Kadın rolünden her sapış erkeksi, erkek rolünden her sapış kadınsı bir izlenim uyandırır

Kadın ve Erkek İlişkisi: Kadın Rolünden Kaçış -Alfred Adler

Erkeğin ön plana çıkması kadının ruhsal gelişimini önemli ölçüde aksatmış, içinde kadın olarak üstlenmesi gereken role karşı neredeyse genel bir hoşnutsuzluğun doğmasına yol açmıştır. Kendi konumları dolayısıyla güçlü bir aşağılık duygusuna kapılan bütün insanlar gibi kadının da ruhsal yaşamı aynı yolu izler, aynı koşullar altında devinir. Buna, kadının ruhsal gelişimini güçleştirici bir öğe olarak, sözde doğal nitelikteki yetersizlik önyargısı gelip katılır. Ama yine de çok sayıda kız biraz olsun duruma karşı koyabiliyorsa, bunu karakter yapılarına, zekâlarına ve ellerindeki birtakım ayrıcalıklara borçludur; söz konusu ayrıcalıklar da, nasıl bir hatalı adımın, hemen peşinden başka hatalı adımları sürükleyip getireceğini ortaya koymaktadır yalnızca. Kollanıp gözetilmelerden, lüksten ve komplimanlardan oluşan bu ayrıcalıklar hiç değilse kadının toplumda yeğlendiği gibi bir görünüm taşımakta, kadına karşı büyük bir saygı beslendiği izlenimini uyandırmaktadır. Kadını idealize etmelerin de bu konuda rol oynadığını belirtmek isteriz; böyle bir yola başvurulmasının da amacı, gerçekte erkeğin çıkarlarına uygun bir kadın idealini yaratıp ortaya koymaktır. Bir ara bir kadının ağzından çok yerinde olan şu sözü işitmiştim: “Kadının erdemi, erkeklerin güzel bir uydurmasıdır.”

Kadın rolüne karşı mücadelede genellikle kadınları iki tipe ayırabiliriz. Birinci tiptekilere daha önce değinmiştik. Gelişimleri aktif ve erkeksi bir doğrultu izleyen kimselerdir bunlar. Son derece enerjik ve haristirler, altın madalya için savaşırlar. Erkek kardeşlerini ve erkek arkadaşlarını aşıp geçmeye bakar, daha çok erkekler için öngörülmüş uğraşlara yönelir, her türlü sporu yaparlar vb. Çoğunlukla sevgi ve evlilik ilişkisi kurmaya yanaşmazlar. Diyelim böyle bir ilişki kurulup çıktı ortaya, karşısındakine herhangi bir şekilde üstün olmaya, karşısındakine söz geçirmeye çalışarak bunu hemen yine yıkmanın yolunu ararlar.

Ev işlerinin her türlüsünden alabildiğine nefret eder, ilgili duygularını ya doğrudan açığa vurur, ya dolaylı bir yol izleyip ev işlerine karşı asla yetenekli sayılmayacaklarını söyleyerek yapar, hatta bazen bunu açıkça kanıtlamaya kalkarlar.

İlkel topluluklarda evlenmemiş kadınlar neden yoktur? – Theodor Reik

Bunlar, erkeksi bir davranışa başvurarak yazgılarını düzeltmeye çalışan kimselerdir. Kadın rolüne karşı kendilerini savunmaları, varlıklarının temel özelliğidir. Bazen böylelerini nitelemek için “erdişi” deyimi kullanılır. Gelgelelim, sakat bir görüşe dayanır bu deyim; çünkü çoğu kimse sanır ki, söz konusu kızlarda doğuştan erkeksi bir yan, erkeksi bir öz vardır da, kendilerini sergiledikleri tutumu takınmaya zorlamaktadır. Ne var ki, uygarlık tarihinin gösterdiğine göre, kadının baskı altında tutulması, kadının davranışına günümüzde getirilen kısıtlama ve sınırlamalar dayanılacak gibi olmayıp, insanı başkaldırmaya zorlayacak niteliktedir. Eğer kadın “erkeksi” sayılan bir davranışa başvuruyorsa, nedeni dünyada dikiş tutturabilmesi için iki olanağın varlığıdır ki, bunlardan biri kadının, ötekisi erkeğin ideal yoludur. Dolayısıyla, kadın rolünden her sapış erkeksi, erkek rolünden her sapış ister istemez kadınsı bir izlenim uyandıracaktır. Ne var ki, söz konusu duruma yol açan neden gizemli özlerin kadın ve erkekte rol oynaması değil, mekânsal ve ruhsal bakımdan başka türlüsünün düşünülemeyeceğidir. Dolayısıyla, kızların ruhsal gelişiminin ne güçlükler altında gerçekleştiğini her zaman göz önünde tutmamız gerekir; öyle ki, erkekle eşitliği benimsenmediği süre, yaşamla, uygarlığımızın gerçekleriyle ve toplu yaşam biçimleriyle eksiksiz bir uzlaşmayı kadından beklememiz boşuna zahmettir.

