“Çöpe giden hatıralar…” Tezgah Anıları: Fotoğraf – Nejat İşler

Tezgah’ta sıradan bir gün. Okul sıkıntım yok; demek ki haziran falan. Mehmet’ti galiba ismi, gördüğüm en orijinal eskici göründü uzaktan. Her gelişinde, mutlaka bir mavra döner. Kitap okur, müzik dinler, sinemaya gider, değişik bir herif. Kocaman bir Motorola telefonu vardı mesela, kahveye sokmuyorlarmış, televizyonu bozduğu için, günlerce bunun yaygarasını yaptı. Neyse, vitesli el arabasıyla yanaştı Tezgah’a. Hemen çayı söylendi, bir yandan arabadaki malları gözucuyla süzülürken, bir yandan da geyik başladı. Pek bir şey yok bugün. Yalnız, 50’ye 70 boyutlarda, çerçeveli siyah-beyaz bir fotoğraf beni hipnotize etti. 50’li yılların sonu gibi, stüdyo çekimi. Takım elbiseli bir adam, kucağında üç yaşlarında bir kız çocuğu ve yanında kız dokuz yaşlarında bir kız çocuğu ayakta. “Bu ne. diye sordum, “Çöpe giden hatıralar,” dedi. “Biz, insanların unutmak istediklerini süpüren çöpçüleriz,” diye ekledi. Hiçbir değeri yok başkaları için. Niyeyse bana bir şey söylüyor fotoğraf. Edinmek istiyorum. 100 liradan açtı kapıyı, 60 liraya aldım. Tezgah’a koydum, çaylar bitti, Mehmet gitti, uzun saçlı bir enayiye, beş para etmez bir fotoğraf kakaladığını düşünerek. Uzun süre baktım fotoğrafa, büyülenmiştim sanki. Yan tezgâhlardan geliyorlar, “Bu ne lan?” diyorlar, “Bilmiyorum,” diyorum. Gelen geçen birkaç kişi daha sordu, “Bilmiyorum,” dedim onlara da. Dekor niyetine satın almak istediler, “Biraz düşüneyim,” dedim. Kopamıyoruz birbirimizden.

Birkaç saat böyle geçti. Nur yüzlü biri geldi sonra. Orta yaşı geçkin, sakin mi sakin, meraklı çocuk gözleriyle bakan bir kadın. Uzun süre baktıktan sonra fotoğrafa, “bilmiyorum” cevabının sorusunu sordu kibarca. Bir önceki paragrafta anlattığımı ona da anlattım. Sonra oturduk, çay eşliğinde, fotoğrafa beraber hikâyeler uydurduk. Güldük, hüzünlendik, durduk, sessizce düşündük. “Bir işim var, onu halledip geleyim, Allah’ın emri, peygamberin kavliyle bu fotoğrafı sizden isteyeyim,” dedi kalkarken. “Ne yapacaksınız bu fotoğrafı?” diye sordum. “Affedersiniz,” dedi, “size kendimi tanıtmadım, ben Gülten Dayıoğlu, yazar. Belki bu fotoğraftan bir öykü çıkarırım.” Tanımaz mıyım, kitaplarıyla büyümüşüm. “Elbette,” dedim, “mutlu olurum.” Gitti. Ben, heyecanla, olan biteni dostlara aktarırken, herhalde yarım saat sonra, başka bir hanımefendi, aynı incelikle, aynı soruyu sordu. Gene ve bir kez daha, “Bilmiyorum,” dedim. Gözleri buğulandı, hemen bir tabure verdik, bir bardak su istedi, içti. Zamanda yolculuğun bir hayal olmadığını ispatlarcasına, gittiği yerlere beni de götürerek ağır ağır anlattı hikâyeyi. “Bu benim babam, ayakta duran ablam, babamın kucağındaki küçük kız da benim. Şu anda utanç içerisindeyim. Annem, demans hastalığına yakalandı. Ne yaptığını bilmez. Sokağa atmış her şeyi herhalde. Sizden ricam, bu fotoğrafı yerine geri götürmeme izin vermeniz.” Hemen fırladım, çerçeveyi Tezgah’tan kaldırıp gazete kâğıtlarıyla sarmaladım, sicim marifetiyle rahatça taşınabilir bir hale getirip sahibinin yanına bıraktım. Artık tutamadığı gözyaşlarını silerken, yarım ağızla bir teşekkür edip ışık hızıyla caddedeki kalabalığın arasına karıştı. Ben de bir hafiflik duygusu. Sanki ağır bir yükü, yerine nihayet ulaştırabilme hali. Çöktüm kaldım. Kısa bir süre sonra, Gülten Dayıoğlu geldi, sordu, anlattım olanları, “Şimdi daha acayip bir hikâye oldu,” dedi, gitti. Bu hikâyeyi yazdı mı bilmiyorum. Biraz arsızlık yapıp telifi bende olmayan bu ânı paylaşmadan da edemiyorum.

Nejat İşler
Gerçek Hesap Bu!

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz