Cinselliğin Diyalektiği: Kadının Özgürlüğü Meselesi – Shulamith Firestone

0
99

Doğaya, insanlığın tarihine ya da kendi eylemlerimize bakıp düşündüğümüzde önce, sonsuz bir ilişkiler, tepkiler, alışverişler, birleşmeler ağı görüyoruz; bu ağın içinde hiçbir şey olduğu gibi, olduğu yerde ve olduğu biçimde kalmıyor; her şey hareket ediyor, değişiyor, var oluyor ve sonra ölüyor. Bu yüzden, önce ağın bütünü çarpıyor gözümüze; içindeki tek tek parçalar yarı gölgede kalıyor; hareket eden, birleşen ya da birbirine bağlanan şeyleri değil de hareketleri, geçişleri, bağlantıları görüyoruz. Dünyanın böyle ilkel, naif, ama ta içinden, doğru biçimde algılanması Yunan felsefesinden gelmiştir. Bunu, ilk kez açık olarak söyleyen Heraclitus’tur; Her şey hem vardır hem de yoktur; çünkü her şey akıcıdır, hiç durmadan değişir, hiç durmadan varolur, sonra da yok olur. [Frıedrıch Engels]

Cinsel sınıflaşma gözle görülemeyecek ölçüde derindir. Bu, yüzeysel bir eşitsizlik, birkaç düzeltmeyle giderilecek ya da kadınların işgücüne katılmasıyla çözülecek bir sorun olarak görülebilir. Ne var ki, sıradan bir erkek ya da bir kadının, «Bu mu? Bunu değiştiremezsiniz ki! Aklınızı mı kaçırdınız siz?» diye tepkide bulunması, gerçekte durumu doğru yansıtıyor. Gerçekten de, her noktada böylesine derinlere işlemiş bir sorundan söz ediyoruz. Bu içten tepki -kendileri farkında olmadıkları zaman bile, kadın özgürlükçülerinin temel bir biyolojik durumu değiştirmekten söz ettiklerini sanmak- dürüst bir tepkidir. Böylesine derin bir değişme, geleneksel düşünce kalıplarına -örneğin siyasal kalıplara- sokulamaz demek, bu kalıpların uygulanamaz olmasından değil, yeterince kapsayıcı olmamasındandır. Köktenci kadın özgürlüğü, bu kalıpları parçalar. Devrim’den daha geniş kapsamlı bir sözcük olsaydı, onu kullanırdık.

Belli bir evrim düzeyine gelinmeseydi, teknoloji bugünkü çok gelişmiş durumuna ulaşmasaydı, temel bir biyolojik durumu değiştirmeyi düşünmek delilik olurdu. Kadın, arabadaki rahat yerinden, kazanmayı hiç de ummadığı bir savaş uğruna neden vazgeçsin? Gelgeldim, bazı ülkelerde kadın devriminin ön-koşullan ilk kıv. ortaya çıkmıştır – gerçekten de durum, böyle bir devrimi gerçektirmeye başlamıştır artık.

ilk uyanan kadınlar kıyımdan kaçıyor, titreşip sendeleyerek bir birlerini buluyorlar. İlk yaptıkları şey, birlikte dikkatli bir gözleme girişmek, zedelenmiş bilinçlerini yeniden duyarlı kılmak oluyor. Bu acı verici bir şey: insan, kaçıncı bilinçlenme düzeyine ulaşırsa ulaşsın, sonuç daha da derinlere kayıyor. Sorun her yere yayılmış. Yin ve Yan bölünmesi tüm kültürü, tarihi, ekonomiyi, doğanın kendisini kaplamış. Çağımızda, Batı’da görülen cinsler-arasında-ayrım- gözetme-olayı, bunun en son katmanı, insanın duyarlığını, cinselliğe karşı bu denli geliştirmesi, karaderili savaşçıların, ırkçılık karşısındaki yeni bilinçlenmelerinden çok daha büyük sorunlara yol açıyor. Kadın özgürlükçüleri, tümüyle Batı kültürünün değil kültürün düzenlenişini, daha da ileri giderek, doğanın düzenlenişini değiştirmek zorundalar.
Birçok kadın umutsuzluğa kapılıp bu işten vazgeçiyor. Bu denli derinlere iniyorsa sorun, boşverelim. Geri kalanlar hareketi güçlendirmeye, yaymaya devam ediyorlar; kadınların ezilişine karşı onlara acı veren duyarlıklarını besleyen bir tek şey var: Sonunda bu ezilmeyi ortadan kaldırabilme isteği.