Bir tür tevekkül ve teslimiyetle yaşamlarını sürdüren ve inanılmayacak derecede büyük bir uyum, itaat ve alçakgönüllülük sergileyen kadınlar ise, ikinci tipte yer alır. Böyle kadınlar her duruma uyum sağlar, hangi iş olursa el atar, ama öylesine beceriksizlik gösterir ve öylesine dar görüşlü davranırlar ki, hiçbir şeyi doğru dürüst yapıp çıkaramaz, insanı iyi niyetlerinden kuşkuya düşürürler. Bazen de sinirsel birtakım bozukluklar gösterir, güçsüzlüklerini bu yoldan gereği gibi sergiler, dikkate alınmak istediklerini açığa vururlar. Beri yandan, kendini böyle zora koşmanın, böylesine bir despotluğa konu olmanın nasıl bir sinirsel hastalıkla cezalandırıldığını ve toplumsal yaşam için insanın nasıl işe yaramaz duruma sokulduğunu ortaya koyarlar. Bu tiptekiler, dünyanın en iyi insanlarıdır; ama toplumun beklentilerine bir türlü yanıt veremez, çevrelerinin hoşnutluğunu sürekli ellerinde tutamazlar. Boyun eğmelerinin, alçakgönüllülüklerinin ve kendi davranışlarına getirdikleri kısıtlamaların temelinde, ilk tipteki kadınlarda gördüğümüz aynı başkaldırı saklı yatar; öyle bir başkaldırı ki, “ne zevksiz yaşam” sözü ağızlarından açık seçik dökülür gibidir.

Kadınlar Neden Evlenmek İster, Erkekler Neden Evlilikten Korkar? – Theodor Reik

Kadın rolünü yadsımamalarına karşın, yetersiz yaratıklar kimliğiyle yaşamda ikinci derecede bir rol oynamaya mahkûm edildiklerinin kahredici bilincini içlerinde taşıyan kadınlarsa, bir üçüncü tip oluşturur. Bunlar, kadının yetersizliğine ve ancak erkeklerin elinden iyi işler çıkabileceğine yürekten inanmışlardır. Dolayısıyla, kendileri de erkeklerin toplum içindeki ayrıcalıklı durumunu savunurlar hep. Böylelikle başarılı işler görme yeteneğini yalnızca erkekte bulan ve onun toplumda ayrıcalıklı bir yer işgal etmesini isteyen seslerin oluşturduğu koroya güç katarlar. Kendi güçsüzlük duygularını öylesine belirgin açığa vururlar ki, adeta karşılığında çevresindekilerce takdir edilmeyi bekler ve desteklenmeyi umar gibidirler. Ne var ki, bu da öteden beri hazırlanan bir başkaldırının patlak vermesinden başka bir şey değildir; başkaldırı, çoğunlukla kadının evliliğin ödevlerini sürekli kocasının üzerine yıkması, bunların üstesinden ancak bir erkeğin gelebileceğini açıkça itiraf etmesiyle belli eder kendini.

Eğitim gibi yaşamın en önemli, aynı zamanda en çetin ödevlerinden birinin, kadının yetersizliği önyargısına karşın, pek büyük bölümüyle yine kadınların eline bırakıldığını düşünürsek, bu üç tipteki kadının eğitici kimliğiyle nasıl bir davranış sergileyeceğine bir göz atmak yerinde olacaktır. Bu arada, tipler arasında saptadığımız ayrımları biraz daha genişletebileceğiz. Yaşam karşısındaki erkeksi tutumuyla ilk tipteki kadınlar, çocuklarını eğitirken astıkları astık, kestikleri kestik bir davranışa başvuracak, bağırıp çağıracak, çocuklarını sürekli cezalandırıp onları aşırı bir baskı altına almaya çalışacak, çocuklar da doğal olarak bu baskıdan kendilerini kurtarmaya bakacaktır. Böyle bir eğitimle olumlu koşullarda elde edilecek başarı, hayvanlar üzerinde uygulanacak bir eğitimin sağlayacağı başarıdan ileri geçmeyecek, en küçük bir değer taşımayacaktır. Böyle bir eğitime konu edilen çocuklar, genellikle annelerine eğitici yeteneğinden yoksun kimseler gözüyle bakarlar. Eğitim uğrunda koparılan o büyük fırtına çocukları oldukça olumsuz yönde etkiler, kızları annelerine öykünmek gibi bir tehlikeyle karşı karşıya bırakırken, erkeklerin yüreğini korkuyla doldurup, gelecekteki yaşamları konusunda kendilerini tasalara sürükler. Böyle bir annenin baskısı altında yetişmiş çocukların dikkati çekecek kadar büyük bir çoğunluğu, ileride kadın gördüler mi yollarını değiştirir; sanki kadınlara karşı içlerine nefret duygusu ekilmiştir de, onlara karşı bundan böyle en küçük bir güven duymazlar. Böylece erkeklerle kadınların arası açılır, iki taraf sürekli uzaklaşır birbirinden, sonunda açık seçik bir hastalık tablosu ortaya çıkar; gelgelelim böyle bir durumda bile “erkeklik ve kadınsallık öğesinin ilgili kişilerde gereği gibi bir dağılım göstermediğini” ileri sürme saçmalığında bulunacak kişiler vardır.
Öteki iki tiptekiler de, eğiticilik açısından başarısız ve kısır kimselerdir. Kimi kararsız ve kuşkucu bir davranışı sergiler, kendilerindeki özgüvenin yetersizliğini hemen fark eden çocuklarına sözlerini dinletemez olurlar. Anne, eğitsel girişim ve çabalarını aralıksız tekrarlar, durmadan uyarır çocukları, yaptıklarını babalarına söylemekle çocukların gözlerini korkutur. Ne var ki, çocukları eğitecek bir erkeği arayan davranışlarıyla eğitsel çabalarının olumlu sonuca ulaşacağına inanmadıklarını ele verirler. Böylece eğitim konusunda da gözleri hep geriye çekilmededir; sanki yalnızca erkeğin elinden iş geleceği, dolayısıyla eğitim sorununda da mutlaka bir erkeğin gerektiği yolunda kafalarında yaşattıkları düşünceye pratikte haklılık kazandırmayı kendilerine ödev edinmişlerdir. Bazıları da hiçbir şeyin hakkından gelemeyecekleri duygusuyla herhangi bir eğitim işini üstlenmekten kaçar, böyle bir sorumluluğu kocalarının, mürebbiyelerin ya da daha başka kişilerin üzerine yıkarlar.

Kadın rolünü üstlenmekten duyulan hoşnutsuzluk, bazı “yüce” nedenlerle örneğin bir manastıra kapanarak ya da evliliğe kapıları kapayan bir işte çalışarak yaşamdan elini eteğini çeken kızlarda daha belirgin olarak açığa vurur kendini. Böyleleri de, kadın rolüyle uzlaşamadıkları için ilerideki asıl ödevlerinin gerektirdiği hazırlıkları yapmaya yanaşmayan kadınlar arasında yer alır. Beri yandan, çok geçmeden kendilerine bir iş edinmeye bakan kızların bu davranışlarının nedeni de, çalışma hayatının sağlayacağı bağımsızlığa, bir evliliğin kucağına yuvarlanmaktan kendilerini rahatlıkla koruyacak gözüyle bakmalarıdır. Evliliğe karşı takınılan bu tutum da, yine geleneksel kadın rolüne karşı duyulan nefrette itici etken olarak karşımıza çıkar.

