Ruhsal Yaşamın Amaca Yönelikliği – Alfred Adler

Ruhsal olaylarda en başta saptayacağımız şey, yine bir amaca yönelik bir devinimdir. Dolayısıyla, insan ruhunu durağan bir bütünmüş gibi tasarlamanın yanılgıdan başka bir şey sayılamayacağını belirtmeden geçemeyeceğiz. İnsan ruhunu ancak devingen güçler şeklinde kafamızda tasarlayabiliriz; kuşkusuz öyle güçler ki, birlik ve bütünlük oluşturan bir temelden doğup, birlik ve bütünlük oluşturan bir amaca varmaya çalışır. Uyum [adaptasyon] olayında da bu amaca yöneliklik açığa vurur kendini. İçerdiği devinim ve dinamizmin ona doğru akıp gittiği bir amaçtan yoksun bir ruhsal yaşam asla tasarlanamaz.

Buradan anlaşılıyor ki, insanın ruhsal yaşamı bir amaçla belirlenir. Bir kimsenin düşünebilmesi, hissedebilmesi, bir istekte bulunabilmesi, hatta düş görebilmesi için bütün bunların bir amaçla belirlenmesi, bir amaca dayanması, bir amaçla sınırlandırılması ve belirli bir yöne yöneltilmesi gerekir. Organizmanın ve dış dünyanın gerekleriyle, organizmanın bunlara vermesi gereken yanıtlar arasındaki ilişkiden doğallıkla ortaya çıkan bir sonuçtur bu. İnsandaki bedensel ve ruhsal olaylar, yukarıda belirtilen bu temel görüşlere uygunluk gösterir. Az önce çizilmiş çerçeve dışında, belirli bir amaca yönelik olmayan bir ruhsal gelişim düşünülemez; böyle bir amaç da, daha önce anlatılan güçlerden kendi kendine doğup çıkar. Amaç değişken nitelik taşır bazen, kimi zaman da değişmeden kalır.
Dolayısıyla, ruhsal olaylara ileride karşılaşılacak bir duruma hazırlık gözüyle bakabiliriz. Öyle anlaşılıyor ki, ruhsal organı amaç etkenini düşünmeden ele almanın olanağı yoktur. Bireysel psikoloji, insan ruhundaki olayların tümünü bir amaca yöneliklik içinde görüp kavrar.

İnsan, bir başkasının amacını bilir ve dünyayı da az buçuk tanırsa, ilgili kimsede gözlemleyeceği devinimlerin anlamını da çıkarabilir ve bunların söz konusu amaca bir hazırlık niteliği taşıdığını saptar. O zaman, havadan yere bırakılacak bir taşın hangi yörüngeyi izleyeceği nasıl bilinirse, ilgili kişinin amacına ulaşmak için hangi devinimleri gerçekleştireceği de yine öylece bilinir. Ne var ki, ruh, doğa yasası diye bir şey tanımaz; çünkü insanın gözüne kestirdiği amaç durağan değildir, değişebilir her zaman. Ama bir kimse gözüne bir amaç kestirmişse, ruhundaki olaylar ister istemez ortada uyulması gereken bir doğa yasası varmış gibi bir akış izler. Bu da, ruhsal yaşamda bir doğa yasasının söz konusu edilemeyeceği, insanın bu alanda kendi yasalarını kendilerinin saptadığı gibi bir anlamı içerir. İlgili yasalar sonradan insana doğa yasaları gibi görünüyorsa, bu bir kuruntudan başka şey değildir; çünkü söz konusu yasaların neden ve sonuç ilişkisini içeren değişmez yasalar olarak belirlenip kanıtlanmak istenmesinde insanın kendi parmağı bulunur. Örneğin resim yapmak isteyen kimse, böyle bir amacı göz önünde tutan insanın davranışını sergiler. Resim yapma eylemi için gerekli tüm adımları sanki ortada bir doğa yasası varmış gibi şaşmaz bir tutumla atar, bu kişi. Peki ama, böyle bir tabloyu yapması gerekli midir? Demek oluyor ki, doğanın devinimleriyle insanın ruhsal yaşamındaki devinimler arasında bir ayrım söz konusudur. İnsan iradesinin özgürlüğüne ilişkin tartışmalar da buradan kaynaklanmaktadır. Söz konusu tartışmaların bugün varmış gibi göründüğü sonuç da, insan iradesinin özgür olmadığı yolundadır. İşin doğrusu, bir amaca bağlanır bağlanmaz insan iradesinin özgürlüğünü yitireceğidir. Amacın kendisi ise kozmik, animal ve toplumsal koşullardan doğup çıktığı için, ruhsal yaşam değişmez yasalara bağlıymış gibi bir izlenim uyanmaktadır. Ama diyelim ki insan toplumla ilişkisini yadsıyor, koparmaya savaşıyor bu ilişkiyi, kendi dışındaki gerçeklere uymaya yanaşmıyor… Bu durumda ruhsal yaşamdaki bütün o görünür yasallıklar silinip gidecek, yerini yeni bir yasallık, yeni amaçtan kaynaklanan bir yasallık alacaktır. Benzer şekilde hayattan bezip toplumun bir üyesi olarak yaşamına son vermek isteyen insan için de toplum yasası bağlayıcı niteliğini yitirir. Böyle olunca şu noktayı saptayabiliriz ki, ruhsal yaşamda bir devinim, ancak bir amacın belirlenmesiyle zorunlu olarak kendini gösterecektir.

