Bazı Erkekleri Anlama Kılavuzu – Nejat İşler

Neredeyse her gün kavga ediyorum annemle. Bir geliyorum okuldan, yine aynı manzara: bahçenin ortasında, alt bağlamaya yarayan bezler, bir gece öncenin suç delilleri olan çarşaf ve yorgan ve benim kırılan erkeklik gururum asılı. Komşu kızı yan bahçeden pis pis gülerek bakıyor bana. Mahalleliler, kurban bayramlarında kestikleri koyunların taşaklarını bizim eve getiriyor, altına işeyene iyi gelir diye. Allahtan etrafta bu konuda sabıkası olan bir tek ben değilim. “Sidikliler Kurtuluş Örgütü” olarak gerçekleştirdiğimiz psikolojik harp neticesinde, hiçbirimiz “sidikli” lakabıyla anılmıyoruz…

Sünnet çağı geliyor sonra. “Erkek” olacakmışız, öyle diyorlar. Anlamıyorum vaziyeti… “Ulan pipimiz var işte, yetmiyor mu erkek olmaya,” diye düşünüyorum. Yok, yetmezmiş, ucundan azıcık kestirmek lazımmış. Yahu, siz değil misiniz kahvede, mahallede, maçlarda eliniz kolunuzla pipinizin boyutunu gösterip ona buna gider yapan? Bizimki niye kesiliyor, niye ufak kalsın istiyorsunuz? Ayrıca bir sıkıntım, bir ağrım, bir yaram yok ki olay mahallinde…

Neden ameliyat, neden hem de evin salonundaki yemek masasının üzerinde, neden bütün mahalle olayı seyrediyor getirilen salavatlar eşliğinde ve en korkuncu neden o garip kostümle dolaşıyorum sokaklarda?

Yaz bitiyor, okul açılıyor. Ama ne açılmak! Yazın, ailelerimiz bize “erkek” olalım diye uzuv küçültme ameliyatları, soytarı gibi dolaştırıp itibarsızlaştırma operasyonlarını reva görüp üstelik bunları “vur patlasın, çal oynasın” şeklinde yaparken, kızları nerede tutmuşlar, ne yedirmiş, ne içirmişlerse, karşımızda “kadınlar” var. Biz, yanlış budanmış bir ağaç gibi güdük kalırken, kızlar aşılanmış gül ağaçları gibi serpilmişler. Boylar atmış, memeler ve kalçalar önlükleri zorluyor. En önemlisi, burunlar büyümüş. Hiçbiri suratımıza bakmıyor. Kadınların dünyanın en eski gizli örgütü olduğunu o zaman anlıyorum. Biz teneffüslerde top peşinde koştururken, onlar okul bahçesinin çeşitli köşelerinde buluşup fısıldaşıyor. Hiyerarşi bile var aralarında. Okulun açık ara en güzel kızları: Filiz, Aslı, Özlem ve Sinem. Bize köpek çekmeleri yetmezmiş gibi, kendi gruplarındaki bazı kızları köle gibi kullanıyorlar.

Anadolu lisesi sınavlarına girdim ve yeni açılan bir okulu kazandım. Havam bin beş yüzdü mahallede çünkü Anadolu lisesini tek kazanan bendim. Artık semtten çıkıyor ve kendi başıma, İstanbul’un sihrine bırakıyordum kendimi. Başta rüya gibi görünen bu durum, bir süre sonra kâbusa donuverdi. Birincisi, okulu köklü bir kız lisesinin içine kurmuşlardı, ortalıkta yüzlerce kız dolaşıyor ve biz 60 “hobbit” ağzımız açık onlara bakıyorduk. İkincisi, sınıf çatışmasının ne olduğuyla karşılaşmıştım.  İstanbul’un bilmediğim varsıl semtlerinden servislerle gelen yüzlerce insanla ilk defa karşılaşıyordum. Ataköy grubu, Etiler grubu, Bağdat Caddesi grubu… Uzaylı gibiydi benim için. Defalarca yalvardım bizimkilere, beni semtteki okula verin diye. İyi ki dinlememişler. Zaten bir süre sonra alıştım ve karıştım aralarına.

Yerli-yabancı öğretmenlerden çok şey öğrendiğim gibi, bu kozmopolit öğrenci grubundan da çok şey öğrendim. Mesela, benim cinsel birikimim, televizyondaki artistik buz pateni yarışmaları, erotik mizah dergisi Salata, Fırt dergisindeki “yavrunuzun sayfası” ve Türk James Bond’u Yüzbaşı Volkan’ın bazı maceralarından ibaretti. Almanya’dan gelen “Miki” filmlerini niye büyükler izler anlamazdım. Arkadaşlarım sağ olsun, eriştikleri bilgi ve dokümanları benimle paylaşıyorlar, ben de ergenliğe doğru hızlı adımlarla ilerliyordum. Nihayet bir gece “rüyalandım”. Hemen banyoya gidip toparlandım, babamın tıraş bıçağıyla suratımdaki “tüyleri kestim ve ertesi gün çeteyle beraber okulu kırıp İstanbul’un çeşitli semtlerindeki erotik film oynatan sinemaları gezmeye başladım. Aileleri “kesin dönüş” yapan “Almancı” öğrencilerin de aramıza katılmasıyla çetenin teorik ve pratik zenginliği de arttı. Bütün bu atölye çalışması, bir sonraki aşama olan “manitacılık” devrinin habercisiydi…