Bir evliliğin gerçekleşip kadının böyle bir rolü isteyerek üstlendiği sanılsa bile, bir evlilik anlaşmasının hiç de kadın rolüyle uzlaşmanın bir kanıtı sayılmayacağı sık sık görülür. Şu anda otuz altı yaşındaki bir kadın hastamızı buna tipik bir örnek olarak gösterebiliriz. Çeşitli sinirsel yakınmaları vardır hastamızın. Yaşlı bir adam ve içi zorbalık hırsıyla dolup taşan bir kadın arasındaki evlilikten doğmuş iki çocuktan büyüğüdür. Öncelikle, pek güzel bir kadın sayılan annenin, yaşlı bir adamla evlenmesi, böyle bir evlilikte kadın rolünü üstlenmedeki duraksamanın da rol oynadığını ve koca seçimini etkilediğini ortaya koymaktadır. Hastamızdan öğrendiğimize göre, anne baba arasındaki evlilik pek iyi yürümemişti. Evde kesinlikle annenin sözü geçiyordu; anne kimsenin gözünün yaşına bakmıyor, evdekilere her istediğini yaptırıyor, yaşlı kocasını her fırsatta köşeye sıkıştırıyordu. Kocasının şöyle bir anlığına, bir sıranın üzerine uzanıp dinlenmesine bile katlanamıyor, kafasında pişirip kotardığı ve hiçbir şekilde çiğnenmesine izin vermediği bir ilkeye uyarak evi çekip çeviriyordu.

Pek yetenekli bir çocuk olan hastamız, babası tarafından pek şımartılmıştı. Annesi ise hiçbir zaman kendisinden hoşnut kalmamış, hep karşısında yer almıştı. Hele sonradan bir erkek çocuğu dünyaya gelip, anne çok daha büyük bir sevecenlikle ona kucak açınca, durum iyiden iyiye katlanılmaz boyutlara ulaşmıştı. Normalde pek kayıtsız ve yumuşak bir adam sayılan, ama kendisi söz konusu oldu mu çok sert tepki gösterebilen babasından destek göreceği bilinciyle davranan kızın içinde, sürüp giden kavgaların sonunda annesine karşı oldukça büyük bir kin ve nefret duygusu uyanmıştı. Bu arada hastamızın saldırılarına hedef almaktan hoşlandığı bir şey de, annesinin temizlik tutkusuydu; ilgili tutku öylesine aşırılığa vardırılıyordu ki, örneğin annesi ev işlerine yardım eden kadının kapının koluna bile elini sürmesine dayanamıyor, hemen kalkıp el değen yeri tekrar silerek temizliyordu. Dolayısıyla, hastamız evde üstü başı kir pas içinde dolaşarak her şeyi pisletmekten zevk almaya başlamıştı. Kısacası, annesinin kendisinden beklediklerinin tam tersi özellikler ediniyordu. Bu da, karakter özelliklerinin doğuştan insanda var olduğu görüşünü çürüten bir durumdu. Eğer hastamız annesini ölesiye kızdıran özellikler sergiliyorsa, yalnızca bilinçli ya da bilinçsiz bir plandan kaynaklanabilirdi, bu. Anneyle kız arasındaki savaş, bugün de hâlâ sürüp gidiyor; öyle bir savaş ki, çetinlikte eşine rastlanacak gibi değil.

Hastamız sekiz yaşına geldiğinde durum aşağı yukarı şöyleydi: Baba kızın tarafını tutuyor, anne hain ve sert bir yüz ifadesiyle ortada dolaşıp iğneleyici söz ve suçlamalarını sağa sola yöneltiyordu; hastamız ise arsız, hazırcevap ve alabildiğine esprili bir tavırla annesinin karşısına dikiliyor, onun tüm çabalarını boşa çıkarıyordu. Derken annenin gözbebeği sayılan ve şımartılıp el üstünde tutulan erkek kardeşin, kalp kapakçıklarındaki bir bozukluk nedeniyle annenin daha çok bakım ve ilgisini üzerine çekmesi, var olan durumu daha da kötüleştirmişti. Böylece, anne ve babanın çocuklarına karşı gösterdiği ilgi, sürekli olarak birbirine zıt bir doğrultu izlemiş, işte hastamız bu koşullar altında büyümüştü.