Bunun tersi yolu izleyerek, bir insanın devinimlerinden o insanın gözüne kestirdiği amacı belirlemek de mümkündür. Aslında ötekinden daha da önemlidir bu; çünkü bazı kimseler vardır ki, amaçları konusunda çoğunlukla, açık seçik bir fikirden yoksundur. Gerçekten de biz, insanı tanıma sanatını öğrenirken, her zaman ikinci yolu izlemeyi yeğleriz. Ancak, ruhsal devinimler çok çeşitli şekilde yorumlanabileceğinden, ilki kadar basit bir yol değildir, bu. Ne var ki aynı insanın birden çok devinimini alıp bunları birbirleriyle karşılaştırarak bazı sonuçlara varmamız olasıdır.
Zaman bakımından yaşamının değişik iki noktasındaki davranışlarını ve dışavurumlarını bir çizgiyle birleştirmeye çalışarak, bir insanı anlama olanağına kavuşabiliriz. Böyle bir yol izlediğimizde karşımızdaki insana ilişkin tutarlı bir çizginin ortaya çıktığını görür, çocukluktaki bir yaşam modelini, çok ileri bir dönemde bazen şaşırtıcı bir şekilde yine karşımızda buluruz. Aşağıdaki vaka buna bir örnektir.

Otuz yaşında olağanüstü derecede çalışkan bir adam, gelişiminde karşılaştığı kimi güçlükleri yenerek önemli başarılar elde etmiş, çevresinde bir saygınlığa ulaşmıştı. Günün birinde çok şiddetli bir depresyona yakalanarak hekime başvurmuş, çalışma ve yaşamaya karşı isteksizlikten yakınmıştı. Anlattığına göre, nişanlanmak üzereydi; ama geleceğe büyük bir güvensizlikle bakıyor, şiddetli kıskançlık duyguları içinde kıvranıyordu; nişanın çok geçmeden bozulma tehlikesi vardı. Bu durumu için ileri sürdüğü nedenler pek de inandırıcı sayılmazdı. Nişanlısına karşı herhangi bir suçlama yöneltilecek gibi değildi. Adamın belirgin olarak içinde duyduğu güvensizlik, bir kimseyle tanışıp kendini o kimse tarafından büyülenmiş hisseden, ama aynı zamanda ilgili kimseye karşı saldırgan bir tutum takınan ve yaptığı şeyi güvensizlikle yıkıp yok eden kimselerden biri olduğu kuşkusunu uyandırıyordu. Bu durumda, daha önce sözünü ettiğimiz çizgiyi çekebilmek için, adamın yaşamından bir diğer olayı alarak, bunu şimdiki tutum ve davranışıyla karşılaştırmaya çalışalım. Deneyimlerimize dayanarak ilk yaptığımız şey, hastamızın çocukluk izlenimlerine el atmaktır; bu konuda hastanın bize anlatacaklarının nesnel bir eleştiri karşısında tutunamayacağını bilir, ama yine de böyle bir yolu izlemekten geri durmayız. Hastamızın çocukluğunda ilk anımsadığı şey şuydu: Kendisinden küçük bir erkek kardeşi vardı, bir gün annesi ve kardeşiyle bir pazar meydanında bulunuyorlardı. Meydan çok kalabalıktı, dolayısıyla annesi bir ara kendisini kucağına almıştı. Ama sonradan onu yine yere bırakmış, küçük kardeşini kucağına almıştı, kendisi de mahzun mahzun annesinin yanı başında yürümüştü. Dört yaşındaydı o zaman. Buradan görüleceği gibi, şimdiki yakınmasının temel öğeleri bu çocukluk anısında da karşımıza çıkmaktadır: Hastamız kendisinin tercih edilen kişi olduğundan emin değildir ve ileride bir başkasının kendisine üstün tutulabileceği düşüncesine bir türlü katlanamamaktadır. Dikkatinin bu nokta üzerine çekilmesi hastamızı pek şaşırtmış, çocukluk anısıyla şimdiki şikâyeti arasındaki ilişkiyi hemen kavramıştır.