Değiştirmek üzere harekete geçmeden önce, bu durumun nasıl doğduğunu, nasıl geliştiğini, şimdi hangi kurumlar yardımıyla işlediğini bilmemiz gerekir. Engels, “Çatışmayı doğuran olayların tarihsel sıralanışını incelememiz gerekir ki, böylece ortaya çıkan koşullar içinde o çatışmayı ortadan kaldıracak yollan bulabilelim» der. Kadın devrimini gerçekleştirmek istiyorsak, cinsel savaşın dinamiklerini, Marala Engels’in sınıf çatışmasını, ekonomik devrim amacıyla çözümlemeleri ölçüsünde, iyi çözümleyebilmemiz gerekir. Çünkü çok daha büyük bir sorundur karşımızdaki: Yazılı tarihi de aşıp hayvanlar evrenine dek uzanan bir ezilme.
Böyle bir çözümlemeyi yapabilmek için Mara’la Engels’ten çok şey öğrenebiliriz: Kadınlar üzerine yazdıklarından değil -ezilen bir sınıf olarak kadınlar hakkındaki bilgileri hiç denecek ölçüde azdır onların; Marx’la Engels kadınların bu durumunu, ancak ekonomiyle iç içe olduğu zamanlarda görmüşlerdir- daha çok kullandıkları çözümleyici yöntemden yararlanabiliriz.

Marx’la Engels, kendilerinden önceki sosyalistleri, hem diyalektik hem de maddeci bir çözümleme yöntemi geliştirerek aşmışlardır. Tarihe yüzyıllardır ilk kez diyalektik açıdan bakan kişiler olarak onlar, dünyayı bir oluşum içinde, doğal bir etki-tepki, zıtların birbirinden ayrılamayan, birbirini etkileyen çalkantısı (alışverişi) olarak gördüler. Tarihi duruk bir fotoğraf değil de, hareketli bir film olarak algıladıklarından, bütün öteki büyük kafaların düştüğü o durgun «fizikötesi» görüşün tuzağına düşmekten kurtuldular. (Bu görüş, 9. Bölüm’de incelediğimiz gibi, cinsel bölünmenin sonucu olabilir.) Tarihsel güçlerin canlı bir alışveriş içinde olduğu görüşünü, maddeci görüşle birleştirdiler. Başka bir deyişle, ilk kez tarihsel ve kültürel değişimi gerçek bir temele oturtmaya, ekonomik sınıfların gelişmesini organik nedenlerle açıklamaya giriştiler. Tarihin işleyişini iyice kavrayarak insanlara bu tarihi denetlemeyi öğretebileceklerini umdular.

Marx’la Engels’ten önceki sosyalist düşünürler, Fourier, Owen ve Bebel. o zamanki toplumsal eşitsizlikler üzerine ders vermekten, o zamanki sınıfsal üstünlüğün ve sömürünün bulunmaması gereken ideal bir toplum önermekten öte bir şey yapmadılar. Aynı biçimde ilk kadın özgürlüğü düşünürleri de, erkek üstünlüğünün, sömürüsünün bulunmadığı bir toplum önerdiler – bunun da yalnız iyi niyetle gerçekleşebileceğine inandılar. Her iki durumda da bu ilk düşünürler, toplumsal eşitsizliğin nasıl doğduğunu, neden sürüp gittiğini ya da nasıl ortadan kaldırılabileceğini iyice anlamadıklarından fikirleri, kültürel bir boşluk içinde ütopik fikirler olarak kaldı. Oysa Marx’la Engels, tarihe bilimsel bir açıdan yaklaştılar. Sınıf çatışmasını gerçek ekonomik köklerine dek izlediler; o zamanki nesnel ekonomik önkoşullara dayanarak ekonomik bir çözüm önerdiler: Üretim araçlarının işçi sınıfının eline geçmesi, komünizmi getirecek, böylece hükümet kendiliğinden yok olacaktı. Çünkü üstsınıflar yararına altsınıflara baskı yapma gereksinmesi ortadan kalkacaktı. Sınıfsız toplumda bireyin çıkarları, toplumun çıkarlarıyla aynı olacaktı.