Kadınlar neden erkeklerden daha uzun yaşar? – David Robson

Sonunda öyle olmuştu ki, kimsenin pek açıklayamadığı ciddi bir sinirsel hastalığa yakalanmıştı hastamız. Annesini konu alan kötü düşünceleri bir türlü kafasından kovamıyor, dolayısıyla kendi kendini yiyip bitiriyordu. Söz konusu düşüncelerden söz açıp, hiçbir şey yapacak durumda değildi. Sonunda ani bir kararla dindarlığa verdi kendini, ama bu da hiç işe yaramadı. Bir süre sonra kafasındaki kötü düşünceler biraz azaldı; alınan ilaçlardan birinin etkili olduğu şeklinde yorumlandı durum; ama belki de anne biraz susturulmuş, kendini savunma durumuna itilmişti. Ne var ki, hastalık tümüyle kaybolmayarak birazı kalmıştı geride, bu da belirgin bir fırtına korkusuyla kendini açığa vuruyordu. Hastamızın kuruntusuna göre, fırtına korkusu vicdanının rahat sayılmayışından kaynaklanmaktaydı ve annesine karşı içinde haince düşünceler beslediği için, günün birinde bir felaket gibi başına çullanacaktı. Buradan anlaşıldığına göre, hastamız daha o yaşta annesine karşı duyduğu nefret ve kinden bizzat kendisini kurtarmaya çalışıyordu. Beri yandan hastamızın gelişimi seyrini sürdürmüş, sonunda her şeye karşın güzel bir gelecek kendisine göz kırpar gibi olmuştu. Günün birinde bayan öğretmenlerinden biri hastamız için, bu kız isterse her şeyi yapabilir gibi bir söz kullanmış, bu da onu pek etkilemişti. Aslında böylesi sözlerin pek bir önem taşıdığı söylenemez, ama hastamız bu sözlerden şunu anlamıştı. Bir şeyi kafasına koymayagörsün, onu mutlaka yapar. Bu da, annesiyle yeniden savaşmak gibi bir hırsın içinde uyanmasına neden olmuştu.

Derken ergenlik dönemine giren hastamız güzel bir kız olup çıkmış, evlenecek çağa ayak basmış ve pek çok kişiden evlenme önerisi almıştı. Ne var ki, bir evlenmeye yol açabilecek her türlü ilişkiyi sözleriyle bir bıçak gibi kesip atmıştı. Çevresinde yaşlı bir adam vardı ki, hastamız yalnızca ona karşı özel bir yakınlık duyuyor, onunla evleneceğinden korkuyordu hep. Ama bu adamdan da bir süre sonra vazgeçmiş, yirmi altı yaşına kadar bir talipten yoksun yaşamıştı. Bu da hastamızın bulunduğu çevrede oldukça dikkat çekmiş, yaşamöyküsü bilinmediğinden kimse davranışına bir anlam verememişti. Çocukluğundan beri annesine karşı sürdürdüğü çetin savaşta hastamız geçimsiz ve huysuz birine dönüşmüştü. Savaş, onun için zaferler sağlayan bir araçtı. Annesinin davranışı kendisini kamçılayarak hep zafer peşinde koşan biri durumuna sokmuştu; şöyle yaman bir ağız dalaşı kadar hoşlandığı başka bir şey olamazdı. Gurur ve kibri böylece kendini açığa vurma olanağına kavuşuyordu. Bir rakibin yenilgiye uğratılmasını öngören oyunları ötekilere üstün tutması da, yine “erkeksi” tavrını belli etmekteydi.

Yirmi altı yaşında çok saygın bir erkekle tanışmış, erkek onun geçimsiz ve cadaloz tavrından yılmayarak kendisine ciddi bir evlenme önerisinde bulunmuştu. Erkeğin davranışı pek alçakgönüllü ve otoriteye boyun eğer nitelikteydi. Akrabalarının böyle bir erkekle evlenmesi için üzerine düştüklerini gören hastamız, ona karşı büyük bir nefret ve soğukluk hissettiğini, böyle bir erkekle yapacağı evliliğin sonunun hayırlı çıkmayacağını söylemişti. Onun durumunda söz konusu kehanette bulunmak kuşkusuz güç değildi. İki yıllık bir direnişten sonra nihayet evlenmeyi kabul etmiş, kocası olacak adamı bir köle gibi kullanıp ona istediği gibi davranabileceği inancı bu kararında rol oynamıştı. Hiçbir dileğini geri çevirmemiş olan babasının bir kopyasını evleneceği adamda bulacağı umudu, içten içe yaşamıştı ruhunda.