Bir insanın devinimlerinin yöneldiği amaç, o insanın çocukken dış dünyadan aldığı izlenimlerin etkisi altında gelişip ortaya çıkar. Bir insanın idealinin, yani amacının yaşamının henüz ilk aylarında oluştuğu görülür; daha bu aylarda dıştan kaynaklanan duyumları sevinçle ya da hoşnutsuzlukla yanıtlar çocuk, dolayısıyla söz konusu duyumlar böyle bir idealin gelişiminde rol oynar. Daha ilk aylarda, alabildiğine ilkel biçimde de olsa, bir dünya görüşünün ilk izleri kendini açığa vurur. Bununla söylemek istediğimiz, ruhsal yaşamda saptanan etkenlerin temellerinin henüz süt çocukluğu döneminde atıldığıdır. Söz konusu temeller, ileride sürekli pekiştirilip geliştirilir, değişken bir nitelik taşır, etkilenmelere açık bulunurlar. Alabildiğine değişik etkiler, yaşamın kendisine yönelttiği isteklere karşı çocuğu belirli bir tavır ve tutum takınarak yanıt vermeye zorlar.

Dolayısıyla, insanın karakter özelliklerinin daha süt çocukluğu döneminde kendini belli ettiğini ileri süren araştırıcılara hak vermemek elde değildir. Yine aynı nedenle, birçok kimse, karakterin doğuştan nitelik taşıdığını savunur. Ne var ki, karakterin insana anne ve babasından kalıtım yoluyla geçtiği görüşü toplum için sakıncalı nitelik taşır; çünkü eğitimcileri güvenle işe sarılmaktan alıkoyar. İlgili görüşün sakıncalı olmasının bir başka kanıtı da şudur: Karakterin insanda henüz doğuştan varlığına inananlar, bu görüşten çoğunlukla kendilerini aklatma ve her türlü sorumluluktan yakayı sıyırmada yararlanırlar, bunun da yine eğitimin üstlendiği ödevlerle bağdaşacak yanı yoktur.