Daha önceki tarihsel çözümleri kat kat aşan zekice bir çözümleme olsa da, tarihsel maddecilik öğretisi, daha sonraki olaylarla da doğrulandığı gibi, tam bir çözüm değildir. Marx’la Engels’in kuramları gerçekliğe dayanıyordu, ama gerçekliğin ancak bir bölümüne dayanıyordu. Engels’in Ütopik ya da Bilimsel Sosyalizminde, tarihsel maddeciliği yalnız ekonomik açıdan tanımlamasına bir bakalım:
Tarihsel maddecilik, tarihin akışına, tüm tarihsel olayları doğuran büyük itici gücü ve bu olayların en son nedenini toplumun ekonomik gelişmesinde, üretim ve alışveriş yollarının değişmesinde, bunun sonucu olarak, toplumun sınıflara bölünmesinde, bu sınıfların birbirleriyle savaşmalarında bulan bir görüşle bakmaktır.

Daha sonra şöyle diyor Engels:
“… ilkel evreler dışında tüm geçmiş tarih, sınıf savaşlarının tarihidir; toplumdaki bu savaşan sınıflar her zaman üretim ve alışveriş yollarının -kısaca zamanlarının ekonomik oluşturur; hem yasal hem siyasal kurumların, hem de o tarihsel evredeki dinsel, felsefi ve öteki fikirlerin üstyapısını sonunda bütünüyle ancak buradan yola çıkarak açıklayabiliriz.
Kadınların ezilmesini bu aşırı ekonomik yoruma göre açıklamaya kalkışmak yanlış olur. Sınıf çözümlemesi üzeldir, ama sınırlıdır; çizgisi doğru olsa da yeterince derine inememiştir. Engels’in zaman zaman belli belirsiz gördüğü bir tarihsel diyalektik cinsel altkatmanı, vardır; ama Engels cinselliği, yalnız ekonomik bir süzgeçten bakarak, her şeyi ekonomiye indirgeyerek gördüğünden, kendi başına değerlendiremez.
Engels, kadınla erkek arasındaki işbölümünün çocuk-yetiştirme amacıyla doğduğunu görmüştür. Aile içinde kocanın sahip, kadının üretim aracı, çocuğun da iş olduğunu anlamıştır. Üstelik, insan türünün üretilmesinin öteki üretim yollarından ayrı önemli bir ekonomik sistem olduğunu da görmüştür”.

1 Engels’in bu iki sistemin birbirine bağlı olarak gelişmesini Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devlet’in Kökeni’nde zaman cetveline göre gösterişi s. 17’de şöyle şemalaştırılabilir:

Kadınların bir sınıf olarak ezilmesini böyle darmadağınık bir biçimde görmesi yüzünden Engels’e gerektiğinden çok önem verilmiştir. Aslında Engels, cinsel sınıflanmayı, ancak kendi ekonomik yapısına karıştığı, onu aydınlattığı zamanlarda kabul etmiştir. Engels, bu gibi durumlarda bile pek başarılı değildir. Ama Marx bu konuda ondan da beterdir. Marx’ın, kadınlara karşı olduğu konusunda gittikçe artan bir bilinçlenme vardır. (Kültürümüzde yetişen tüm erkekler gibi, Freud’u da katabileceğimiz kültürel bir karşı çıkmadır bu.) Kadın özgürlüğü konusunu katı Marx’çı bir çerçeveye zorla sokmak çabası tehlikeli olabilir. Marx’la Engels’in cinsellik konusundaki rasgele sezgilerini, dogmalaştırarak dondurmuş oluruz o zaman. Bunun yerine, tarihsel maddeciliği katı bir biçimde Marx’çı olan her şeyi içine alacak biçimde genişletmemiz gerekir. Tıpkı görecelik fiziğinin Newton fiziğini zedelemeyip onun çevresine bir çember çizmesi -yenisiyle karşılaştırıldığında- onu daha küçük bir alanda bırakması gibi. Çünkü üretim araçlarının sahibini bulmaya dek inen bir ekonomik çözümleme, her şeyi açıklayamaz. Kökünü, doğrudan doğruya ekonomiden almayan başka bir gerçeklik düzeyi daha vardır.
Ekonominin altında yatan gerçekliğin ruhsal-cinsel olduğu varsayımı, diyalektik maddeci tarih görüşünü benimseyenlerce her zaman yadsınmıştır. Çünkü bu bizi, gene Marx’m başladığı noktaya ütopik hipotezlerin bulanıklığına doğru ya da yanlış olabilecek (hiçbir zaman kanıtlanamayacak) felsefi sistemlere, somut tarihsel gelişmeleri a priori düşünce kalıplarıyla açıklamaya kalkan sistemlere götürür. Oysa tarihsel maddecilik «bilmeyi» «varolmakla» açıklamak istemiştir, «varolmayı» «bilmekle» değil.
Henüz denenmemiş üçüncü bir yol daha vardır: Temelini cinsellikten alan bir maddeci tarih görüşü de geliştirilebilir.
ilk kadın özgürlüğü kuramcıları, maddeci bir cinsellik görüşü karşısında tıpkı Fourier, Bebel ve Ovven’ın maddeci sınıf görüşü karşısındaki durumundaydılar. Nereden bakarsak bakalım, kadın özgürlüğü kuramı, cinselliği ilk düzeltme çabaları ölçüşünde yetersiz kalmıştı. Bu da, anlaşılır bir şeydir. Sorun öylesine büyüktü ki, ancak yüzeyden taranabilir, en çok göze batan eşitsizlikler tanımlanabilirdi o zaman. Son çözümlemeye yaklaşan -belki de bunu başaran- tek kişi, Simone de Beauvoir’dır. Büyük incelemesi Kadın’da (Le Deu- xieme Sexe) -kadın özgürlüğünün bulunduğuna inanan bir dünyada ancak ellilerin başlarında yayımlanabilen bu kitapta- Simone de Be- auvoir kadın haklarını ilk kez tarihsel temeline oturtmaya çalışmıştır. Kadın hakları kuramları içinde Beauvoir’ınki en kapsayıcı, en geniş olanıdır: bu kuram kadın haklarının kültürümüzdeki en iyi fikirlerle birleştirilmesidir.
Bu üstünlüğün aynı zamanda De Beauvoir’m eksik yanı olduğu da söylenebilir: nerdeyse gerektiğinden çok bilgili, gerektiğinden çok gelişmiştir De Beauvoir. Bu özelliğin olumsuzluğa dönüştüğü nokta -bu daha tartışılabilir elbette- yazarın, kadın haklarına çok katı, varoluşçu bir yorum getirmesidir, (insan bunda Sartre’ın etkisinin ne ölçüde büyük lduğunu merak ediyor.) Aslında doğru olan kültür sistemlerinin, varoluşçuluğu da içine alarak, cinsel ikilikle (dualism) belirlendiğidir.
Şöyle diyor De Beauvoir:

İnsan kendisini, ötekini düşünmeden düşünemez; ikilik simgesi altındaki bir dünyada görür kendisini. Bu ikilik, başlangıçta cinsel bir özellik taşımaz. Ama kendisini Aynı olarak tanımlayan erkekten farklı olarak kadın, doğal olarak Öteki kategorisine girer; Öteki, kadını da içine alır. 