Ama çok geçmeden yanıldığını anlamıştı. Daha evlilikten birkaç gün sonra kocasını ağzında pipoyla odada oturmuş, gel keyfim gel gazetesini okurken görmüştü. Kocası sabahleyin evden çıkıp bürosuna gidiyor, zamanında eve yemeğe geliyor, yemek henüz hazırlanmamışsa homurdanıp söyleniyordu. Karısından temizlik sevgi ve titizlik bekliyor, hastamızın açıklamasına göre hiç aklından geçirmediği tümü de haksız isteklerde bulunuyordu. Kocasıyla arasındaki ilişkinin, babasıyla ilişkisini uzaktan yakından anımsatacak yanı yoktu. Bütün umutlar suya düşmüştü. Hastamız adamdan ne kadar çok şey isterse, adam isteklerini karşılamaya o kadar az eğilim gösteriyor, adam hastamızın dikkatini ne kadar üstlenmesi gereken kadın rolüne çekerse, hastamız bu rolü üstlenmeye o kadar az istekli davranıyordu. Bu arada kendisinden böyle isteklerde bulunmaya hiç de hakkı olmadığını kocasına sürekli hatırlatıyor, çünkü kendisinden hoşlanmadığını evlenmeden önce kesinlikle ona söylediğini belirtiyordu. Ne var ki, bu davranışından hiç etkilenmeyen kocası, kendisine çeşitli istekler yöneltmekten vazgeçmiyordu bir türlü. Bunu da öylesine bir amansızlıkla yapıyordu ki, hastamız giderek geleceğini pek karanlık görmeye başlamıştı. Görev duygusuyla dolup taşan dürüst denilecek adam, bir sarhoşluk içinde kendinden geçerek hastamızla evlenmiş ama hastamızı kesinlikle ele geçirdiğine inanır inanmaz söz konusu sarhoşluk uçup gitmişti.
Derken, hastamız anne olmuş, ama kocasıyla aralarındaki uyumsuzlukta yine bir şey değişmemişti. Hastamızın yeni ödevler üstlenmesi gerekiyordu. Var gücüyle damadın tarafını tutan annesiyle arası günden güne daha çok açılmıştı. Evdeki savaş hiç ara verilmeden çok ağır silahlarla sürdürüldüğünden, adamın bazen çirkin ve saygısız davranışlara başvurması, böylece kadının zaman zaman davranışında haksız sayılmaması şaşılacak bir şey değildi. Erkeğin o türlü davranışına yol açan neden, hastamızın, yanına yaklaşılmaz tutumu, kadınlık rolüyle bir türlü uzlaşamamasıydı. Aslında kafasından geçirdiğine göre kadın rolünü öyle oynayacaktı ki, evde hep bir hükümdar gibi dikilecekti, tüm isteklerini yerine getirmek zorunda olan bir kölenin yanında yürür gibi kocasıyla yaşam yolunu yürüyüp gidecekti. Belki o zaman üstlenebilirdi böyle bir rolü.
Peki şimdi ne yapacaktı? Boşansın, annesinin yanına dönsün de yenilgiye uğratıldığını açıklasın mıydı? Tek başına ve bağımsız yaşayamazdı, böyle bir yaşama hazırlıklı değildi. Boşanması, gururuna ve kendini beğenmişliğine indirilmiş bir darbe anlamını taşıyacaktı. Yaşamı bir işkence gibi görüyordu. Bir yanda kocası her şeye kusur bulurken, diğer yanda annesi durmadan kendisini topa tutuyor, hep temizlikten ve düzenden dem vuruyordu.

Sonunda hastamızda da bir temizlik ve düzen merakı baş göstermişti. Bütün gününü şunu bunu yıkamak ve temizlemekle geçiriyordu. Annesinin o zamana kadar hep kafasına sokmaya çalıştığı öğütleri sonunda kavramıştı sanki. Kızını böyle gören anne belki ilkin nazikçe gülümsemiş, beri yandan kocası da karısında ansızın baş gösteren düzenlilik merakından, onun habire dolapları boşaltıp yeniden yerleştirmesinden bir bakıma hoşnut olmuştu. Ne var ki, aşırılığa vardırılabilirdi böyle bir davranış; nitekim hastamızda da böyle olmuştu: Her şeyi öylesine ovup temizliyordu ki, evde bir toz zerresi bile barınamıyordu. Ortalığı temizleyip çeki düzene sokarken herkesin rahatını kaçırarak hamaratlığını açığa vuruyor; öte yandan çalışırken herkes kendisini rahatsız ediyordu. Birisi, yıkayıp temizlediği bir şeye el sürdü mü, kalkıp yeniden yapıyordu aynı işi; bu, yalnızca onun üstesinden gelebileceği bir şeydi.

