği ele geçirmek isteyen, bir sorun karşısında kalıp bunun altından kalkmaya uğraşan bir kişinin güç sahibi olma özlemi saklı yatar. Düşler, ruhsal yaşamı incelerken bize önemli ipuçları sağlar; bunların da neler olduğuna ileride değineceğiz.
Özdeşleşme

Hep geleceğin sorunlarıyla yüz yüze gelmelerinden ötürü devingen organizmalar için kaçınılmaz bir zorunluluk olan ileriyi görme işlevini yerine getirirken, ruhsal organ, yalnızca gerçekteki değil, gelecekte baş gösterecek bir şeyi de hissetme ve sezme gibi bir yetenekten yararlanır. Bunu özdeşleşme diye nitelemekteyiz. Söz konusu yetenek, insanlarda alabildiğine gelişmiş durumdadır. Beri yandan öylesine geniş kapsamlı bir olaydır ki, ruhsal yaşamın her köşe bucağında karşımıza çıkar. Bu yeteneğin oluşumunun da koşulu, yine ileriyi görme zorunluluğudur; çünkü ileride baş gösterecek bir sorun karşısında nasıl davranacağımı tasarlamam gerekiyorsa, henüz yeterli olgunluğa erişmemiş bir durumdan doğabilecek duygular konusunda da sağlam bir yargıya varma zorunluluğu karşısında bulunuyorum demektir. Ancak düşünme, duyulama ve hissetmenin bir araya gelmesiyledir ki, belirli bir davranış biçimi gelişip çıkar ortaya; örneğin belirli bir nokta vardır ve bütün güçle bu noktaya varılmaya çalışılacak ya da büyük bir dikkatle ondan kaçınılacaktır. Bir kimseyle konuştuğumuz zaman bile bir özdeşleşme söz konusudur. Kendimizi konuştuğumuz kimsenin yerine koyamıyorsak, başkalarıyla ilişki kurmamız düşünülemez. Tiyatroda özdeşleşme, özel bir sanatsal kılığa bürünür. Bazen insanların içinde tuhaf bir duygunun uyanması, bir başkasının başına gelecek bir felaketi önceden sezmeleri de yine özdeşleşmeyle açıklanacak olaylardandır. Son örnekte özdeşleşme öylesine güçlüdür ki, tehlikeyle karşılaşacak kimse kendisi olmamasına karşın, insan elinde olmayarak tehlikeyi savmak ister gibi birtakım devinimlerde bulunur. Bir bardak elimizden düştüğünde, nasıl elimizi hemen geriye çekip aldığımızı hepimiz biliriz. Sık sık bowling oyununda gözlemlediğimiz bir durum vardır; oyunculardan bazıları bowling toplarının devinimine adeta katılmak ister, bütün vücutlarına buna uygun bir konum verir, sanki topların izleyeceği seyri etkilemeyi amaçlarlar. Ayrıca, bir kimsenin yüksek bir apartman katında cam sildiğini ya da bir konuşmacının konuşmasının tam orta yerinde duraklamak gibi bir talihsizliğe uğradığını gördüğümüz zaman içimizde beliren duyguları da özdeşleşmenin örnekleri arasında sayabiliriz. Tiyatroya giden bir kimse sahnede geçenleri kendi içinde hissedecek, oyundaki çeşitli rolleri kendi içinde oynamadan duramayacaktır. Kısaca, tüm yaşantımızla, özdeşleşme arasında sıkı bir bağ vardır.
Bu işlevin nereden kaynaklandığını, kendini sanki bir başkasıymış gibi hissetme gücünün nasıl bir kökene dayandığını araştırırsak, bunu insanda doğuştan var olan toplumsallık duygusuyla açıklamak gerektiği sonucuna varırız. Özdeşleşme aslında evrensel bir duygudur; içimizde yaşayan, tümüyle asla kendisinden vazgeçmeyeceğimiz, bize kendi bedenimiz dışındaki nesnelerle aynı duyguları paylaşma gücünü kazandıran tüm evrensellikler arasındaki ilişkinin bir yansımasıdır.
Nasıl toplumsallık duygusunun çeşitli aşamaları varsa, özdeşleşme de çeşitli aşamaları içerir; bu aşamaları da yine çocukluk çağında gözlemleyebilmekteyiz. Öyle çocuklarla karşılaşırız ki, oyuncak bebeklere sanki canlıymış gibi davranırlar; bazı çocuklar da görürüz, bebeklere karşı duydukları bütün ilgi, içlerinde ne olduğunu anlamaktan öteye geçmez. Hatta toplumsal ilgisini insanlardan çelip cansız ya da önemsiz nesnelere yöneltmeye zorlayarak, bir insanı düpedüz yıkıma sürükleyebileceğimizi söyleyebiliriz. Kimi çocuklarda karşılaşılan hayvanlara eziyet etme gibi davranışların tek nedeni, kendileri dışındaki varlıkların duygularıyla en ufak bir özdeşleşme gücünden yoksunluklarıdır. İleride böylesi çocuklar, bir toplumun üyesi olmalarını sağlayacak gelişimleri açısından hiç önem taşımayan nesnelere ilgi gösterir, başkalarının çıkarlarını asla umursamaz, yalnızca kendilerini düşünen kişilere dönüşürler. Bütün bunlar da, özdeşleşmenin asla yeterli düzeyde olmayışının sonucudur. Nihayet özdeşleşme yetersizliği kişiyi öyle bir duruma sürükler ki, toplumsal işbölümünde üzerine düşeni yapmaya bir türlü yanaşmak istemez.

İnsanı Tanıma Sanatı
Alfred Adler – Say Yayınları

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Pablo Neruda’nın başkanlık adaylığı ve Allende’yi desteklemesi

Kapat