Söylediklerinde belki de çok ileri gitmiştir De Beauvoir: Neden önce, son çözümleme olarak, temel bir Hegel’ci kavram olan Ölekili’k düşünülüyor, sonra «kadın»ı böylesi bir kategoriye iten biyolojik ve tarihsel koşullar belgeleniyor da, daha yakın, daha gerçeğe uygun bir şey olan, bu ikiliğin (dualism) cinsel bölünmenin kendisinden doğduğu olasılığı ciddiye alınmıyor? Önce a priori düşünce ve varlık kategorilerini -«Ötekilik», «Aşkıncılık», «Yeterlilik»i- ortaya koyup da sonra tarihi bunlara uydurmaya çalışmak zorunda değiliz. Marx ve Engels bu felsefi kategorilerin de tarihten doğduğunu göstermişlerdir.
Böylesi kategorileri varsaymadan önce, -doğumla üremenin- bu ikiliği biyolojiye bağlayan bir çözüm getirmeye çalışalım. Sıradan kişi, cinsler arasındaki eşitsizliğin yarattığı bölünmenin «doğal» olduğunu düşünmekte haklı olabilir. Şimdilik bunun ötesinde bir şey aramamız gerekmez. Ekonomik sınıfların tersine, cinsel sınıf doğrudan doğruya biyolojik bir gereklilikten doğmuştur: Erkekle kadın farklı yaratılmışlardır, eşit değil. De Beauvoir’ın da dediği gibi, bu ayrılık kendi başına bir sınıf sisteminin gelişmesine -bir kesimin ötekine üstün olmasına- yol açmamıştır; sınıflaşmaya bu ayrılığın üremedeki işlevleri yol açmıştır. Biyolojik aile kendi içinde, eşit olmayan bir güç dağılımı taşır. Sonunda sınıfların doğmasına yol açan egemenlik gereksinmesi, her bireyin ruhsal-cinsel bakımdan bir temel dengesizliğe göre biçimlenmesinden doğar; Freud, Norman O. Brown ve başkalarının, gene çok aşın giderek varsaydıkları gibi, çözümlenemeyecek bir Ölüm-Yaşam, Eros-Tanatos çatışmasından değil.
Biyolojik aile -hangi toplumsal düzen içinde olursa olsun, o temel üreme birimi, erkek/kadm/çocuk- şu önemli -ama değiştirilebilir- gerçeklere dayanır:
Doğumun denetlenmesinden önce, tarih boyunca kadınlar hep biyolojik yapılarının tutsağıydılar -aylık kanamalar, yaş dönümü, «kadın hastalıkları», sürekli acılı doğumlar, süt verme ve çocuk bakımı- bütün bunlar kadınları yaşayabilmek için, erkeklere (erkek kardeşe, babaya, kocaya, sevgiliye ya da klana, hükümete, bütün topluma) bağımlı kılıyordu.
(1) İnsan yavrusu hayvanlara göre çok daha uzun bir sürede büyür; bu yüzden çaresizdir; kısa bir süre için de olsa, yaşayabilmesi büyüklere bağlıdır.
(2) Eski yeni tüm toplumlarda karşılıklı temel bir anne/çocuk bağlılığı vardır; bu da her olgun kadının ve çocuğun ruhsal yapısını biçimler.
(3) Cinsler arasındaki doğal doğurganlık ayrılığı, sınıfların başlangıcı olan ilk işbölümüne yol açmış, aynı zamanda kastın ilk- örneği olmuştur (biyolojik özelliklerden doğan ayrım).
İnsan ailesinin bu biyolojik özellikleri, insanbilimden alınan olmayacak örneklerle gözden silinemez. Hayvanları çiftleşir, doğurur, yavrularına bakarken gözleyen herkes, «kültürel görecelik» çizgisini kabul etmekte güçlük çekecektir. Okyanusya’da, babanın doğurganlıkla ilgisinin bilinmediği kaç kavim, kaç anaerkil kavim bulunursa bulunsun, cinsel-rolün tersine dönmesine, ev işlerini erkeklerin yapmasına, giderek doğum sancılarını erkeklerin çekmesine kaç örnek bulunursa bulunsun, bütün bunlar bir tek şeyi kanıtlar: însanın akıllara durgunluk veren değişebilirliğini. Oysa insan, yaradılışı gereği bir şeye uydurulabilir; evet uydurulabilir ama çevresel koşullarıyla belirlenerek. Tanımladığımız biyolojik aileyse tarih boyunca her zaman karşımıza çıkar. Kadının doğurganlığına tapılan, babanın rolünün bilinmediği ya da önemsenmediği, bu rolün gerçek babaya verilmediği anaerkil toplumlarda bile, kadının ve çocuğun erkeklere bir ölçüde bağımlılığı söz konusudur. Çekirdek ailenin son zamanlarda gelişen bir şey olduğu doğrudur; bu, daha sonra göstermeye çalışacağım gibi, biyolojik ailenin ruhsal cezalarını daha da çoğaltmıştır. Tarih boyunca bu biyolojik ailenin birçok çeşitlemesi görülür. Tanımladığım özellikler bu çeşitlemelerin hepsinde vardır ve insan kişiliğinde belli ruhsal-cinsel çarpılmalara yol açar.