Bir sabah, annemin, “Âşık mısın oğlum sen?” sorusuyla uyandım kahvaltı masasında. Afalladım. Cevabını bilmediğim bir soruyla karşılaşmıştım. Güzel annem yardımcı olmak için, hastalığın bendeki semptomlarını sıraladı:

“Haftalardır doğru düzgün yemek yemiyorsun, masada tabağa bakıp duruyorsun. Geceleri de hiç uyumuyormuşsun, ablan söyledi. Sabaha kadar müzik dinleyip ya kitap okuyormuşsun ya da bir şeyler yazıyormuşsun. Hepsini geçtim, okul kıyafetini hiç çıkarmıyorsun oğlum üstünden. Sabahları ceket, pantolon buruş buruş çıkıyorsun evden. N’oluyo?”

Bir an durup düşündüm. Hiç farkında olmadan yaptığım bu eylemlerin ya da eylemsizliğin sağlamasını yaptım kafamda. Evet, doğruydu. Demek aşk böyle bir şeydi. Çayımın son yudumunu aldım, çantamı kaptım, annemi merakta bırakmamak için; ama kendi içimde hissettiğim şeyin gerçek mi doğru mu olduğunu araştırmayı sürdüreceğim anlamında, yanm ağızla, “Galiba âşığım,” dedim ve çıktım…

Otobüs durağına giderken içime yavaşça yayıldığını hissettiğim sıcaklık, otobüs gelince, otobüste giderken, otobüsten inip okula doğru yürürken, okulda onun servisinin gelmesini beklerken ve nihayetinde onu servisten inerken gördüğümde vücudumu tamamen ele geçirmiş, artık saçımdan çıkmıştı.

Tuhaf bir güven duygusu veriyordu bu sıcaklık bana. Zil çaldı, sınıflara girildi. Her sabah yaptığı gibi solumdaki sıraya doğru ilerledi, çantasını bıraktı, yine her sabah yaptığı gibi coşkuyla etrafındakilerle selamlaşıp öpüştü. “Günaydın Necoooo!” diye bağırıp beni yanaklarımdan öptüğünde utandım. Daha çok da korktum. Benim ısım, değdiğim yerlerini yakar diye…

O gün ve sonraki günler, ona karşı olan, onu görünce ya da düşününce tetiklenen duygularımı ve davranışlarımı mikroskop altına aldım. Dehşet salakça şeyler yapıyordum. Dahası bu durumun farkına varmama rağmen aynı şeyleri yapmaya devam ediyordum. Mesela bir yerde sesini duysam bana sesleniyor diye ona bakıyor, bir şey söylesin diye bekliyordum. Mesela ona yazdığım şiirleri kasetlere kaydediyordum heyecanla okuyarak. Altına da fon müzikleri döşüyordum. Bazılarını bestelediğimi sanmışlığım bile var.

Akşamları tiyatroya giderdik okuldan bir grupla, oyundan sonra Saray Muhallebicisi ne gidilir tartışılırdı oyun hakkında. Ben parasızlıktan tatlıyı es geçerdim. Sonra onu Gayrettepe’deki evine taksiyle bırakır, muhallebicideyken tuvalet bahanesiyle çıkıp aldığım gülü iç cebimden çıkarır, ona verir, iyi geceler dileyerek asansöre binmesini bekler, tüm bunlar bitince de, yürüyerek Gayrettepe’den Eyüp’e giderdim mesela.

Ama en büyük salaklığım okulun, ne okulu be, evrenin en güzel kızına âşık olmaktı…

Yine bir sabah, artık “delilik” gibi gözükmeye başlayan bu âşık hallerime dayanamayan annem, “Kim bu kız?”diye sordu. Önce ismini söyledim. Sonra ilk defa, onun nasıl biri olduğunu, daha doğrusu onu nasıl gördüğümü anlatmaya başladım birine. Kendim dahil… Ne kadar güzel, ne kadar sempatik, ne kadar komik, ne kadar eğlenceli, ne kadar sakar, ne kadar duyarlı ve tekrar tekrar ne kadar güzel olduğunu anlattım da anlattım. “Zenginler mi?” diye sordu. “Canım ne alakası var şimdi zengin olmalarının… Ayrıca öyle bir kız değil. Büyüyünce savaş muhabiri olmak istiyor mesela…” Annem vaziyeti kavramış, neredeyse birazdan, “Siz ayrı dünyaların insanısınız,” konuşmasına girecek gibi iç geçirdi. “Haberi var mı senden?” diye sordu bu kez. Keşke sormaz olaydı. Bok gibi hissettirmişti bu soru beni. “Yok galiba,” dedim yutkunarak. Ve ona, “Sana âşığım,” demenin milyonlarca yolu dönmeye başladı kafamda…

Elbette böyle bir şey yapmaya götüm yemedi. Cebimde ona yazdığım şiirlerin olduğu defterle dolaştım epey süre. Orada burada çıkarıp okumaktan hepsini ezberlemiştim. Defterin sayfa numaraları vardı ve sayfa numarası sorulduğunda, o sayfadaki şiiri ezbere ve komik bir “ıssız adam” tavrıyla okuyabiliyordum.