Yıkayıp temizleme hastalığına kadınlarda alabildiğine sık rastlanır. Böyle davrananların tümü de kadınlık rolünü üstlenmeye karşı koyanlardır; ilgili davranışlarıyla kendilerini bir tür mükemmelliğe kavuşmuş görür, her gün kendileri gibi sık sık temizliğe başvurmayan kadınlara tepeden bakarlar. Temizliğe yönelik bütün bu çabaların bilinçaltında yatan nedeni, evin canını cehenneme yollama isteğidir. Beri yandan, hastamızdaki gibi hiçbir kadında o kadar pisliğe rastlanmayacağını belirtmek isteriz. Çünkü hastamızın amacı temizlik değil, davranışının çevresindekilere vereceği rahatsızlıktı.
Kadınlık rolüyle gerçek bir uzlaşmayı başaramayıp, kendilerine salt böyle bir süs veren bir yığın kadın gösterebiliriz. Açıkladığına göre, hiçbir arkadaşı yoktur hastamızın; kimseyle anlaşamayan ve hiçbir şeyi umursamayan biridir, bu da yine onun durumuna uygun düşer. Uygarlığımızdan en kısa zamanda bekleyeceğimiz bir şey varsa, yaşamla daha uygun bir uzlaşmayı mümkün kılacak şekilde kızlarımızı eğitmenin yollarını bize göstermesidir; çünkü bugün en olumlu koşullarda bile söz konusu uzlaşma gerçekleştirilecek gibi değildir. Gerçeklikle bağdaşmamasına ve aklı başında herkes tarafından yadsınmasına karşın, kadının yetersizliği görüşü hâlâ yasalarda ve geleneklerde yer almaktadır. İlgili konuda her zaman gözümüzü açık tutmak, toplum düzenimizdeki bu hatalı tutumun mekanizmasını tümüyle kavrayıp ona karşı savaşmak zorundayız. Ne var ki, böyle düşünmemiz örneğin kadına karşı hastalık derecesinde abartılmış bir saygıdan değil, söz konusu durumların toplumsal yaşamımızı yok edeceği düşüncesinden kaynaklanmaktadır.

Bu arada kadını küçük düşürücü eleştirilere konu yaparken çoğu kez ileri sürülen bir noktaya değinmek isteriz, bu da kadının tehlikeli yaşıdır. Bu dönem, elli yaş civarında bazı karakter özelliklerinin daha bir belirginlik kazanarak ön plana çıkmasından oluşan ruhsal değişikliklerle kendini açığa vurur. Söz konusu değişiklikler sonucu kadın, o zamana kadar güçlükle elinde tuttuğu zaten pek fazla denilemeyecek saygınlığı tümüyle yitireceği gibi bir düşünceye kapılır. O zamana kadar işgal ettiği konumu ele geçirmesini ve elde tutmasını sağlayan her şeyi, bundan böyle ağırlaşan koşullar altında elden çıkarmamak için eskisinden daha yoğun bir çaba harcar. Yaşlanan kimselerin durumu uygarlığımızdaki egemen iş ilkesinden ötürü genel olarak iyi sayılmaz; ama yaşlanan kadınlar için durum daha da kötüdür. Yaşlanan kadınları bekleyen tehlike, taşıdıkları değerin tümüyle yadsınmasıdır; ancak bu, bir başka şekilde herkesi bekleyen tehlikedir, çünkü günümüzde insan yaşamına verilen değer zamana bağlı olarak değişim gösterir. Aslında bir insanın yaşamının en güçlü ve dinamik dönemindeki hizmetleri, elden ayaktan düştüğü zaman yararlanması için o insanın alacak hanesine yazılması gerekirdi. Yaşlandı diye bir insanı maddi ve manevi ilişkilerden koparıp atmak, hele yaşlanan kadınlarda adeta aşağılamaya varan bir davranışla böyle bir yola başvurmak olacak şey değildir. Büyüme çağındaki bir kızın, ileride kendisini de bekleyen böyle bir dönemi ne büyük bir korkuyla düşündüğünü kuşkusuz tasarlayabiliriz. Kaldı ki, kadınlık denilen şeyin elli yaşından sonra yitip gideceği söylenemez; bu tarihten sonra da insan onuru eski görkemiyle varlığını sürdürür ve korunup kollanması gerekir.

Alfred Adler
Kadın ve
 Erkek İlişkisi
Kaynak: İnsanı Tanıma Sanatı –  Say Yayınları

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here