Oysa, cinsel güç dağılımının dengesizliğinin biyolojik yaradılıştan geldiğini kabul etmek yenik düşmek değildir. Yalnızca birer hayvan değiliz artık. Doğa da mutlak egemen değil. Simone de Beauvoir’ın kendisinin de kabul ettiği gibi:
Tarihsel maddecilik kuramı bazı önemli doğruları gün ışığına çıkarmıştır. İnsanlık bir hayvan türü değil, tarihsel bir gerçekliktir, hısan-toplumu bir karşı-fiziktir – bir bakıma doğaya karşıdır; doğanın varlığına edilgen bir biçimde boyun eğmez; tersine, doğanın yerine, onun denetimini kendi eline alır. Bu kendine-aşırı-güven gösterisi içsel, öznel bir süreç değildir; uygulamalı eylemlerle nesnel olarak başarılan bir şeydir.
Demek ki «doğallık» ille de «insanca» bir değer değildir, insanlık Doğa’yı aşmaya başlamıştır: Ayrım gözetici cinsel sınıf sistemini, doğadan çıkmadır, diyerek savunamayız artık. Gerçekten de hiç değilse yalnız kolaylık olsun diye bundan kurtulmamız gerekiyor.
Sorun gittikçe siyasal bir sorun oluyor; kapsayıcı ve tarihsel bir çözümlemeden de öte bir şeyleri gerektiriyor; çünkü şunu anlıyoruz: Erkeklerin, kadınlar ve çocuklar üzerindeki baskılarına yol açan biyolojik koşullardan kurtulmaları gittikçe kolaylaşıyor. Oysa bu baskıdan kendiliğinden vazgeçmeleri için hiçbir neden yok ortada. Engels’in ekonomik devrim konusunda söylediği gibi:
Sınıflara bölünmenin temelinde yatan şey, işbölümü yasasıdır. (Bu işbölümünün, temel biyolojik bölünmeden doğduğunu gözden kaçırmayınız.) Ne var ki bu, bir kez üstünlüğü ele geçiren yönetici sınıfın, egemenliğini işçi sınıfına karşı kullanmasını, toplumsal yöneticiliğini kitleleri gittikçe yaygınlaşarak sömürmekte kullanmasını engellemez.
Cinsel sınıflaşma temel biyolojik koşullardan doğmuş da olsa, ezilmenin biyolojik nedenleri ortadan kalktığında kadınların ve çocukların da özgürlüklerine kavuşacakları demek değildir bu. Tersine yeni teknoloji, özellikle doğurganlığın denetlenebilmesi kök salmış sömürü düzenini güçlendirmek için onlara (kadınlara ve çocuklara) karşı da kullanılabilir.

Nasıl ekonomik sınıfların ortadan kaldırılması altsınıfların (proletarya) başkaldırmasını ve geçici bir diktatörlükle, üretim araçlarının ele geçirilmesini gerektiriyorsa, aynı biçimde cinsel sınıfların ortadan kaldırılması da altsınıfın (kadınların) başkaldırmasını ve üreme araçlarının denetimini ele geçirmelerini gerektirir. Kadınlar yalnızca kendi vücutlarının denetimini bütünüyle geri almakla kalmamalı, aynı zamanda (geçici olarak) insan doğurganlığının denetimini de – yeni nüfus biyolojisini olduğu gibi, çocuk-doğumu ve çocukların yetişti- rilmesiyle ilgili toplumsal kurumların tümünü ele geçirmelidirler. Nasıl sosyalist devrimin amacı yalnız ekonomik sınıf üstünlüklerini yok etmek değil de ekonomik sınıflar arasındaki ayrımı ortadan kaldırmaksa, kadın devriminin amacı da ilk kadın haklan hareketinin tersine, yalnızca erkek egemenliğini yok etmek değil, cinsel ayrımı ortadan kaldırmak olmamdır. O zaman insanlar arasındaki cinsel ayrılıkların kültür açısından hiçbir önemi kalmayacaktır. (Engellenmemiş bir çokcinselliğe dönüş -Freud’un «çok-biçimli- sapıklığı»- gelecektir belki karşı/eş/iki-cinsellikten sonra.) İnsan türünün, her iki cinsin yararı için yalnız bir cins tarafından üretilmesinin yerini (hiç değilse bir seçme olarak) yapay üreme alacaktır. Çocuklar her iki cinse de eşit olarak doğurulabileceklerdir, ya da ikisine de bağlı olmaksızın doğabileceklerdir: Olaya nasıl bakmak isterseniz öyle. Çocuğun anneye bağlılığı (ya da bunun tersi) yerini, genel olarak daha küçük bir gruba bırakarak azalacaktır. Çocukta, bedence güçlü büyüklerin yanında bulunmaktan gelen aşağılık duygusu, kültür içinde ödünlenecektir. tş’in bütünüyle ortadan kaldırılmasıyla (sibernetik) işbölümü sona erecektir. Biyolojik ailenin kendi içinde var olan baskıcılık yok olup gidecektir.