Birey tarafından belirli bir amacın saptanmasında rol oynayan önemli bir etken de uygarlıktır. Çocuğun karşısına adeta bir duvar gibi dikilir uygarlık ve çocuk dönüp dolaşıp bu duvara toslar; ta ki izlenmeye değer gördüğü, isteklerinin gerçekleşeceği umudunu kendisine veren, gelecek için kendisine güvence ve uyum vaat eden bir yol bulabilsin. Çocuğun ne ölçüde bir güvenliğe kavuşmayı arzuladığı, beri yandan uygarlığa teslimiyetinin kendisine ne ölçüde bir güvenlik sağlayacağı çok geçmeden açığa vurur kendini. Bu, salt tehlikelere karşı bir güvenlik değildir; dört başı mamur bir makinedeki gibi, görevi organizmanın varlığını sürdürmesini daha iyi garantilemek olan bir güvenlik mekanizması da gelip buna katılır. Çocuk ortadaki ölçüyü aşacak gibi güvenlik ve içgüdü doyumları ardında koşarak, varlığının salt sürdürülmesi ve rahat gelişimi için gerekenden daha çok şey isteyerek, ilgili güvenlik mekanizmasını sağlar. Böylelikle ruhsal yaşamı yeni bir devinim etkenine kavuşur. Bu da açıkça büyüklenme etkenidir. Çocuk, tıpkı bir erişkin gibi başkalarından daha çok şeye kavuşmayı arzular, üstün bir konumu ele geçirmeye bakar; öyle bir konum ki, amaç olarak ta baştan beri saptanan güvenlik ve uyumu sağlayacak, ayrıca bunların kaybolmamasına çalışacaktır. Dolayısıyla, çocuğun ruhunda bir dalgalanma baş gösterir, ruhsal yaşamında bir çalkantı açığa vurur kendini ve ileride çalkantı daha da güçlenir. Örneğin kozmik etkiler, bunlara daha güçlü bir yanıt vermeye zorlar çocuğu. Ya da dar zamanlarda ruhunu bir korku sarıp, kendini ödevlerin üstesinden gelecek güçte görmezse, durumda yeniden birtakım sapmalarla karşılaşılır, üstünlük tutkusu kendini daha belirgin açığa vurur.

Bu arada öyle olabilir ki, çocuk büyük güçlüklerle yüz yüze gelmekten sakınarak, onlardan yakasını kurtarmak ister ve bu tutum bireysel amaç olarak belirlenir. Böyleleri, güçlükleri görünce ya korkuyla gerilere kaçan, ya da kendilerine yöneltilen istekleri hiç değilse geçici bir süre yadsıyan insan tipini oluşturur. Bu da, insan ruhunun tepkilerinin asla nihai bir kesinliği içermediğini, her zaman geçici yanıtlar niteliğini taşıyıp, asla yüzde yüz doğru sayılamayacağını ortaya koyar. Özellikle, erişkinlerdeki ölçülere vuramayacağımız çocuğun ruhsal gelişiminde, salt geçici amaçların söz konusu olacağını hiçbir zaman gözden uzak tutmamamız gerekmektedir. Her zaman çocukla birlikte ileriye bakmak ve onun ruhsal gelişiminde saptanan güçlerin onu hangi noktaya kadar götürebileceğini düşünmek zorundayız. Çocuğun ruhuna girebildik mi, burada karşılaşacağımız etkin güçler, çocuğun hal ve geleceğe kendiliğinden kesin bir uyum sağlamayı az çok kafasına koyduğunu bize gösterir; bunun dışında ilgili güçlerin başka türlü anlaşılması düşünülemez. Söz konusu amaçla ilgili olarak çocuğun ruhsal durumu çeşitli doğrultulara yönelebilir. Bunlardan biri iyimserlik’tir; karşısına çıkan ödevlerin pekâlâ üstesinden gelebileceğine güvenen çocuk, ödevlerine üstesinden gelinebilir gözüyle bakan bir kişinin karakter özelliklerini geliştirir. Örneğin cesaret, açık yüreklilik, güvenilirlik ve çalışkanlık gibi özellikler oluşur çocukta. Bunun karşıtı, kötümserlik kapsamına giren karakter özellikleridir. Ödevlerinin üstesinden gelme yeteneğini kendisinde göremeyen çocuğun amacını düşünürsek, ruhunun nasıl bir görünüm taşıyacağını tasarlayabiliriz. Böyle bir çocukta çekingenlik, ürkeklik, içine kapanıklık, güvensizlik gibi özelliklerle güçsüz kişilerin kendilerini savunmada başvurduğu diğer özelliklere rastlanacağı kuşkusuzdur. Çocuğun amacı erişilebilecek olanın dışında, yaşam alanının çok gerilerinde bulunacaktır.

Alfred Adler
İnsanı Tanıma Sanatı –  Say Yayınları

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Franz Kafka: Ölebilecek her şeyin yaşamda bir amacı olmalı
Eda And’ın “Augmented Life” adlı ilk Caz albümü
Kapat