Günlerden bir gün, “Hadi, Bebek Parkı’na gidelim okuldan sonra dedi biri. Gidildi. Daha taksideyken, şiirleri kimin için yazdığımı sormaya başladı bana. Geçiştirip durdum. Israr etti, direndim. Parka varıp bir bankta yan yana oturduğumuzda, artık neredeyse yalvarmaya başlamıştı. Son nefesimi verircesine, cebimden çıkardığım defteri ona verdim. Anlamadı ya da anlamazlıktan geldi. “Senin İçin” başlıklı şiirin sayfa numarasını söyledim. Sayfayı açtı, okudu, anlamadı ya da anlamazlıktan geldi. Ayaklarımın altındaki tabureye kendim vurayım, ölümüm kendi elimden olsun ister gibi baktı yüzüme. Onu kırmadım. Gözlerimi kapattım, başka bir sayfa numarası söyledim. Şiirin başlığı O Sensin!”di… Dünyanın dönüşü için kısa, benim için 75 yılda bir dünyanın yakınından geçen Halley kuyrukluyıldızını beklemek kadar uzun bir süre sessiz kalındı. Hâlâ boynuma sarılıp beni öpücüklere boğmamıştı. Gözlerimi yavaşça açıp cehenneme ilk adımımı attım. “Senden bir şey istemiyorum, artık biliyorsun işte…” dedim. Bana sarıldı, defterimi geri verdi ve unutamadığım cümleyi söyledi: “Gurur duydum Nejat, arkadaş kalalım n’olur…” Ve kalktı ve uzaklaştı…

Reddedilen ya da terk edilen her bünye gibi ben de “nefret” ilacına sarıldım hızla. Yaşama devam etmek lazımdı çünkü. Uzun bir süre suratına bakmadım, onun âşık olduğum özelliklerinin çoğuyla dalga geçtim, aşağıladım. Müziğin en sertine meylettim, edebiyatın maço figürlerini hatmettim, felsefenin nihilist mabedine yüz sürdüm. Kızgındım, hem de çok. Sadece ona değil her şeye, herkese kızgındım artık. Galiba en çok da kendime. Bir sürü karar aldım ve yavaşça hayata geçirdim bunları. Bu kararların en önemlisi şuydu; artık ne ailemin ne çevremin, ne sevgilimin ne de başka birinin ya da başka bir şeyin istediği gibi değil, kendi istediğim gibi bir “erkek” olacaktım. Hatasıyla, sevabıyla…

Yıllar geçti aradan, her şey değişti. Tıp, gece işemelerinin çaresini buldu. Yeni doğan erkek çocukları daha doğumhanedeyken sünnet ediliyor, travma yaşamıyorsun. Cinsellikle ilgili bilgileri daha sağlıklı ve daha kolay edinebilme olanakları mevcut. Kızlı erkekli eğitim zaten yıllardır yanlış uygulanan bir sistemmiş, büyüklerimiz öyle diyor. Üçüncü sayfa haberleri, âşıkların kendilerini ya da birbirlerini öldürme haberleriyle dolu. Okul hayatımın son ve bende en çok iz bırakan öğretmeni, bana “insan” olmanın “erkek” olmaktan daha zor ama daha kıyak olduğunu söyledi. Kabul ettim ben de, ki bu da yeni öğrendiğim bir şey. Kabul etmek…

Geçen sene Cihangir’de bir kafede dostlarla otururken, arkamdan biri seslendi: “Oooo, Nejat Bey burdaymış, tanımaz şimdi bizi.” Oydu… Arkamı dönmeden adı çıktı ağzımdan. Hâlâ güzeldi. Kocasıyla tanıştırdı. Çocukları varmış, bizimki bir üniversitede öğretim görevlisi olmuş, iyiymiş. Öğrencileri, benimle bir zamanlar okul arkadaşı olduğuna inanmıyormuş. Üst kata çıkmak için merdivenlere doğru hamle yaptığında, bir an durdu ve dönüp şöyle dedi: “Senin başarılarını görünce gurur duyuyorum arkadaşım.”

Gülümsedim, belli belirsiz.., “Hâlâ mı?”diye sordum. Ya anlamadı ya da anlamazlıktan geldi…

26 yıl evvel ona âşıkken boyum 1.80, kilom 70’ti. Hâlâ öyle…

Bazı şeyler değişmiyor…

Nejat İşler
Gerçek Hesap Bu

Nejat İşler Berkin Elvan’ı yazdı: “Yoldaşlar, yolu güzel yapanlar”

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Bejan Matur: Ağıt yakanlar duyar toprağı,/ Siyah giyen/ Keder taşıyanlar

Kapat