Bununla birlikte egemenlik psikolojisi de yok olup gidecektir. Engels’in katı sosyalist devrim için söylediği gibi: «Şu ya da bu yönetici sınıf değil, yönetici sınıfın kendisi tarihe ait bir şey olacaktır o zaman.» Sosyalizmin daha önceden saptanan bu ereğe ulaşamaması, yalnız yerine getirilmeyen ya da yanlış getirilen ekonomik ön koşullardan ütürü değil, Marx’çı çözümlerin yetersiz oluşundandır: Bu çözümler sınıfların ruhsal-cinsel temeline işleyecek ölçüde derinlere inmemiştir. Ailenin içinde, daha sonra toplum ve devlet içinde ortaya çıkan tüm çatışmaların çekirdeğini, tohumunu taşıdığını söylediğinde Marx, kendisinin de farkında olmadığı ölçüde önemli bir şeye değinmişti. Çünkü, egemenlik gereksinmesinin her zaman içeri sızabileceği bir yarık olan biyolojik ailenin köklerini devrimle sökmedikçe sömürü tenyası hiçbir zaman yok edilemeyecektir. Tüm sınıf sistemlerini gerçekten yok etmek için sosyalist devrimden öte -onu da içine alan- çok daha büyük bir cinsel devrim gerekecektir.

* **

Sınıf çözümlemesini bir adım daha ilerleterek, sınıflaşmanın kökünde yatan cinsler-arası biyolojik bölünmeye dek götürmeye çalışalım. Sosyalistlerin görüşlerini bir yana atmış değiliz burada: Tersine köktenci kadın özgürlükçüleri, sosyalistlerin çözümlerini genişletebilir, nesnel koşullarla ona daha da derin bir temel kazandırarak onun çözemeden bıraktığı birçok sorunu açıklığa kavuşturabilirler. Burada ilk adım olarak, kendi çözümlememize de temel olmak üzere, Engels’in tarihsel maddecilik görüşünü geliştireceğiz. Yukarıdaki alıntıyı, sınıflaşmanın başlangıcında yatan, cinslerin-üreme-amacıyla-ikiye- ayrılmasını da içine alacak biçimde yeniden düzenlenmiş olarak burada yineleyelim:
‘Tarihsel maddecilik, tarihin akışına, tüm tarihsel olayların büyük itici gücünü, bu olayların en son nedenini, cinselliğin diyalektiğine bağlayarak bakmaktır: Toplumun üreme amacıyla iki ayrı biyolojik sınıfa bölünmesi, bu sınıfların birbiriyle kavgası, bu kavgaların sonucunda evlilik biçimlerinde, üremede ve çocuk bakımında meydana gelen değişiklikler, buna bağlı olarak fıziksel-takımdan-farklılaşmış- sınıfların meydana gelmesi (kastlar); cinslere dayanan ve sonra vfhşerek sınıf sistemine dönüşen ilk (ekonomik-kültürel) işbölümü.

Şimdi de ekonomik üstyapıyla birlikle kültürel üstyapıya bakalım; bunu geriye doğru yalnız ekonomik sınıf açısından değil, cinsellik açısından inceleyelim:
Geçmiş tarih tümüyle («ilkel evreler dışında» demekten vazgeçebiliriz artık) sınıf kavgalarının tarihidir. Toplumdaki bu savaşan sınıflar hep, ekonomik üretim yollarından, mal ve hizmet alışverişinden olduğu kadar türün üremesi amacıyla biyolojik aile birimini düzenleme bitimlerinden de doğmuştur. Toplumun cinsel-üremeye göre düzenlenişi, her zaman gerçek temelini oluşturmuştur; belli bir tarihsel dönemin dinsel, felsefi ve başka alanlardaki inançlarını olduğu kadar ekonomik, yasal ve siyasal kurumların üstyapısını da yalnız buradan başlayarak açıklayabiliriz
Şimdi, Engcls’in tarihe maddeci bir açıdan yaklaşmasının sonuçlan daha gerçekçi olacaktır:
İnsanı çevreleyen ve şimdiye dek yöneten yaşam koşulları, şimdi insanın egemenliğine ve denetimine giriyor: İnsan, ilk kez Doğanın gerçek bilinçli Efendisi, kendi toplumsal düzeninin efendisi oluyor.

* * *

Kitabın ilerdeki bölümlerinde, bu tarihsel maddecilik tanımına dayanacağız: biyolojik aileyi sürdüren ve güçlendiren kültürel kurumları (özellikle bugünkü biçimiyle çekirdek aileyi), bunun sonunda ortaya çıkan şeyi. egemenlik isteğini, şimdi bizi yok edecek ölçüde geliştirilmiş olan o saldırgan kendinc-güveni inceleyeceğiz. Bunu Freud’çuluğun kadın özgürlüğü açısından yorumlanışıyla birleştireceğiz: Çünkü Freud’un kültürel eğilimi. Marx ve Engcls’inki gibi bu görüşe uymaz. Aslında Freud’un görüşleri, cinselliğe oturtulan yeni bir tarihsel maddeciliğin geliştirilmesi açısından, sosyalist kuramcılannkinden daha değerlidir. Öyleyse, Engels’le Marx’tan aldığımız en iyi şeyleri (tarihsel maddeci yaklaşımı) Freud’un en iyi yanlarıyla (kadın ve erkeğin içten tanınmasıyla, onları biçimleyen şeylerin neler olduğuyla) birleştirerek hem siyasal hem de kişisel açıdan gene de gerçek koşullara dayanan bir çözüme varmaya çalışacağız. Freud’un, ruhbilimin dinamiklerini yalm- toplumsal bağlamda çok doğru olarak gözlediğini göreceğiz; ama bu toplumsal bağlamın temel yapısının bütün insanlarda -değişik ölçülerde- olmasından dolayı bu, değişmez bir varoluş koşulu gibi görünmekte ve bunu değiştirmeye kalkmak delilik sayılmaktadır. Bu yüzden Freud’la onun izleyicilerinden çoğu, bu evrensel ruhsal dürtülerin kökenini açıklamak için Ölüm İsteği gibi apriori yapılan var- saymaya zorlanmıştır. Bu da insanlığın hastalığını azaltılamaz ve iyileştirilemez bir duruma sokmuştur – Freud’un önerdiği çözümün (ruhçözümlemeyle tedavinin), bir terim çelişkisi olan şeyin, Freud’un yapıtlarının geri kalan bölümüyle karşılaştırıldığında böylesine güçsüz kalması, uygulamada bu denli başarısız olması bu yüzdendir. Toplumsal/siyasal duyarlığı olanların yalnızca onun tedavi çözümünü değil, en büyük buluşlarını bile yadsımalarına yol açan da bu başarısızlıktır.


Cinselliğin Diyalektiği: Kadın Özgürlüğü Davası (The Dialectic of Sex: A Case for Feminist Revolution), radikal feminist olan Shulamith Firestone’un 1970 tarihli kitabıdır. Sigmund Freud, Wilhelm Reich, Karl Marx, Friedrich Engels ve Simone de Beauvoir’ın düşüncelerini sentezleyerek bir feminist teori oluşturduğu kitabı ile Firestone, ABD’de İkinci Dalga Feminizm önemli metinlerinden birisini yaratmıştır.
“Cinselliğin Diyalektiği”nde aile kavramına biraz daha biyolojik yaklaşmayı tercih eder. Kadınların çocuk doğurma ve büyütme yükümlülüğünün onların toplumsal rollerini ve eylemlerini etkileyen temel unsur olduğunu savunur. Kadın toplumsal olarak özgürleşmek için biyolojik rölünden kurtulmalıdır. Hamileliği önlemeye yönelik yöntemler ve kürtajın yaygınlaşmasını savunur. Fakat asıl ilginç önerisi çocuk üretimi konusundadır. Firestone, tüp bebek yöntemi ile laboratuvarlarda çocuk yapabilmenin mümkün olduğunu, çocukların doğduktan sonra anne-babalar tarafından değil devletin kurduğu cocuk yetiştirme kurumlarında yetiştirilmesi gerektiğini, böylece anne ve babaların biyolojik rollerin baskısından kurtulup gerçek bireyler olabileceğini iddia eder. Aile kavramını böylece biyolojik olarak yıkılacağını ve patriarşinin ortadan kalkacağını söyler.
Freud’un “salt” bilimsel geleneğe uygun olarak ruhsal oluşumları toplumsal bağlamlarını hiç dikkate almadan gözlemlediğini savunmaktadır. Oedipus kompleksi ataerkil aile düzeninin egemenlik ortamında geçerlidir. Freud’un bu kompleksi ataerkil toplumdaki çekirdek ailede yetişen normal bireylerde görünen bir kompleks olarak gördüğünü, fakat ataerkinin çekirdek aile yapısında var olan eşitsizlikleri azdıran bir toplumsal düzen olduğunu unutmamız gerekir. Erkeklerin daha az egemen oldukları toplumlarda Oedipus Kompleksi’nin etkilerinin azaldığını gösteren bazı kanıtlar vardır. Ataerkilliğin zayıflaması da birçok kültürel değişimlere yol açacağı anlamına gelmektedir.

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz